ABD’nin taktikleri çuvallıyor-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırmasında izlenen ilk taktik şuydu: İran’ı yoğun bir şekilde bombalayacaklar, bu kez 12 Gün Savaşı’ndan farklı olarak doğrudan liderini ortadan kaldıracaklar ve başsız kalan İran devlet mekanizması çözülmeye başlayacak, ardından zaten kısa bir süre önce rejime karşı ayaklanmış olan halk yeniden isyan edecek, böylece rejim yıkılacak…
Beyaz Saray’ın bu taktiği iki nedenle işe yaramadı:
Birincisi Hamaney İran’ın lideriydi ama İran’da “tek adam rejimi” yoktu. İran rejiminde, Batılı kodlarla anlaşılması pek mümkün olmayan iç içe geçmiş birçok kurum ve kurul var. Dolayısıyla ABD’nin Hamaney’i öldürmesi, devlet mekanizmasında hiçbir boşluk yaratmadı.
İkincisi de İran halkına dair yapılan yanlış yorumdu. Evet, İran halkı dinamikti, neredeyse her yıl rejime karşı demokrasi talepli olarak ayaklanıyordu. Ama İran halkı, ülkesi ABD ve İsrail saldırısı altındayken birlik eğilimi içinde oluyordu.
ABD’nin ikinci taktiği Körfez ülkelerini İran’a karşı harekete geçirmekti. Ama bu taktik de en azından şu anda kadar işe yaramadı. Zira İran akıllı bir diplomasiyle Körfez ülkelerini değil, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef aldığını sürekli işliyordu. Haklıydı da. Zira ABD Teksas’tan değil, Körfez’deki üslerinden İran’a saldırıyordu ve İran da buna karşı uluslararası hukukla uyumlu yanıt veriyordu.
ABD üsleri ya da doğrudan ABD ve İsrail’le bağlantılı adresler dışındaki yerlere yapılan saldırılar ise Tahran tarafından da kısmen Körfez ülkeleri başkentleri tarafından da kuşkulu görünüyor. Bu tür saldırların Körfez ülkelerini İran’a karşı kışkırtma amacı taşıdığı yorumlanıyor.
Sonuç olarak ABD, Körfez ülkelerini şimdiye kadar doğrudan savaşa sokamadı.
ABD ve İsrail’in izlediği üçüncü taktik ise Türkiye ile Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. NATO tarafından tespit (?) edilen ve düşürülen (?) füze de Azerbaycan/Nahçıvan’a düşen dronlar da şaibeli. Zaten İran, Türkiye ve Azerbaycan’ı hedef almadığını açıkladı. Üst üste gelen bu olaylarla Türkiye’de kamuoyunun bir bölümü ama Azerbaycan’da yönetim, İran’a karşı belli oranda kışkırtılabildi. Neyse ki Ankara’nın yaklaşımı Bakü’yü frenlemiş görünüyor. “
İktidar ya farkında değil ya da umursamıyor-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Geçen hafta üç tam günümü Avrupa Birliği Delegasyonu Ankara Temsilciliği’nin hazırladığı bir program kapsamında Avrupa Birliği’nin kalbinde, Brüksel’de geçirdim.
Sedat Ergin, İsmet Berkan, Erdal Güven, Serkan Demirtaş gibi uzun yıllar birlikte diplomasi ve AB haberlerini takip ettiğimiz gazeteci büyüklerimizle, meslektaşlarımızla birlikte AB Komisyonu, AB Konseyi ve AB Parlamentosu’ndan isimlerle konuşup güncel konuları masaya yatırdık.
Program boyunca, Türkiye’nin AB üyeliği meselesini ciddiye aldığı dönemlerde AB konularını nasıl didik didik ettiğimizi, ancak bugünlerde AB konularının haber dahi olmadığını konuşup durduk.
Hatırlayınız, Türkiye’nin uyması gereken Maastricht kriterleri, Kopenhag kriterleri, AB’nin Türkiye raporları ne Avrupalıların ne bizim dilimizden düşerdi. Şimdi ise kimsenin umurunda değil.
