İran o tek dişi çekti-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı, İran işte o tek dişi çekti. Günlerdir taş üstünde taş bırakmayacağını ileri sürerek İran’ı tehdit eden Trump, 15 günlük ateşkesi kabul etti.
Pakistan’ın önerdiği ateşkes için İran 10 maddelik şartlarını ortaya koydu, Trump da bunu kabul etti: “İran’dan 10 maddelik bir teklif aldık ve bunun müzakere için güvenilir bir temel olabileceğine inanıyorum.”
İran’ın 10 maddelik şartları şunlar: “ABD temel olarak şunlara bağlıdır: 1. Saldırmazlık, 2. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün devamı, 3. Zenginleştirmenin kabulü, 4. Tüm birincil yaptırımların kaldırılması, 5. Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, 6. Tüm BM Güvenlik Konseyi kararlarının feshedilmesi, 7. Tüm UAEA Yönetim Kurulu kararlarının feshedilmesi, 8. İran’a tazminat ödenmesi, 9. ABD savaş güçlerinin bölgeden çekilmesi, 10. Lübnan’ın kahraman İslam Direnişi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesi.”
ABD’nin bu şartları “müzakere edilebilir” bulup ateşkesi kabul etmesi, İran için zaferdir.
Mesele şimdi “İslamabad görüşmeleri”nden bir barış çıkıp çıkmayacağıdır.
ABD zaman kazanıp 15 gün sonra yine saldırsa bile sonuç değişmez: ABD yenildi.
Çünkü:
– ABD-İsrail’in İran’a gücü yetmedi. İran’ın siyasi iradesini kıramadı, İran’ın silah gücünü imha edemedi, İran’ın etkili yanıtlarını durduramadı.
– ABD Avrupalı NATO müttefiklerini savaşa sokamadı, Körfez’deki müttefiklerini savaşa sokamadı, İran’ın komşularını savaşa sokamadı.
– ABD, ağır bombardımanın altında, İranlı muhaliflerin ayaklanacağını ve rejimi yıkacağını düşündü ama yanıldı. Tersine muhalifler ABD ve İsrail’e karşı vatan savunmasında birleşti.
– ABD Irak ve Suriye’de kullanabildiği Kürt kartını bu kez kullanamadı.
Kuşkusuz ABD’nin müttefiklerini savaşa sokamamasının birkaç nedeni var ama temel neden, İran’ın kararlı ve etkili direnişidir. İran yeniliyor olsa o müttefiklerin bir kısmı ABD’nin yanında sıralanırdı.”
Özel havayı değiştirdi-Can Ataklı (Nefes)
“Yakın bir gelecekte örneğin mayıs ayında bir ara seçim olabilir mi?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel bunu sağlamak için Meclis’teki partileri ziyaret etmeyi sürdürüyor.
İlk günlerde bu öneri pek ciddiye alınmamış gibi görünüyordu.
Hatta bu öneri AKP’de alayla karşılandı, “İstifa etsinler, 20’sini onaylarız, ikisini onaylamayız hem seçim olmaz hem de CHP 20 milletvekili kaybeder” diyenler de oldu.
Ancak Erdoğan’ın “bizim gündemimizde yok” sözleri ile durum farklı hale geldi.
Özel’in turları ile de hava iyice değişti.
Çünkü ara seçim sadece Meclisteki sandalye sayısının yüzde 5’inin yani 30’unun eksilmesiyle yapılmıyor.
Anayasa gereği genel seçimden 30 ay sonra, genel seçimden bir yıl öncesi boş milletvekillikleri için seçim yapılabiliyor.
Bunun için Meclis kararı gerekiyor.
İşte AKP’nin sıkıştığı nokta burası.
İster 8 ister 30 milletvekili için seçim gündemde.
“Bizim gündemimizde yok” demek bir anlamda “Ben şu an seçime gidemem, gitmem” demektir ki bu açıkça “seçimden korkmak” anlamına gelir.
Özel en son Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a gidecek.
