Bir şirketin iyi yönetilip yönetilmediğini anlamak için niyetlere veya söylemlere bakılmaz, bilançosuna bakılır. Çünkü bilanço yalan söylemez.
Peki bir ülkenin bilançosu nerede durur?
Resmî tablolarda değil; vatandaşın hayatında durur.
Bilanço dediğimiz şey aslında bir aynadır. “Aktif” denilen tarafında varlıklar, “pasif” denilen tarafında borçlar vardır. Şirketler yıl sonunda veya 3’er aylık çeyrek dönemlerde bu aynaya bakar; Aktifleri artmış ise kâr görür, pasif kalemleri yükselmiş ise zarar görür.
Ülkelerin de durup aynaya bakması gerekir.
Türkiye’nin 21. yüzyılın başındaki bilançosunu hatırlamak zor değil: 2001 krizi sonrası çökmüş bir bankacılık sistemi, yüksek enflasyon, sarsılmış kurumlar ve neredeyse sıfırlanmış bir güven duygusu hakimdi.
Bu tablo karşısında iktidarın ilk yılları, bilanço diliyle söylersek, bir toparlanma dönemi oldu. Enflasyon düşürüldü, kamu mali disiplini sağlandı, Avrupa Birliği perspektifiyle yapılan reformlar umut yarattı. Bunlar devletin “aktif” hanesine yazılabilecek kalemlerdi.
Toplumda bir hareketlilik vardı; orta sınıf genişliyor, şehirler dönüşüyor, insanlar geleceğe dair plan yapabiliyordu.
O dönemin en önemli kazanımı belki de ekonomik göstergelerden çok, “yarın daha iyi olabilir” duygusuydu.
Ama zamanla bu iyimser tablo değişti. 2010’ların ortasından itibaren bilançoda pasifler (borçlar) kabarmaya başladı. Kurumsal erozyon, hukukun öngörülebilirliğinin zayıflaması, eğitimde nitelik kaybı, liyakat tartışmaları gündelik hayatın olağan parçası haline geldi.
Ekonomik büyüme rakamları zaman zaman yüksek görünse de büyümenin kalitesi düştü. Borçla büyüyen, tüketimi önceleyen, üretkenliği ve verimliliği ikinci plana atan, günü kurtarmaya yönelik kararların alındığı bir model hâkim oldu.
Şirket dünyasında bunun karşılığı nettir: Kısa vadede kazanç yazan ama uzun vadede şirketi zora sokan işlemlerdir bunlar.
Bu bozulmanın en net faturası rakamlardan çok günlük hayatta görülüyor.
Bir zamanlar tatil planı yapabilen, çocuğunu devlet okuluna gönül rahatlığıyla gönderen, ay sonunda kenara üç beş kuruş koyabilen orta sınıf, enflasyonla birlikte hızla eridi, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Gençler için umut kalemi zayıfladı, beyin göçü artık istisna değil, genel bir eğilim oldu.
Emekliler ve sabit gelirliler için ise bilanço daha da ağırlaştı: Gelir-gider dengesi bozuldu, sosyal hayata katılım nerdeyse imkansız hale geldi.
Şirket dilinde söylersek: Çekirdek sermaye hızla aşınıyor.
“Şirketlerdeki sermaye sahibinin devletteki karşılığı nedir” diye sorduğumuzda cevap nettir: Toplumun tamamıdır.
Şirketlerin görevi kâr etmek ve değer katmak olurken, devletin görevi de güvenlik, sağlık ve eğitime konularında toplumu memnun etmek olmalıdır.
Çünkü bunlar devletin varlık kalemlerinin omurgasıdır.
Güvenlik bu bilançonun en hassas kalemlerinden biridir. Fiziksel güvenlik açısından bile tablo eskisi kadar net değildir. Büyük şehirlerde suç algısı artmış durumda, trafik magandaları, sokak çeteleri, kadın cinayetleri ile ilgili haberler hayatın doğal akışı gibi oldu.
Ama mesele sadece sokak güvenliği değildir. Hukuki güvenlik de ciddi biçimde zedelenmiş haldedir. İnsanlar endişe içindeler, “Yarın evimin tapusu, çocuğumun diploması iptal olur mu, bankadaki paramıza el konulur mu?” sorularının bu kadar sık sorulması, devlet bilançosunda rakam olarak görünmeyen ama çok ağır bir açığı işaret eder.
Sağlık tarafı ilk bakışta daha karmaşıktır. Fiziki altyapı var, şehir hastaneleri var, erişim mümkün. Ama memnuniyet başka bir şey söylüyor. Randevu süreleri uzuyor, sağlık çalışanları tükeniyor, hasta–doktor ilişkisi geriliyor. Sistem ayakta ama sürdürülebilirliği tartışmalı hale geldi.
Eğitim ise bilançonun belki de en zayıf kalemi. Çünkü burada yazılan zarar, sadece bugünü değil geleceği de etkiliyor.
Aileler çocuklarının aldığı eğitimin onları hayata hazırlamadığını düşünüyor. Müfredat sürekli değişiyor, okul türleri arasında derin eşitsizlikler oluşuyor, özel okul–devlet okulu farkı uçuruma dönüşüyor.
Öğretmenin mutsuz olduğu yerde öğrencinin, ebeveynin umutsuz olduğu yerde çocuğun mutlu olması mümkün değildir. Gençlerin yurt dışı hayali kurması bir tercih değil, çoğu zaman bu tür bir bilançodan kaçış oluyor.
Şirketler dünyasında buna “faaliyet devam ediyor ama şirket alarm veriyor” denir.
Şirketlerde hissedarlar zarar eden yönetime bakar ve hemen değiştirir, Kimse “CEO bizim mahallenin çocuğu” diye onu koltuğunda tutmaz.
Çünkü sonuçlar somuttur, bilanço yalan söylemez.
Peki devletin hissedarı kimdir? Toplumun tamamı. Devletin kârı vatandaşın memnuniyeti, zararı ise güvensizlik ve umutsuzluktur.
Vergiler sermaye gibidir; iç ve dış borçlar ise geleceğin vergileri, yani çocukların sırtına yazılmış senetlerdir.
Peki bizim ülke yönetimindeki başarısız yöneticiler neden değiştirilemiyor?
Bizde asıl sorun, performans yerine aidiyetin ölçüt haline gelmesidir. İnsanlar kendi hayatlarında mutsuz olduklarını biliyor ama bunu yönetsel bir sorun olarak görmek yerine ideolojik sadakat, korku ve “daha kötüsü gelir” endişesiyle tolere ediyor.
Şirket dilinde bunun anlamı; zarar eden bir yönetime “niyeti kötü değil” diyerek yönetime ses etmeyip her geçen gün zararın daha da büyümesine neden olmaktır.
Bunun bedeli ağırdır. Çünkü değişmeyen yönetim hatadan ders almak zorunda kalmaz. Hesap verme kültürü oluşmaz. Güvenlikteki zafiyet, sağlıkta tükenmişlik, eğitimde çöküş olağanlaşır.
Toplum yavaş yavaş mutsuzluğa alışır. Belki de en tehlikeli eşik budur.
Sonuçta mesele sadece yöneticilerin başarısızlığı değil; hissedarın, yani toplumun, hesap sormayı ertelemesidir. Oysa kural nettir: Zarar eden yönetim değiştirilmezse, şirket iflasa sürüklenir.
Devletlerde iflas daha yavaş olur; bedeli ise sessiz bir çürüme, yaygın umutsuzluk ve kaybolan bir gelecek olur.
Ve bilanço, bütün bunları bize çok uzun zamandan beri söylüyor…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