Şunu söylemeliyim ki (aynı zamanda AB Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü olan) İspanyol Sosyalist Nacho Sanchez Amor ile Almanya’nın AB nezdindeki Daimî Temsilcisi (AB Komisyonu’nun bir önceki Ankara Temsilcisi) Thomas Ossowski dışında kimse Türkiye’deki insan hakları ihlalleriyle, hukuk devletinin işleyişindeki aksaklıklarla, demokratik standartların düşmesiyle ilgilenmiyordu.
AB’nin gündeminde, ABD Başkanı Donald Trump’ın dünyada yarattığı kaotik atmosferde kendi ekonomisini korumak, kendi güvenliğini sağlamak gibi kaygılar daha ön plandaydı.
Bu çerçevede bütün gündem iki önemli kanaldan hareket ediyordu:
1) AB ülkelerinin ekonomik geleceğini güvence altına almak:
Bu kapsamda AB Komisyonu “Clean Industrial Deal / Industrial Acceleration (Sanayi Hızlandırma Yasası)” teklifini açıkladı. Yasanın temelde iki şartı var:
– Avrupa’da üretilme (Made in Europe)
Örneğin Fransa’da bir okul ya da hastane ihalesi yapılıyorsa, Türk şirketler bu ihaleye giremeyecek (Türkiye AB aday ülkesi olduğu halde Türk şirketleri, Kamu İhale Kanunumuzdaki sorunlar nedeniyle Avrupa’yla karşılıklılık ilkesi uygulanamayacağı gerekçesiyle ihale süreçlerinin dışında tutulmuş). Ancak ihaleyi alan şirketler inşaat sırasında Türkiye’de üretilmiş malzemeleri kullanabilecek. O malzemeler “Avrupa’da üretilmiş” gibi kabul edilebilecek. Hükümetimiz gereken adımları atmazsa demir-çelik, çimento, kimya, otomotiv gibi sektörler bu ayrıcalığın dışında kalabilir.”
Falcı savaşı, din hocası futbolu yorumlarsa-Faruk Bildirici (T24)
“Ekranlar iyiden iyiye şenlendi! Sözcü TV’nin, astrolog Öner Döşer’e savaşı yorumlatmasının ardından Nihat Hatipoğlu da ATV’deki ramazan programında Fenerbahçe’nin nasıl şampiyon olacağına dair taktikler verdi.
Bunlar televizyon yayınlarına çıkan “uzman” isimlerin, “uzman olmadıkları” konularda da soruları yanıtlamalarının, uzman gibi konuşmalarının uç örnekleri. Ekranlar, uzman gibi görünen ya da her konuda uzman sayılan, ama aslında konuştuğu konuya tam hâkim olmayan isimlerle dolu. Tabii her konuda uzman olan “yorumcular”ın başında gazeteciler geliyor.
ABD ve İsrail’in, İran’a saldırmasıyla başlayan savaşla birlikte ekranlar yine bu tip “uzman yorumcular” ile kaplandı. Zira yorumcu konuşturmak kolay ve ucuz. Kimi olanaksızlıklar, kimi de habercilik refleksini yitirdiği için “yorumcular”a ağırlık veriyor programlarda.
Medya kuruluşları, özellikle de haber kanalları, uzman muhabir istihdam etmeyi bıraktılar uzun zaman önce. Ajanslar dışında çoğunun Tahran ve Tel Aviv’de yaşayan temsilcileri de yok. Bölgede yaşayan, ülkeyi tanıyan muhabirler olmayınca sonradan gönderilen gazetecilerin hemen olaya nüfuz edebilmeleri çok zor. Nitekim bölgeye gönderilen muhabirlerin çoğu açıklamalar, füzelerin teknik kapasitesi, gökyüzündeki uçuşma ve yıkım görüntülerinin dışına pek çıkamıyor.
