Dokuz mezar taşı aranıyor-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Rahmi Temel, Atakan Alagöz, Aydın Demirci, Nidai Duman, Aydın Gencer, Nacican Keskin, Onur Alp Demir, Eyyüp Enes Cesur, Abdülbaki Mirzaoğlu…
Adlarını ya hiç duymadınız ya da unuttunuz. Denizciydiler. Şimdi kayıplar.
2 Eylül’de “son dakika” diye öğrendik: Tuğberk İmamoğlu gemisi, Alsu isimli tankerle çarpışmasının ardından Silivri açıklarında battı. Birinci kaptan Yaşar Kayhan’ın cesedi günler sonrasında bulundu. Gemideki diğer 9 denizci ise…
Cümleyi tamamlayamadım. Zira “Vazgeçmeyin” diye çığlık atan çocuklar, eşler, anneler, babalar var. Evet, kayıp denizcilerin aileleri unutulduğunu düşünüyor ve çırpınıyor.
Çünkü devletin farklı farklı yetkilileri ailelere sırasıyla demiş ki…
1- Deniz Kuvvetlerinin elinde enkazı çıkaracak teknoloji yok.
2- Bir özel firma bulundu.
3- Enkaz çok derindeymiş, naaşlara ulaşmak mümkün değil. Bir cenazeye sahip olmak isteyen aile yakınları da haklı olarak şunları söylüyor:
“Enkazın çıkarılamayacağı yönündeki teknik değerlendirmenin hangi verilere, incelemelere ve hesaplamalara dayandığı açıklanmadı. 720 metre derinlik, tek başına kurtarmanın teknik olarak imkânsız olduğunu göstermez. Dünyada çok daha büyük derinliklerde enkaz ve insan çıkarıldığı operasyonlar gerçekleştirildi. 2009 yılında Atlas Okyanusu’na düşen uçağın enkazı 3 bin 980 metre derinlikten, 2012’de düşürülen Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaktaki pilotların naaşları ise 1260 metre derinlikten çıkarıldı.”
Haliyle… Başta Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na ve CİMER’e dilekçeler sunan aileler şu talepte bulunuyor:
“Gemi inşaat mühendisi, deniz kurtarma mühendisi gibi uzmanlardan oluşan bağımsız bir uzman heyeti oluşturulsun. Uygulanabilir kurtarma yöntemleri ve firmalarla yapılan görüşmeler raporlansın. Yapılamıyorsa mağdur ailelere sözel olarak değil gerekçeli teknik raporla açıklansın. Derin deniz kapasitesine sahip kuruluşlardan ve firmalardan yazılı teknik yöntem ve yapılabilirlik görüşü alınsın. Bütün geminin kaldırılması dışındaki; kişilerin tek tek çıkarılması, kontrollü erişim açıklığı oluşturulması, ilgili gemi bölümünün kaldırılması veya enkazın sığ suya taşınması seçenekleri ayrı ayrı değerlendirilsin.“
Hem gazeteci hem foncu-Can Ataklı (Nefes)
“Yıllar önce gazetelerin gazete olduğu, yayın yönetiminde yer aldığım Sabah gazetesinin 1 milyon günlük satışa ulaştığı günlerdi.
Kamuoyunda ‘medya savaşları’ olarak algılanan çok çetin bir kavganın içindeydik.
Çünkü o tarihte büyük tirajı ve izleyicisi olan gazete ve televizyonların Sabah ve ATV hariç hepsinin sahipleri aynı zamanda banka sahibiydiler.
Biz ise bankacılık ile medyanın bir arada olamayacağını çünkü bunun büyük bir çıkar sorunu yaratacağını savunuyorduk.
Şöyle bir örnek vereyim:
Hükümetin devalüasyon kararını önceden öğrenmek gazeteci için büyük bir haberdir ve hiç vakit yitirmeden bunu haber yapar.
Buna karşı bu konu banka için bir sırdır ve karar açıklanıncaya kadar bu bilgiyi kullanarak gerekli önlemlerini alır.
Sadece bu örnek bile bir kişinin hem medya hem de banka sahibi olamayacağının bir kanıtıdır.
Son fon olayında bakıyoruz bazı gazetelerde yazan ya da televizyonda yatırım yorumları yapanların aynı zamanda soruşturma açılan yatırım fonlarında yönetici olduğunu gördük.
Aslına bakarsanız 1990’ların sonunda yaşanan banka krizlerinden sonra medya etiği üzerinde çalışmalar yapılmış ve bu tür çift şapkalı çalışmaların önüne geçilmeye çalışılmıştı.
Ama görüyoruz ki, hele iktidardan yanaysanız bu kural asla uygulanmıyor.
Emre ve Kerem Alkin kardeşlerin hem iktidar yanlısı medyada yorumlar yapması hem de fon yönetiminde olmaları asla kabul edilemez.
Bu nokta bile fon olayının nasıl bir nitelikli dolandırıcılık olduğu ihtimalini güçlendirmektedir.”