Gerek ara seçim gerekse istifa edecek milletvekillerinin onaylanması kararını Meclis verecek.
Bu durumda Numan Kurtulmuş’un bu görüşmede bir irade beyanında bulunması gerekiyor.
Kurtulmuş’un “Biz ara seçime karşı çıkarız” demesi mümkün değil.
O halde Türkiye’nin yakın bir gelecekte yapılacak bir ara seçime gitmesi büyük olasılıktır.”
İran savaşı bitti mi?-Evren Balta (T24)
“8 Nisan 2026 sabahı. Ateşkes ilan edileli saatler oldu. Henüz ortada kalıcı bir barış yok. ABD ile İran arasında iki haftalık bir ateşkes çerçevesi üzerinde uzlaşıldı. Hürmüz Boğazı’nda güvenli geçişin yeniden sağlanması, saldırıların geçici olarak durması ve 10 Nisan’da İslamabad’da müzakerelerin başlaması bekleniyor. İsrail ise bu çerçevenin Lübnan’ı kapsamadığını belirtti. Yani karşımızda sona ermiş bir savaş değil, belirli hatları şimdilik dondurulmuş daha geniş bir bölgesel kriz var.
Savaş başlarken ABD ve İsrail’in ilan ettiği hedef, İran’ın nükleer ve füze kapasitesini ve bölgesel ağlarını vurmak, böylece Tahran’ın hareket alanını daraltmaktı. Fakat daha ilk andan itibaren bunun yalnızca görünen hedef olduğu anlaşılıyordu. Washington ve Tel Aviv, yıllardır yaptırımlar, suikastlar, siber operasyonlar ve vekil yapıların zayıflatılması yoluyla sıkıştırdıkları rejimi bu kez doğrudan askeri baskıyla daha sert biçimde geriletmeyi, mümkünse de İran’ın iç dengelerini çökertecek bir süreci tetiklemeyi umuyordu.
Bugün gelinen nokta ise bambaşka bir tabloya işaret ediyor. ABD azami hedeflerden asgari istikrara çekilmiş görünüyor. Rejim değişikliği ihtimalinin konuşulduğu bir savaştan, Hürmüz’de trafiğin hangi koşullarda yeniden açılacağını ve saldırıların nasıl durdurulacağını konuşan bir müzakere masasına gelindi. ABD, devirmeyi ya da en azından kalıcı biçimde zayıflatmayı umduğu bir rejimle masaya oturuyor.
10 Nisan’da İslamabad’da başlaması beklenen görüşmelerin önemi de burada. Masada yalnızca ateşkesin teknik ayrıntıları olmayacak. Savaşın bundan sonra hangi siyasi çerçevede tutulacağı da konuşulacak. İran, saldırıların tamamen durmasını, yeniden saldırılmayacağına dair güvence verilmesini ve savaşın yol açtığı zararlar için tazminat ödenmesini istiyor. Hürmüz’den geçen gemilerden ücret alınması talebi de pazarlık başlıkları arasında. Daha birkaç gün önce rejim değişikliği bahisleriyle yürüyen bir savaşın bugün bu şartlarla müzakereye açılmış olması bile, ortaya çıkan yeni denge hakkında yeterince şey söylüyor.
İran cephesi
İran, ABD ile eşit güçte olduğu için değil, savaşı ABD açısından pahalı hale getirdiği için taleplerine masada yer açtı. Hürmüz’ü fiilen işlemez hale getirerek enerji akışını tehdit etti. Körfez’deki kırılgan altyapıyı ve müttefik güvenliğini savaşın parçası haline getirdi. Çatışmanın coğrafi sınırlarını genişletme ihtimalini somutlaştırdı. Petrol fiyatlarını yukarı çekti. Böylece savaşı sadece askeri cephede değil, piyasalarda, müttefik başkentlerde ve Amerikan iç siyasetinde de maliyet üreten bir sürece çevirdi.