Hal böyle olunca da olağanüstü durumlarda olduğu gibi medya, İran savaşı sırasında da haber için uluslararası ajanslara, Batı medyasına muhtaç hale geldi. Ortaya çıkan habercilik açığını, yorumcuların yanı sıra bölgeden birilerini bularak kapatmaya çalıştılar. Örneğin CNN Türk, 24TV, TGRT Haber ve TV 100 gibi kanallar, Aydınlık gazetesinin İran muhabiri Gürkan Demir’i, sürekli programlarına, haber bültenlerine aldılar. Haber kanallarının kendi muhabirleri yerine, bir gazetenin Tahran temsilcisine ihtiyaç duymaları ciddi bir zaaf aslında.
Bir yandan da TV’lerin, ekranda sürekli görüntü akıtma telaşı, yanlış görüntü ve fotoğrafların yayımlanmasına da neden oluyor. Gazeteci Umut Taştan, CNN Türk’ün “İran’dan misilleme/Tel Aviv” diye verdiği görüntünün 6 Şubat depreminde yıkılan Maraş’ta çekilmiş bir görüntü olduğunu ortaya çıkardı. CNN Türk de bunun üzerine açıklama yaparak hatayı kabul etti.
CNN Türk’ün başka bir hatası da savaşın beşinci günü İran’a girebilen Fulya Öztürk’ü, “Savaş başladıktan sonra İran’a giren ilk Türk televizyoncu” diye duyurmasıydı. Oysa NTV’den Ali Çabuk zaten oradaydı, A Haber’den Ekber Karadağ ve başka TV’lerden ekipler de girmişti.
Benzer bir görüntü hatası da Haberler.com’da oldu. “Kritik boğaz alev alev! Bir petrol tankerini daha vurdular” ve “İran’ın Boğaz’da şakası yok” haberlerinde kullandığı yanan tanker fotoğrafı, Haziran 2019’da Umman Körfezi’nde saldırıya uğrayan tankere ait eski bir fotoğraftı.
İHA’nın “Trump’ın kızı olduğunu iddia eden Necla Özmen, ‘Baba, başka ülkelerin iç işlerine karışma’” haberi ise gazeteciliğin ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından vahim bir örnekti. Üstelik mahkemelerin bile ciddiye almadığı bir kadına bir ünvan verip Trump’a hitap ettirme, konuşturma saçmalığını Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü, gzt.com ve Show TV’nin de aralarında olduğu birçok medya kuruluşu yayımladı!
Savaşı, magazinleştirmeden ve füzelerin teknolojisini öne çıkarıp bilgisayar oyunlarına çevirmeden, insanların ölümü, ülkelerin yıkımı üzerinden anlatmalıyız.”
“Türkiye ekonomisinin durumuna dair özet görüşümü bu başlıkta ifade etmeye çalıştım. Büyümeden başlamak sıkışmışlığı kavramak için daha elverişli olacak gibi. 2018-2019 yıllarında konut krizi ardından 2020-2021 COVID-19 şokunun ardından Türkiye ekonomisi büyük bir hızla toparlanmayı başarmıştı. Ama son iki yıldır ekonomik büyüme belirgin ölçüde yavaşladı. 2024’te yüzde 3,3 2025’te yüzde 3,6 oldu. Türkiye’nin büyüme potansiyeli bakımından vasat bir büyüme. Nüfus artışının nispeten yüksek olduğu geçmişte bu seviyede büyüme istihdam artışını frenler işsizliği de yükseltirdi. Kişi başına gelir de dolar cinsinden yerinde sayar hatta düşerdi. Günümüzde nüfus artışı neredeyse durduğundan TL de değerlendiğinden bu vasat büyümeyle kişi başı gelir artıyor ama vatandaşın büyük kısmı bundan yararlanamıyor. İstihdam ve işsizlik ise önceki yazılarımda anlatmaya çalıştığım gibi işgücü istatistiklerindeki anormallikler nedeniyle tam olarak ne olduğunu anlamamızı engelliyor.
