ABD’nin saldırgan çırpınışları-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“Trump yönetimi, “İran’la müzakereler devam edecek” haberlerinin gölgesinde savaşı başlattı!
Bütün savaşları başlatanların ilk demeci kendilerinden son derece emin biçimde şöyle olur:
“Haftalar içinde sonuç alacağız!”
Trump da en çok dört hafta içinde bitireceğini düşündüğü bir savaşa girdi. Daha önce dile getirdiğimiz şu ikilem İran saldırısıyla bir ton daha netleşti:
Trump’ın çılgın politikaları kendine özgü bir tarz mı yoksa ABD’deki vahşi kapitalizmin karar vericileri atılması gereken adımları ona mı attırıyorlar?
İkinci şık baskın görünüyor!
Çin’in yükselişi karşısında mevcut yöntemlerle yarışamayacağını gören ABD, tek avantajlı durumu olan askeri gücünü kullanma kararı aldı. Bu güç sayesinde Çin’in ekonomik yükselişini durdurabileceğini düşünüyor.
Trump başarılı olursa Amerika’nın küresel aktörlerince alkışlanacaktır. Başarısız olursa “Kişisel hırslarına teslim olmuş, ABD değerlerini temsil etmeyen bir eski başkan” sıfatıyla belki de yargılanacaktır.
Siyaset biliminde, iletişim alanında şu tanım çok önemlidir:
Rıza üretimi!
Eğer bir yönetici toplumda genel kabul görüyorsa, attığı adımlar onaylanıyorsa “rıza” tamam demektir, işi kolaydır.
Bunu yapamıyorsa ama güç sahibiyse şunu deneyecektir:
Rıza dayatımı!
Trump, dünyanın en korkunç savaşını çıkarmakla övünerek ülkesinde ve dünyada “rıza” dayatıyor!
Bunun İran katındaki karşılığı şu:
Başta dini lider Hamaney olmak üzere 40 üst düzey yöneticiyi öldürerek İran içinde kendisine teslim olacak yönetici arıyor!
ABD, sadece Ortadoğu’yu değil, sadece İslam coğrafyasını değil, adeta dünyayı sahipsiz “yakaladı”, istediğini yapıyor. Bunun karşılığında da istediğini yaptıracağını düşünüyor.”
Türkiye için beş senaryo-Aytunç Erkin (Nefes)
“Dördüncü gün…
ABD Başkanı Trump’ın “Dört gün içinde biter” tespitinden “4-5 hafta sürer” açıklamasına evrilmesinin ardından İran’ın, Körfez ülkeleri başta olmak üzere İsrail’i hedef alan saldırılarıyla “savaşın” uzun soluklu olma ihtimali daha da güçlendi. Bölgeyi yakından bilen emekli Tuğgeneral Ali Demir’e “ABD – İsrail ile İran arasındaki savaş hangi yöne doğru evrilebilir?” sorusunu yönelttim, şu yanıtı aldım:
– 1979 yılı İran rejimi değişikliği sonrasında başlayan 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı’nda olduğu gibi İran halkının dayanışma ve direnme gücü artabilir, İranlılar molla rejimi etrafında daha sıkı bir şekilde konsolide olabilir.
– ABD ve İsrail, F-35, F-22, F-15, F-16 savaş uçakları, sabotaj unsurları ile yeni geçici dini lider Ali Rıza Arafi ve Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan başta olmak üzere, İran içerisindeki nükleer tesis, nükleer bilim adamları, üst düzey askeri şahsiyetler ve askeri kışlalara saldırabilir.
– İran, ateşkes anlaşması ya da İran’ın balistik füzeleri bitinceye kadar, Fettah-2, Siccil-2 ve Hayber hipersonik balistik füzeleri ile Hayfa ile Tel-Aviv vb. şehirlerdeki yönetim merkezleri, ekonomik ve stratejik tesislerin yanı sıra sekiz Körfez ülkesindeki ABD üslerine, anılan ülkelerdeki ABD askerlerinin konakladığı binalara, ekonomik ve stratejik tesislere sınırlı güç kullanımına devam edilebilir.
Peki bir kara harekatı başlatabilir mi ABD-İsrail?
Demir Paşa’ya göre zor:
– İran’ın, 783.562 km²’lik Türkiye yüzölçümünün 2.1 katı 1.648.000 kilometre karelik yüzölçümüne ve 93 milyon168 bin 497 kişilik nüfusa sahip olması…
– ABD’nin 2001-2024 tarihleri arasında Afganistan ile girdiği en uzun savaşında 2 bin 400 askerini kaybetmesi ve 20 bin 700 askerinin yaralanması…
– ABD’nin Irak ve Afganistan harekâtı esnasında faizi ile birlikte 10 trilyon dolar kaynak harcamasına rağmen, kesin sonuçlu bir netice elde edememesine ilişkin mahzurlar sebebiyle…
– Trump karşıtı ülke içi muhalif tutuma ilişkin konjonktür itibariyle, ABD’nin -kuvvetle muhtemelen olası bir kara harekatını tercih etmeyeceğini değerlendiriyorum.”
