Sen ne tehlikeliymişsin be Ömer!-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“TEMA gönüllüleri özgürlüğüne kavuşunca NATO zirvesi öncesi tutuklanan kimse kalmadı sanıyoruz. Halbuki, farklı illerde onlarca aktivist, avukat, öğrenci ve hatta çocuk halen cezaevinde. Evet, çocuk. Adı Ömer Aksu, yaşı 16, yeri Kayseri Çocuk Cezaevi.
Aksu, cezaevinde insan haklarına aykırı şartlarda kalmasıyla gündeme geldi. Halbuki, öncelikli tartışılması gereken içerisinin şartları değil, o çocuğun neden içeride olduğuydu.
Hâkimin tutuklama kararını, çocuğun kendisini nasıl savunduğunu ve avukatın tahliye talebini üç soruda özetlemek istiyorum.
1- Suçlama ne?
Ömer Aksu, silahlı terör örgütü üyesi olma ve terör örgütü propagandası yapmak ile suçlanıyor. Konya 3. Sulh Ceza Hâkimliği, 8 Temmuz’da verdiği tutuklama kararında özetle şöyle diyor: “THKP/C Dev Yol Devrimci Hareket yapılanması bir terör örgütüdür. Suça sürüklenen çocuk Ömer Aksu, daha önce de yargılanmasına rağmen, bu terör örgütünün faaliyetlerine katılmaya devam etmiş. Evinde de sticker ve broşür bulunmuş. Sosyal medya hesaplarından ise bu terör örgütünün şiddet içeren eylemlerini övüyor. Zaten bu suça sürüklenen çocuk, kaçar ve delilleri yok eder, o yüzden tutuklansın.”
2- Çocuk savunmasında neler söyledi?
Ömer Aksu tutuklanmadan hemen önce kendisini şöyle savunuyor: “Ben yalnızca yasal bir dernek olan Devrimci Gençlik Dernekleri’nin faaliyetlerine katıldım. Herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadım. Bu derneğe resmi olarak üye değilim. Sormuş olduğunuz Twitter paylaşımları bana aittir ancak ben o paylaşımlarda kimseyi şiddete yönlendirmek amacıyla hareket etmedim. Annem kanser geçirdiği için sol kolunu kullanamamaktadır, şu aşamada evin geçimine ben de yardımcı olmaktayım. Tutuklanmam halinde ailem mağduriyet yaşayacaktır, bu aşamada serbest bırakılmayı talep ediyorum.”
3- Avukat tahliye talebinde ne diyor?
16 yaşındaki Ömer Aksu, “NATO zirvesi öncesi önleyici tedbirler” kapsamında ev baskınıyla gözaltına alındı. Ancak kanunlarımızda “önleyici gözaltı/tutuklama” şeklinde bir hukuki müessese yok. Suçlamaya dayanak gösterilen Devrimci Gençlik Derneği ise İçişleri Bakanlığı onaylı yasal bir kuruluş. Haliyle, yasal bir derneğin faaliyetlerine katılmak da örgüt üyeliği suçu için delil oluşturmaz.”
Mansur Yavaş randevusunun şifreleri-Aytunç Erkin (Nefes)
“CHP’nin Genel Merkez önünde 9 Eylül 1923’ü kutladığı dakikalar.
Gündem, sabah Anıtkabir ziyaretindeki kalabalık ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın etkinliklerde yer almaması.
Saat 20.16.
Bir fotoğraf sosyal medyada paylaşıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dijital medya paylaşımlarının yapıldığı alanda şu ifadeler yer alıyordu: “Cumhurbaşkanımız, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı kabul etti.” 3.6 milyon görüntülemenin olduğu paylaşımın ardından gazeteciler görüşmenin ayrıntısına ulaşmaya çalıştı.
O anda ben de TV100 canlı yayınındaydım ve telefona sarıldım.