Neyse vasat büyümenin bu yönü bir yana gerek üretim yönünden gerek harcamalar yönünden devinimi kalitesini diğer ifadeyle sürdürebilirliğini sorgulamayı gerektiren özellikler sergiliyor. Üretim yönünden en çarpıcı özellik inşaat sektörünün bir yılda yüzde 10,8 büyümüş olması. GSYH içinde inşaatın payı yüzde 6’nın biraz üzerinde olduğundan yüzde 3,6’nın yaklaşık 0,6 puanı bu sektörden geliyor. “İnşaatta yüksek büyümenin ne sakıncası var?” var diye sorabilirsiniz. 2014-2017 dönemimde aşırı konut stokuna yol açacak bir büyüme olsaydı sakıncası olurdu. Ama bu büyüme büyük ölçüde deprem bölgesinde devam eden konut inşaatının ve kentsel dönüşümün sonucu. Bunlar da süreli etkenler. Öte yandan inşaat sektörümüzde verimlilik bazlı büyüme çok düşük olduğundan yüksek büyüme devam etmeyecek.
Büyümenin hiç olmazsa yüzde 4-5 bandında sürdürülebilmesi için verimlilik artışlarının yuvası sanayi sektörünün bu düzeylerde büyümesi şart. Oysa 2025’te sanayi sektörü yıllık yüzde 2,9 büyüdü. Son çeyrekte ise önceki çeyreğe kıyasla sanayi yüzde 1,8 küçülmüş durumda. Sanayinin yıllık olarak yüzde 2,6 büyümesinin ardında önemli ölçüde iç talebin olduğu özellikle de tüketimin olduğu açıkça görülüyor. Özel tüketim yüzde 4,1 artmış. Son çeyrekte yıllık artış yüzde 5,2. Yatırımlarda da artış yüzde 7. Tüketim artıyorsa yatırımlar da artar. Ama sorun şu ki bu yatırımlar iç talebe yönelik. İç talepte büyüme yüzde 3,6’nın bir hayli üzerinde. Onu aşağıya çeken net ihracat kalemi. 2025’te ihracat yüzde 0,3 oranında azalırken ithalat yüzde 4,9 büyümüş. İç talep artışıyla uyumlu bir artış. Sonuçta bu yüksek artış sanayi üretimini frenliyor.
Fenerbahçe alabora olmaktan zor kurtuldu-Sedat Kaya (halktv.com.tr)
“Fenerbahçe kazandı, kazanmasına ama nasıl kazandı, onu taraftara sorun,
Sarı Lacivertliler bugünlerde dümeni kilitlenmiş bir yelkenli gibi dolaşıyor lig denizinde.
Rüzgâr arkasından eserse yol alıyor, tribünler umutlanıyor, sarı lacivert yelkenler kabarıyor.
Ama karşıdan biraz sert bir rüzgâr gelmeye görsün; tekne bir sağa bir sola yalpalıyor, pusula şaşıyor, rota bulanıklaşıyor.
Bu geceki Samsunspor maçı mesela.
Karadeniz rüzgârı biraz sert esince Fenerbahçe dalgalı denizde motoru öksüren, yelkeni yer yer yırtılmış bir tekneye döndü. Rotası var mıydı, vardı belki… Ama pusula sanki başka bir limanı gösteriyordu. Alabora olmaktan son anda kurtuldu.
Üstelik sahadaki manzara Antalyaspor maçının neredeyse tekrarıydı.
Skriniar’ın olmadığı bir gecede üçlü savunma… Hem de ortada doğru dürüst bir stoper yokken. Hal böyle olunca her Samsunspor atağı tehlike koktu. Nitekim o ataklardan ikisi, bomboş kalan Mouandilmadji’nin golleriyle sonuçlandı.
Belli ki Tedesco Antalyaspor maçından pek ders almamış.
Antik çağ filozofu Herakleitos “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın” demişti.
Ama Fenerbahçe bu akşam sanki aynı nehre ikinci kez girdi, alabora olmaktan son anda kurtuldu.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