Kısacası ABD’nin askeri üstünlüğünü hızlı, düşük maliyetli ve kesin bir siyasi sonuca çevirmesini engelledi.
Asimetrik başarının ölçüsü tam da bu. Güçlü olanın vurma kapasitesini yok etmek değil, o kapasitenin işe yaramasını mevcut kaynaklarını kullanarak engellemek.
ABD cephesi
Trump’ın da bu kriz boyunca izlediği çizginin kendi içinde (evet bunu söylemek şaşırtıcı ama) tutarlı bir mantığı var. Tehdidi mümkün olan en yüksek seviyeye çıkar, karşı tarafın psikolojik dengesini boz, bu belirsizlik atmosferini kaldıraç olarak kullan. Trump’ın “delilik” performansı (yani neyi gerçekten yapacağı belli olmaz hali) rastgele bir karakter özelliği değil, bu açıdan bir stratejik araç. “Rakibin seni tam okuyamazsa daha temkinli davranır; bu da sana alan açar” pozisyonu.
Ama bu çizginin içinde bir paradoks da var. Tehdidi sürekli yükselttiğinizde, bir noktadan sonra onu ya gerçekten uygular ve savaşı daha geniş, daha pahalı ve daha riskli bir aşamaya taşırsınız ya da geri çekilirsiniz. Geri çekildiğiniz anda ise karşı taraf yalnızca blöf sınırınızı değil, maliyet sınırınızı da görmüş olur. Petrol fiyatlarının nereye kadar yükselebileceğini, seçim takviminin ne kadar baskı yarattığını, Körfez müttefiklerinin ne kadar kırılgan olduğunu, bölgesel yayılma korkusunun Washington’da ne kadar caydırıcı etki yaptığını öğrenir. Bir sonraki kriz de artık bu bilgiyle yönetilir. Yani ilk başta avantaj yaratan belirsizlik, tekrarlandıkça karşı tarafın eline sizin sınırlarınız hakkında veri veren bir mekanizmaya dönüşür.”
Erdoğan’ın ‘15 ayda yapılacaklar’ listesi-Yaşar Aydın (BirGün)
“Seçim tarihi için geri sayım başladı. Tahminler, 2027 Haziran ya da Kasım noktasına kadar daraldı. Erdoğan bir kez daha sandıktan çıkmak istiyor. Böyle bir başarı için onun “ilk elden yapılması gerekenler” listesi oldukça uzun. Ekonomiden siyasete, dış politikadan yargıya kadar onlarca başlığı birbirine uyumlu şekilde yürütmek zorunda. Zaman dar, hızlanması gerekiyor; ama bir o kadar da dikkatli davranmak zorunda. Var olan kurgunun dışına çıkamaz, doğaçlama yasak. O yüzden sadece kasedin “hızlı oynat” tuşuna basmakla yetinmek zorunda.
İçinden geçtiğimiz günler “hızlandırılmış gösteri” dönemine denk geldi.
Erdoğan’ın yeniden aday olması erken seçime bağlı. Erken seçim için de 360 milletvekilinin onayı gerekli. AKP, MHP, HÜDA PAR, Yeniden Refah ve DSP’nin oyu buna yeterli değil. “Yeni Yol” grubu (8 DEVA, 8 Saadet, 4 Gelecek Partisi) üyelerinin tamamının, 9 bağımsız vekilin ve sandalyesi bir olan Saadet Partisi’nin de “evet” demesi durumunda 360’a ulaşılabiliyor. Ya da hiç bu aritmetiğe girmeden 58 vekile sahip DEM Parti’yi ikna edecek.
Yukarıdaki tablo da ortaya koyuyor ki Erdoğan’ın adaylığı çantada keklik değil. Hele 2027 Kasım ayında yapılacak bir seçime partileri ikna etmek daha da zorlaşacak. Çok rahatlıkla, “Altı ay daha bekler, Erdoğan’ın olmadığı bir seçime gideriz,” diyebilirler.