Ve o dakikalarda KOZA TV canlı yayınında YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in yaptığı açıklama çarpıcıydı: “Benim haberim var. Birtakım projeler, belli şeylerle ilgili randevu almak istediğini bana söylemişti. Son görüşmemizde de ‘Böyle bir şey olacak, bilginiz olsun’ demişti. Mansur Bey bu konularda çok hassastır, çok nettir. Yani, randevu talep ettim, verilmesi durumunda gideceğim. Talepten önce söylemişti. Benim ondan haberim var. O konuda sıkıntı yok. Mansur Bey’in hiçbir şeyinden şüphem olmaz. Bu, Ankara’nın menfaatleri için önceden beri planladığı ve bizim de haberimiz ve onayımızla yaptığı görüşmedir.”
Özel “Bilgimiz dahilinde ve onayımızla” cümlesini kurduktan sonra gözler CHP’ye çevrildi. Çünkü Mansur Yavaş, CHP’nin belediye başkanıydı ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu görüşmeden haberi var mıydı?
TV100 yayınında aynı anda gazeteci Barış Yarkadaş’la şu bilgiye ulaştım:
Mansur Yavaş, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’na bilgi verdi. Kuşoğlu da Yavaş’ın, Erdoğan’la görüşeceği bilgisini Kemal Bey’e iletilmesi amacıyla kendisine bildirdiğini ifade etti.
Peki randevu ne zaman istendi?
25 Ağustos’ta, Tayyip Erdoğan’ın Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümü etkinlikleri için katıldığı Ahlat ziyareti sonrasında, havaalanında Mansur Yavaş tarafından talep edildi. 9 Eylül günü saat 17’de Yavaş aranıyor ve Beştepe’ye davet ediliyor.
Tabii buraya bir parantez açmakta fayda var: Randevu, 25 Ağustos’ta isteniyor Erdoğan randevuyu 16 gün sonra veriyor. Yavaş’ın, CHP etkinliklerine katılmadığı ve CHP tabanında-kurmay kadrosunda tartışmanın olduğu bir gün. Bir değerlendirmeye göre, Erdoğan siyasette iyi “oyun kurucu” ve Yavaş’ın 9 Eylül’de davet etmesi bilinçli bir tercih. Böylece olası bir cumhurbaşkanı adayının muhalefet cenahında tartışılmasının önü açılıyor.”
Orta Vadeli Program değil sürekli öteleme-Yalçın Karatepe (BirGün)
Türkiye’de Orta Vadeli Programlar hazırlanırken ekonomi yönetiminin hareket noktası sanırım şu: “Madem kanun emrediyor, biz de zorunluluğu yerine getirip ortaya bir şeyler koyalım.” Mehmet Şimşek döneminde hazırlanan OVP’lerin ortak özelliği bu. Önce iddialı hedefler açıklanıyor. Bunlar tutmayınca bir sonraki programda yeni rakamlar yazılıyor ve hiçbir şey olmamış gibi yola devam ediliyor. Ardından da “Biz nerede yanlış yaptık?” diye bakmak yerine, “Neler oldu neler…” diye söze başlanıyor.
Bu hafta başında açıklanan 2027–2029 dönemi OVP’si de bu geleneği bozmadı. Daha bir yıl önce 2026 enflasyonunun yüzde 16 olacağı söyleniyordu. Yeni programda tahmin yüzde 28,4’e çıkarıldı. Yani enflasyon hedefi bir yılda 12,4 puan, oransal olarak yüzde 77 şaştı. Büyüme tahmini yüzde 3,8’den yüzde 3,3’e indirildi. Sanayi büyümesinin yüzde 2,3’te kalacağı kabul edildi. Enerji ithalatı tahmini 63 milyar dolardan 71 milyar dolara, dış ticaret açığı beklentisi 96 milyar dolardan 105 milyar dolara çıkarıldı.
Enflasyon daha yüksek, büyüme daha düşük, sanayi daha zayıf, dış açık daha büyük… Ama ekonomi yönetimine göre programın “ana çerçevesinde” bir değişiklik yok. Zaten mesele de burada. Dün bizi yüzde 16 hedefinin doğruluğuna inandırmaya çalışanlar, bugün yüzde 28,4’ün gerçekçi ve rasyonel olduğuna inanmamızı bekliyor. Bu, basit bir teknik güncelleme değildir. Bu kadar temel gösterge aynı anda bozulduğu halde programın yönü değişmiyorsa ortada program değil, hedeflerin bir belgeye serpiştirildiği ve zamanı geldiğinde yenileriyle değiştirildiği bir süreç vardır.