1 Mart’tan 1 Mart’a-Umur Talu (T24)
“Bir halk veya bir insan için en zoru şu olmalı: Halkını öldüren rejimle halkını öldüren faşizan-soykırımcı ortaklığında bir küresel- bölgesel emperyalizm arasında kalmak… ve orada katledilmek hatta!
İran’a ABD-İsrail saldırısına ve başta Hameney, nokta atışıyla ölümlere sevinen, dans eden “diaspora” İranlıları var. Ama ülkede olup rejimle ciddi sorunu olan, belki “Molla şiddeti”yle yakınlarını kaybedenlerin çoğunda o “sevinç” muhtemelen yoktur.
Burada hiç olmaz! Ama “burada” alınacak epey ders var. Çeyrek asırlık iktidarın da halkın her kesiminin de.
Trump’ın kendi ülkesinde ırkçılığa, kendi topraklarında halktan insanları öldürmeye, toplamaya varan “faşizanlığı”yla buluşan bölgesel-küresel yayılmacı, hegemonya histerisiyle Netanyahu İsrail’inin “soykırımcı” yayılmacılığı beraber bombalıyor bu yollarda.
Adı “İşçi Partisi” olan kıdemli ama çürümüş bir emperyalizmin İngiltere iktidarı hemen onların yanında konuşlanıyor; Avrupa’nın sesli veya sessiz desteği, yükselen aşırı sağı ile kalmıyor, istisnalar dışında merkez partilerini de içine çekiyor. Yine ne varsa, halkların “vicdan enternasyonali”nde var
Bu bir “mikro dünya savaşı!” Çin ve Rusya şimdilik itidalli bir bekleyişte olsa da. Sadece İran’la kalmayan, bölgedeki ABD askeri varlığını, işbirlikçilerini daha net görmemizi sağlayan İran karşı saldırılarıyla, çok sayıda Arap ülkesini de şimdiden “savaş mahalli” haline getiren büyük bir niyetin alevleri.
Ortada ne ABD Kongresi kararı var ne Birleşmiş Milletler kararı. Ama bir “kararlılık” var. Latin Amerika’da Venezuela, derken Küba’ya diz çöktürme; Guatemala gibi ülkelerden baskıyla Kübalı doktorları sınır dışı ettirme gibi “lokal” saldırı ve baskıların ötesinde. Arap-Müslüman dünyasının “hepsi de demokratik, insan haklarına saygılı” Sünni kuşağını, bırakın ABD’nin yanında tutmayı, “Müslüman Filistinlileri” katleden İsrail’in yanında konuşlandırmak üzere. Ve git gide tam bir “İslam İç Savaşı”nı tesis etmek. Haritanın daha sağında bir Pakistan-Afganistan savaşının başladığını da eklemeli!
Peki biz? Biz kimiz, neyiz, neredeyiz?
Cumhurbaşkanı ve iktidar ABD-İsrail saldırısını “kınadı!” Fakat “kınamak” mı “kına” mı bu kelimenin kökündeki, tam anlayamıyoruz! Böyle bir saldırı, sınırımıza, komşumuza ABD ve hele İsrail tarafından yağdırılan bombalar, füzeler gerçekten Ankara’nın haberi olmadan mı fırlatıldı? İki ihtimal de birbirinden kötü!
Trump ve Netanyahu ile diplomatları ve kurmayları; Türkiye’yi bu kanlı cüretin, bir atışta bir okulda 160’tan fazla kız çocuğu katleden gözü dönmüşlüğün belki bilinçsiz-bilgisiz, belki sessizliğe mahkum ortağı mı yapmak istedi? Bu saldırı, İsrail’de kimilerinin “sırada Türkiye var” diyebildiği üzre, İran’ı aşan, oradan taşan bir gözdağı mı aynı zamanda?”
Diktatörlükte casus bulmak mesele değil-Uğur Ergan (halktv.com.tr)
“ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın en çarpıcı yanı, dini lider Ali Hamaney’le birlikte kurmay kadronun nokta atışıyla etkisiz hale getirilmesi.
Teokratik diktatörlüğün topluma yaydığı ölüm korkusuna rağmen özellikle CIA ve MOSSAD, İran’da hassas noktalara ve kişilere ulaşmada kendilerine yol gösterici işbirlikçileri nasıl oluyor da buluyorlar.
Yazılı ve sözlü medyada ABD ve İsrail’in, İran rejiminin kılcal damarlarına kadar nasıl girdiğine dair tartışmaların ardı, arkası kesilmiyor.
Oysa üzerinde çok tartışılacak bir mesele değil bu.