Sıra PJAK’ta mı?-Yusuf Karadaş (Evrensel)
“2024 sonlarında iktidar bloku adına Devlet Bahçeli’nin Öcalan’a yaptığı çağrı ile başlatılan sürecin en kritik aşamalarından biri de Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te PKK’ye “kongre toplama, silah bırakma ve kendini feshetme” çağrısını yapmasıydı. Bu çağrı ile ilgili en çok tartışılan konulardan biri de Öcalan’ın çağrısının PKK dışında KCK sistemi içinde yer alan diğer partileri/örgütleri kapsayıp kapsamadığıydı. Bu nedenle PKK mayıs 2025’te kongresini toplayıp silah bırakma ve fesih kararı alsa da dikkatler asıl olarak Suriye’deki Kürt özerk yönetimine ve SDG’ye (Suriye Demokratik Güçleri) odaklanmıştı. Çünkü saray rejiminin bölgesel gelişmeler bağlamında yeni süreci başlatmasının en önemli motivasyonlarından biri de SDG’nin tasfiyesi ya da kontrol altına alınmasıydı.
Bilindiği gibi Suriye’de geçici yönetimin başına geçirilen HTŞ’nin (Heyet Tahrir eş Şam) saray rejiminin ve özellikle Dışişleri Bakanı Fidan’ın yönlendirmesiyle ABD ve İsrail’in taleplerini yerine getirmesi sonrasında Suriye Kürtlerine yönelik yeni bir saldırı başlatıldı ve entegrasyon yönündeki baskılar arttırıldı. Sonuçta geçtiğimiz günlerde SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, SDG’nin yeni Suriye ordusuna entegrasyonunun tamamlandığını açıkladı. Bu gelişmeyi Başbakan Ali ez Zeydi’nin, Irak’taki bütün milis güçlerinin 30 Eylül’e kadar orduya entegrasyon sürecinin tamamlanması çağrısı sonrasında Şengal’de bulunan YBŞ’nin (Şengal Direniş Birlikleri) entegrasyon konusunda Irak yönetimiyle anlaşması takip etti.
PKK dışında Suriye ve Irak’ta KCK sistemi içinde yer alan örgütlerin entegrasyonu yönünde atılan bu adımların ardından şimdi gözler İran’daki PJAK’a (Özgür Yaşam Partisi) çevrilmiş durumda.
Bugün PJAK cephesinden yapılan açıklamalar, tasfiye ya da entegrasyon çağrılarının kendilerini kapsamadığı yönünde. Öcalan’ın ağustos ayında DEM Parti heyeti ile yaptığı görüşmenin notlarında da “İran rejiminin ABD ve İsrail müdahalesiyle çökmeyeceği ve rejime karşı PJAK’ın kendini dönüştürmesi ve örgütlenmesini genişletmesi” değerlendirmesi dikkat çekiyordu. Ancak bir tarafında İran savaşı ve öte tarafında ABD’nin Irak’taki askeri varlığını sonlandırması yer alan bölgesel gelişmeler, “PJAK’ın geleceğinin ne olacağı” sorusunun yanıtının da bu gelişmelerden bağımsız olmadığını/olmayacağını ortaya koyuyor.
İçişleri Bakanı Ali Çiftçi ve İran İçişleri Bakanı Mümini arasında geçtiğimiz hafta Ankara’da yapılan görüşmenin en önemli başlıklarından birisi de PJAK konusuydu. Bu görüşmede Mümini “PKK, PJAK ve tüm kollarının varlıklarını sona erdirmesi konusunda Türkiye ve İran’ın yanı sıra Irak ve Suriye’nin de birlikte hareket etmesi” gerektiğini, Çiftçi de “Örgütün farklı isim ve bölgelerdeki uzantılarının tasfiye sürecini takip ettiklerini” ve “PJAK’ın da bu sürece dahil edilmesi gerektiğini” söylüyordu.”
“Türkiye ekonomisinin bugünkü fotoğrafını uzun raporlarla anlatmaya gerek yok. Üç rakam yeterli: Yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51, ihtiyaç kredisi faizi yüzde 63, sanayi üretimindeki yıllık değişim eksi yüzde 0,3.
Bu üç rakam, ekonominin içine sıkıştığı yeni üçgeni gösteriyor: Yüksek enflasyon, pahalı finansman ve zayıflayan üretim.
Enflasyonu düşürmek için talebi baskılıyoruz. Talebi baskılamak için kredi maliyetlerini yüksek tutuyoruz. Ancak yüksek faiz yalnızca tüketimi değil; yatırımı, üretimi, istihdamı ve işletmelerin nakit akışını da baskılıyor. Sonuçta enflasyon yavaşlıyor ama ekonomi de yoruluyor.