Üstelik öteleme yalnızca bu yılla da sınırlı değil. Geçen yılki OVP, 2027’de tek haneli enflasyon vaat ediyordu. Yeni programda 2027 hedefi yüzde 21 oldu. Tek hane 2029’a taşındı. İki yıl daha beklememiz isteniyor. Muhtemelen 2029’a geldiğimizde yeni bir OVP hazırlamayı ve tek hane için başka bir tarih koymayı planlıyor olabilirler ama 2029’da başka bir iktidar görevde olacağı için bambaşka bir ekonomi anlayışıyla hazırlanmış bir programla karşılaşacağız. Ama mevcut ekonomi yönetimine çok da haksızlık etmeyelim. Başarılı oldukları bir konu var: Faturayı ödettikleri kesimler hiç değişmiyor. İktidar kendi enflasyon tahminini yüzde 16’dan yüzde 28,4’e çıkarabiliyor; fakat ücretliye ve emekliye “Sizin geliriniz de aynı ölçüde güncellenecek” demiyor. Asgari ücrete yıl ortasında dokunulmuyor. Kamu çalışanlarının ücretleri çarşıdaki, pazardaki, kiradaki gerçek artışa göre yapılmıyor.
Böylece OVP’lerde ortaya konulan “hedefler” tahmin hatası teknik bir yanılgı olmaktan çıkıyor, doğrudan gelir transferine dönüşüyor. İktidar hedefi tutturamıyor, bedelini sabit gelirli ödüyor. Kendileri için “revizyon”, vatandaş için yoksullaşma…
Ekonomi yönetimi başarısızlığı açıklarken dış şoklara geniş yer ayırıyor. Savaşlar, enerji fiyatları ve tedarik zincirlerindeki sorunlar elbette önemlidir. Nitekim yönetim, yalnızca savaşın enflasyona etkisini yaklaşık 7 puan olarak hesaplıyor. Bu etkinin tamamını çıkarsak bile enflasyon yüzde 21,4 oluyor; yine yüzde 16 hedefinin oldukça üzerinde kalıyor. Demek ki açıklanması gereken hâlâ ciddi bir fark var.
Eylül PPK toplantısı kararı-Prof. Dr. İbrahim Ünalmış (Dünya)
“TCMB Eylül ayı PPK toplantısında faizlerde değişikliğe gitmedi. Eylül ayı PPK toplantısı geçmiş toplantılara göre daha kritik bir toplantıydı. 2026 yılı Mart ayı ve sonrasındaki toplantılarda faiz açısından yukarı ya da aşağı yönlü hareketler beklenmiyordu. ABD-İran savaşının enerji fiyatları ve tedarik zinciri üzerinden etkileri net bir şekilde görülüyordu.
Nitekim, Orta Vadeli Program (OVP) toplantısında TCMB Başkanı Sayın Karahan savaşın enflasyon üzerindeki etkisini yedi yüzde puan olarak açıkladı. Yaz aylarının sonuna doğru savaşın etkileri artık dünyada kanıksanmış vaziyette. Ülkelerin enerji ihtiyaçları Hürmüz Boğazı’nda yaşanan sorunlara rağmen büyük ölçüde karşılanıyor. Petrol fiyatlarında da 80-90 dolar arası bir seviye şimdilik kanıksanmış vaziyette. Yurt içi fiyatlar enerji fiyatlarındaki yeni dengeye uyum sağlamış durumda.
Enerji fiyatlarında 100 doların üzerinde fiyatlar kalıcı olmadığı sürece ülkeler için enerji şoku sönümleniyor diyebiliriz. Diğer taraftan, Rusya-Ukrayna savaşındaki gidişatın da hem enerji hem de tahıl fiyatları açısından takip edilmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatalım.