Çünkü İran gibi baskıcı, halkına zulmeden, demokrasinin uğramadığı, insanların vinçlerle idam edildiği, ibret olsun diye cesetlerin günlerce sallandırıldığı, halkın makul taleplerine silahla karşılık verildiği, kısaca halkın yarısının yönetimine düşman olduğu bir ülkede, sanırım en basit şey casus bulmaktır.
Savaş öncesi sürece bakarsak ABD, İran’la güya müzakere yürütüyor. Ancak İran, müzakere sürecinin kendisini oyalama taktiği olduğunu, arka planda da ABD ve İsrail’in ortak harekata ne zaman başlanacağını konuştuğunu anlayamıyor.
Bu durum, “Müzakere masasında karşı tarafın her dediğine inanmayın. Temkini asla elden bırakmayın. Yapılan her hamlenin arkasında ne olabileceğini hesap edin” diye yırtınan diplomasi ustalarının haklılığını da ortaya koyan bir gerçek.
Bu süre içinde ABD ve İsrail, İran içindeki işbirlikçiler sayesinde her gelişmeden haberdar olurken, Tahran yönetimi müzakere sürecinin iyiye gittiği uykusuna devam ediyor.
İran, İsrail içine sokabileceği ajanları olsaydı, bu uyutmayı yer miydi?
İsrail, İran içinde işbirlikçiler bulurken, İran neden İsrail’de bulamıyor?
Tartışılması ve sorgulanması gereken asıl budur.”
İstihdam bir ayda adeta çökmüş, inanalım mı?-Seyfettin Gürsel (Dünya)
“Tüm ekonomik aktörlerin, hane halkları dâhil, hem insani hem katlanılacak ekonomik zararlar bakımından pür dikkat savaşa odaklandıkları bir zamanda Türkiye işgücü piyasasındaki son gelişmeleri yazmakta açıkçası tereddüt ettim. Normalde finansal piyasalarının boyutu itibariyle ama özellikle de enerji arzının yüzde 30’unu üreten bir bölgede cereyan eden yıkıcı bir savaşın ekonomik sonuçları üzerine yazmam beklenirdi. Ama savaşın ne kadar süreceğini ve nasıl sonuçlanacağını kestiremediğim için vaz geçtim.
Önce DÜNYA Gazetesi okurları ocak ayından bizin işgücü piyasası üzerine bir yazı ile ilgilenmez diye bu haftayı pas geçmeye karar verdim. Cumartesi böyle geçti. İtiraf etmeliyim ki ocak işgücü istatistiklerinin yayınlanıp yayınlanmadığına bakma gereğini de duymadım. Neredeyse tüm gün kanalları gezerek savaşı izlemeye çalıştım. Ama pazar günü merak edip TÜİK sitesine girdim. İstatistikler cuma günü yayınlanmış. İstihdam rakamlarını görünce ağzım açık kaldı. Ortaya çıkan şaşırtıcı gelişmeyi herkes savaş ile ilgileniyor kimse istihdamla daha doğrusu giderek tuhaflaşan işgücü istatistikleri ile ilgilenmez diye görmezden gelemezdim.
Mevsim etkilerinden arındırılmış rakamlarla aralık ayında 32 milyon 469 binden 31 milyon 953 bine düşmüş. Bir ayda istihdamda 516 binlik kayıp var. Aylık istihdam rakamlarında yüksek oynaklığa alışığız ama bu kadarı görülmemişti. Daha da şaşırtıcı olanı bu kaybın büyük kısmının erkeklerden kaynaklanması: Erkek istihdamında kayıp 356 bin, kadınlarda 160 bin. Net istihdamda (işe girenler – işinden olanlar) bu kadar büyük bir azalma varsa acep işsiz sayısı ne oldu diye bakınca yine ağzım açık kaldı. İş arayan sayısı sadece 73 bin artmış.
İstihdam ve işsiz sayısının toplamı olan işgücü de bu durumda 443 bin azalmış. Erkek işgücünde 313 binlik erkeklerin işgücüne katılım oranını yüzde 71’den 70’e düşürmüş. Bir puanlık düşüşü küçümsemeyin. Bir ay gibi kısa bir süre için özelliklede erkek işgücü piyasasında bu sıra dışı gelişme. Bir yıl önce katılım oranı yüzde 71,3’tü. Kadınlarda işgücü kaybı daha sınırlı olduğundan işgücüne katılımda düşüş te nispeten sınırlı: Yüzde 35,1’den 34,7’ye 0,4 puan. Ancak kadınların işgücüne katılımının uzun süredir azalmakta olduğunu vurgulamak isterim. Bir yıl önce kadın katılım oranı yüzde 36,8’di. Bu ciddi bir sorun. Yapısal eğilim güvenilir bir şekilde netleşince mutlaka ele alınması gerekiyor. Bu arada işsizlik oranı ne oldu diye soranlar olabilir. Aralık ayında şaibeli tarihi dip noktası olan yüzde 7,7’den 8,1’e yükselmiş.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