Ağustosta tüketici fiyatları aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 arttı. Çekirdek enflasyon da yüzde 30,07 seviyesinde. Daha önemlisi, vatandaşın bütçesinde en yüksek payı alan kalemlerdeki artış ortalamanın üzerinde: Konut, su, elektrik ve yakıtta yüzde 39,77; ulaştırmada yüzde 35,08; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 33,79.
Bu nedenle yıllık enflasyonun gerilemesi, toplumun hayat pahalılığının azaldığını hissetmesine yetmiyor. Çünkü enflasyonun yüzde 40’tan yüzde 31,5’e düşmesi, fiyatların gerilemesi değil; yüzde 31,5 oranında yükselmeye devam etmesi anlamına geliyor.
Ücret artışları geçmiş enflasyona, fiyatlama davranışları ise gelecekte beklenen enflasyona göre şekilleniyor. Çalışanın geliri geriden, işletmenin maliyeti önden gidiyor. Böyle bir ortamda hem satın alma gücü aşınıyor hem şirketler fiyat verirken önünü göremiyor.
TCMB’nin politika faizi yüzde 37 seviyesinde. Buna karşılık ihtiyaç kredisi faizi yüzde 63, konut kredisi faizi yüzde 41,9 civarında. Ticari kredilerde ise şirketin büyüklüğüne, teminatına ve riskine göre çok daha ağır maliyetler oluşabiliyor.
Büyük şirketler tahvil, ihracat kredisi veya döviz geliri üzerinden alternatif finansmana ulaşabilirken KOBİ’ler ağırlıklı olarak banka kredisine bağımlı. Bu nedenle yüksek faiz politikası ekonomide herkesi eşit etkilemiyor. Finansmana erişimi güçlü işletme ayakta kalırken sermayesi zayıf fakat üretim kabiliyeti bulunan işletme oyunun dışına itilebiliyor.
Bir şirket yüzde 50-60 maliyetle borçlanıyorsa yaptığı yatırımın veya sattığı ürünün bu maliyetin üzerinde getiri üretmesi gerekir. Oysa birçok sanayi şirketinde net kâr marjı yüzde 5-10 arasında. Böyle bir tabloda kredi kullanarak stok tutmak, vadeli satış yapmak veya kapasite artırmak matematiksel olarak anlamsız hâle geliyor.
Şirketler yatırım yerine nakitte kalmayı, üretim yerine finansal getiri aramayı tercih ediyor. Ekonomi, üretenden çok parasını faizde tutanı ödüllendirmeye başlıyor.
Temmuzda sanayi üretimi yıllık yüzde 0,3, aylık yüzde 1 geriledi. Madencilikte yıllık daralma yüzde 3,8, elektrik ve enerji üretiminde yüzde 5,6 oldu. İmalat sanayindeki artış ise yalnızca yüzde 0,3’te kaldı. Üstelik sanayi üretimindeki aylık gerileme üçüncü aya taşındı.”
OYAK; köprü ve otoyol özelleştirmelerine talip-Sadi Özdemir (ekonomim.com)
“OYAK Genel Müdürü Murat Yalçıntaş, ‘köprü ve otoyol özelleştirmelerine’ ilgilerinin sorulması üzerine, “Biz mesleki emeklilik fonuyuz ve sabit nakit akışına çok önem veriyoruz. Bu anlamda OYAK olarak hem Türkiye’de hem de yurt dışındaki altyapı yatırımlarına çok büyük ilgi duyuyoruz” dedi.
Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) Genel Müdürü Murat Yalçıntaş, grubun, 189 şirketi ile Türkiye dahil 30 ülkede faaliyetlerini geliştirmeye devam ettiğini belirtti. Grup şirketlerinde çalışan sayısının 49 bin 439 kişiye ulaştığını vurgulayan Yalçıntaş, “Üye sayımız ise 519 bin 292 oldu. 6 aylık sonuçlara göre konsolide aktif büyüklüğümüz geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 31 artarak 1 trilyon 842 milyar liraya yükseldi. Konsolide ciro yüzde 30 artışla 418 milyar liraya, aynı dönemde karlılığımız da yüzde 66 artışla 83 milyar liraya ulaştı” dedi.
OYAK’ın faaliyet gösterdiği bütün ana sektörlerde ayrı ayrı karlılık performansının da çok iyi olduğunu kaydeden Yalçıntaş, sıvı çelik üretiminin yılın ilk yarısında 4 milyon 686 bin ton olduğunu ve bu rakamla Türkiye çelik üretiminin yüzde 23’ünü gerçekleştirdiklerini söyledi. Çelikteki 6 aylık dönem karının da 201 milyon dolara ulaştığını anlatan Yalçıntaş, “Köprü ve otoyol özelleştirmeleri ile ilgileniyor musunuz” şeklindeki bir soru üzerine “Biz mesleki emeklilik fonuyuz ve sabit nakit akışı olan işlere çok önem veriyoruz. Bu anlamda altyapı yatırımları uygundur. OYAK olarak hem Türkiye’de hem de Türkiye dışında altyapı yatırımlarına çok ilgi duyuyoruz” dedi.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