Enflasyon gelişmelerine baktığımızda mal enflasyonundaki gelişmelerin olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Ağustos ayı itibariyle yıllık mal enflasyonu %26,19 iken, hizmetler enflasyonu %40,28 seviyesinde. Burada en temel konu döviz kurundaki değişim. Aralık sonuna göre dolar kuru %12,7, euro %11,5 artmış. TCMB tarafından yapılan piyasa katılımcıları anketi sonuçlarına göre de 12 ay sonrası kur değişimi hızı %20’ye sabitlenmiş durumda. Yurt içi talebin geçmiş dönemlere göre zayıf seyrediyor olması da mal enflasyonunun daha ılımlı olmasına yol açıyor.
Hizmetler enflasyonunda maalesef 2026 yılında iyileşme gerçekleşmedi. Ocak ayında %40,23 olan hizmetler enflasyonu ağustos itibariyle %40,28 seviyesinde. Hizmetler alt sektörlerindeki yapısal sorunları artık konuşmaya gerek yok. Yapısal sorunlar kaynaklı enflasyona karşı para politikasının sınırlı etkinliğini de herkes öğrendi.
ABD’de eylül ayında faiz artışı ihtimali tekrar %60’lara yaklaşmış durumda. ECB’den 25bp’lik faiz artışına kesin gözüyle bakılıyor. İthalat birim değer endeksinde yıllık artış %10 düzeyinde. Bir başka deyişle, yurt dışından önemli miktarda enflasyon ithal ediyoruz. Orta Doğu’da stresin tekrar artması tedarik zincirinde sorunları tekrar gündeme getirebilir.”
Fenerbahçe’nin bitmeyen iç savaşı-Onur Özgen (Evrensel)
“Fenerbahçe’nin Roma karşılaşması, normal koşullarda uzun uzun sahadaki gelişmeler üzerinden konuşulacak bir maç bırakmalıydı geriye. Sarı-lacivertliler 18 yıl sonra döndükleri Şampiyonlar Ligi’ne güçlü bir rakip karşısında puanla başladı; üstelik maçın önemli bölümünde ne yapmak istediğini bilen, sınırlarını doğru okuyan ve ikinci yarıda galibiyete yaklaşan bir takım görüntüsü verdi. Fakat son düdükten kısa süre sonra İsmail Kartal’ın istifası geldi ve doksan dakikada oluşan bütün hikâyenin üzerine başka bir hikâye yerleşti.
Roma maçı, Fenerbahçe’nin son dönemde yaşadığı sorunlar düşünüldüğünde önemli bir sınavdı. Beşiktaş derbisinin yarattığı ağır hava henüz dağılmamıştı. İsmail Kartal’ın tercihleri tartışılıyor, takımın ne oynadığı sorgulanıyor, sezonun daha başlangıcında güven duygusu aşınıyordu. Böyle dönemlerde bir Şampiyonlar Ligi maçı iki farklı sonuç üretebilir: Takımı gündelik tartışmalardan çıkarıp yeniden ayağa kaldırabilir ya da zaten büyümüş olan huzursuzluğu daha ağır hâle getirebilir. Fenerbahçe ilk ihtimâli gerçekleştirdi. Roma karşısında gördüğümüz takım, birkaç gün önce büyük ölçüde kontrolünü kaybetmiş görünen takım değildi.
İsmail Kartal’ın bu maçtaki en doğru tercihi, Roma ile aynı oyunu oynamaya çalışmamasıydı. Fenerbahçe topa sahip olma oranını yükseltmeyi bir prestij meselesine çevirmedi. Geriden çıkarken risk seviyesini düşük tuttu, merkezde Roma’nın rahat bağlantılar kurmasını engelledi, savunma ile orta saha arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısa bıraktı. Gian Piero Gasperini’nin takımlarının rakibi hataya sürükleyen agresif yapısı düşünüldüğünde bunun değeri daha iyi anlaşılıyor. Fenerbahçe rakibinin güçlü olduğu alanda kendisini kanıtlamaya kalkışmadı; maçı başka bir zemine taşıdı. Bu yaklaşım cesaretsizlikten çok gerçekçilik içeriyordu.