Bu tablo, yapılacaklar listesinin birinci sırasının şimdiden rezerve edildiğini gösteriyor: “Şu ana kadar muhalefet blokunda olan en az bir parti ikna edilecek.” Adaylar da çok değil; Yeni Yol, DEM ve İYİP arasında tercih yapmak durumunda. Üstelik Yeni Yol yeterli bile gelmeyebilir. Bu durum, seçime yaklaşırken bazı tavizlerin ya da yeni ortaklıkların da gündeme geleceğinin işareti.
Erdoğan’ın bu zorlu Meclis aritmetiğini kendi lehine çevirmesi kuru bir siyasi retorikle ya da sadece vaatlerle mümkün olmayacak. İkna odaları kurulmalı; ama bunun için de dağıtılacak yeni ve taze bir “pasta” lazım. Ancak kamu maliyesi ağır hasarlı, Merkez Bankası’nın durumu ise malum. Hal böyle olunca iktidarın gözü; doğrudan muhalefetin elindeki alanlara, yerel yönetimlerin uhdesindeki varlıklara ve rant potansiyeline çevrilmiş durumda.
O yüzden son dönemde muhalefete yönelik başlatılan, hukuki kılıflarla veya kayyum tehditleriyle yürütülen operasyonların yalnızca siyasi bir sindirme hamlesi olduğunu düşünmek fotoğrafı eksik okumak olur. Bu, aynı zamanda devasa ve planlı bir “Yer Açma Operasyonu”dur.”
Ekonomide belirsizlik artıyor-Öner Günçavdı (Dünya)
“Her ne kadar Nisan ayı enflasyonu beklenenden düşük gelse de ekonomi yönetimi bu yıl enflasyonda arzulanan hedeflere ulaşamayacak gibi görünüyor. Özellikle İran-ABD/İsrail savaşının yarattığı ekonomik maliyetler tam olarak Türkiye ekonomisine yansımadı. Neticede bu sene de ekonomide umduğumuz iyileşmelerin sinyallerini alamayacağız.
Görünen o ki ekonomi yönetimi iki yılı aşkın süredir uyguladığı enflasyonla mücadele politikalarına takılı kaldı. Özellikle enflasyonun arzulanan hızda düşüş kaydedememesi TL’nin değer kazanmasına yol açarken dış pazarlardaki rekabet gücünde azalmaları beraberinde getirmektedir. İhracatçı birçok firma bu durumun mali yüküne maruz kalmaktadır. Ancak bunun daha ne kadar devam edeceği konusu ise hala net değil. Ekonomi yönetimi reel sektörün geleceğe yönelik beklenti oluşturabileceği herhangi bir bilgiyi ya da politikası kamuoyu ile paylaşmıyor. Tüm bir reel sektörü geleceğe yönelik bir karanlıkla karşı karşıya bırakıyor. Doğal olarak girişimdi merak ediyor. Bu baskılar ve politikalar daha ne kadar devam edecek?
Uygulanan politikalar reel sektör işletme sermayesini tüketmesine yol açıyor. Kredi olanaklarının kısıtlı olduğu bir ortamda bunun sürdürülebilir bir durum olmasını beklememeliyiz. Ekonomi yönetimi geçen sene enflasyon muhasebesi uygulaması ile sektöre önemli miktarda kaynak aktardı. Bunun sonucunda şirketler negatif kar açıklayarak, aksi durumda vergi olarak verecekleri miktarları sermayelerine aktarabildi. Ama bu sene böyle bir uygulama da yok. Artık mali kesimin ihtiyaçları için uygulanan baskılanmış kurlar reel sektörün kâbusu.
Bu durumda bile girişimciler yine bunu daha ne kadar süreceğini ve bu süreçten nasıl çıkılacağını ve çıktıktan sonra reel kesimin zararlarının nasıl telafi edileceğini merak ediyor. Bu sorulara cevap bekliyor. Geleceğe yönelik olarak beklenti oluştururken bunların cevabına ihtiyaç duyuyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