Futbolda cesaret kavramını sürekli önde basmakla, çok adamla hücum etmekle ya da yüksek topa sahip olma oranıyla açıklamak kolaydır. Oysa güçlü bir rakip karşısında kendi takımının hangi oyunu kaldırabileceğini doğru hesaplamak da ciddi bir cesaret ister. Fenerbahçe’nin Roma karşısında yaptığı buydu. Kendisini olduğundan başka bir takım gibi göstermeye çalışmadı. Savunurken kalabalık kaldı, topu kazandığında hızlı biçimde rakip kaleye ulaşmanın yollarını aradı ve oyunun uzadığı anlarda paniğe kapılmadı. Roma’nın alıştığı kaosu yaratmasına izin vermemek, gecenin önemli başarılarından biriydi.
Bu plan kusursuz işlemedi. İlk yarıda Fenerbahçe’nin rakip kaleye gitmekte ciddi güçlük çektiği bölümler vardı. Takımın hücum hattındaki profil sorunu burada yeniden ortaya çıktı. Kerem Aktürkoğlu topu taşıyarak büyük mesafeler kat eden bir kanat oyuncusu değil; Vedat Muriqi savunma arkasına sürekli koşu tehdidi yaratan bir santrfor değil; Mason Greenwood ise oyun zekâsı ve son pas kalitesiyle fark yaratmasına rağmen bütün hücumları tek başına ileriye sürükleyebilecek bir oyuncu değil. Fenerbahçe rakibinden topu kazandığı anlarda önünde geniş alanlar buldu, fakat bu alanları değerlendirecek koşuların sayısı çoğu kez yetersiz kaldı. Kadronun kuruluşuyla ilgili bu problem Roma maçının iyi görüntüsü içinde de görülebiliyordu.
İkinci yarının hikâyesini değerli kılan noktalardan biri, teknik heyetin bu soruna maç devam ederken cevap üretebilmesiydi. Archie Brown’ın hücumdaki rolü belirgin biçimde değişti. İlk yarıda daha kontrollü kalan Brown, devre arasından sonra rakip savunmanın içine doğru çok daha agresif koşular yapmaya başladı. Beraberlik golünün bu hareketlerden biri üzerinden gelmesi tesadüf sayılabilecek bir an değildi; devamında aynı koşunun birkaç kez daha görülmesi, bunun soyunma odasında konuşulmuş bir müdahale olduğunu düşündürdü. Fenerbahçe’nin hücumcularından alamadığı derinlik tehdidini sol bekinden üretmesi, gecenin taktik açıdan en değerli ayrıntılarından biriydi.
Bir antrenörü değerlendirirken başlangıç planı kadar maç içerisinde verdiği cevaplara da bakmak gerekiyor. Bu açıdan İsmail Kartal iyi bir gece geçirdi. Takım ikinci yarıda rakibin ilk paslarına daha fazla baskı uyguladı, savunma hattını kontrollü biçimde öne taşıdı, Levent Mercan hamlesiyle orta sahanın dengesini değiştirdi ve Brown’ın hücum özgürlüğünü korudu. Fenerbahçe’nin ikinci 45 dakikada daha tehlikeli hâle gelmesi coşkunun kendiliğinden yükselmesiyle açıklanamaz. Sahada birtakım roller değişmişti ve oyuncular bu değişikliklere karşılık vermişti. Maçın en önemli taraflarından biri buydu.
İsmail Yüksek’in performansı da bu oyunun ayakta kalmasını sağlayan unsurlardan biriydi. Fenerbahçe geçtiğimiz devre arasında kadrosuna dâhil ettiği Matteo Guendouzi ve N’Golo Kante ile orta sahaya ciddi yatırım yaptı ve doğal olarak oyuncu hiyerarşisi değişti. Böyle bir kadroda İsmail’in her hafta ilk 11’de yer bulması kolay görünmüyor. Buna rağmen onun belirli maçlarda sunduğu fiziksel güç, alan kapatma becerisi ve mücadele kalitesi takımın başka hiçbir orta saha oyuncusundan aynı biçimde alamadığı bir paket. Roma karşısında bunun en uç örneklerinden biri görüldü. Rakip merkezde üstünlük kurmak isterken İsmail oyunun temas noktalarının büyük bölümünde vardı ve Fenerbahçe’nin kompakt kalmasında başrol oynadı.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
