Dünya ekonomisi büyüyor, teknolojik dönüşüm baş döndürücü bir hızla ilerliyor ve küresel servet tarihte görülmemiş seviyelere ulaşıyor; ancak aynı dönemde toplumsal hoşnutsuzluk tırmanıyor, orta sınıf ufalanıyor, siyasal kutuplaşma derinleşiyor ve otoriter eğilimler güç kazanıyor.
Çağımızın en temel çelişkisi tam burada düğümlenmektedir. Milli gelirler artarken demokratik rejimler neden giderek daha kırılgan hale geliyor? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde ekonomik büyümenin niceliğinde değil, gelir ve servet bölüşümündeki yapısal bozulmada yatmaktadır. OECD verilerinin de ortaya koyduğu gibi, son kırk yılda sermaye gelirleri ile emek gelirleri arasındaki uçurum hızla açılırken servet giderek daralan bir azınlıkta toplanıyor. Bir tarafta finans, teknoloji ve gayrimenkul varlıklarından devasa getiriler elde eden dar bir elit yükselirken, diğer tarafta reel ücretleri eriyen, konut sahibi olma imkânını yitiren ve geleceğe dair beklentileri kararan geniş kitleler yer alıyor. Buradaki asıl tehlike yalnızca yoksulluk değildir; bundan çok daha yıkıcı olanı, toplumun ezici çoğunluğunun sistemin artık kendi lehlerine çalışmadığına, fırsat eşitliğinin bir yanılsamadan ibaret kaldığına inanmaya başlamasıdır.
Tarih boyunca istikrarlı demokrasilerin ortak zemini, geniş ve iktisadi güvenceye sahip bir orta sınıfın varlığı olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’de kurulan model bunun en somut örneğidir. 1945-1975 arasındaki dönemde ekonomik büyüme ile sosyal refah el ele yürümüş; eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik ağlarının genişlemesi sayesinde gelir dağılımı görece dengeli bir yapıda korunabilmiştir. Ancak son kırk yılda kuralsız küreselleşme, finansallaşma ve kontrolsüz piyasa mekanizmaları bölüşüm dengelerini sermaye lehine kökten sarstı. Gayrimenkul ve finansal varlık fiyatları hızla tırmanırken reel ücretlerin geride kalması, demokrasinin taşıyıcı kolonu olan orta sınıfın iktisadi ağırlığını ve siyasal dengesini adım adım eritti.
Ekonomik eşitsizlik ile siyasal rejimlerin çöküşü arasındaki bu bağ insanlık tarihi kadar eskidir. Roma Cumhuriyeti’nin son döneminde toprak mülkiyetinin dar bir aristokrat zümrenin elinde toplanması ve mülksüzleşen küçük çiftçilerin kent yoksullarına dönüşmesi, Cumhuriyeti yıkarak yerini otoriter İmparatorluk düzenine bırakmıştı. Benzer biçimde 18. yüzyıl Fransa’sında vergi yükünü tabana yıkan aristokrasi ile halk arasındaki gelir uçurumu 1789 İhtilali’nin zeminini hazırlarken; en trajik ders 1929 Büyük Buhranı sonrasındaki Almanya’da verildi. Yüksek işsizlik, tasarrufların buharlaşması ve derin ekonomik güvensizlik parlamenter kurumlara olan inancı tamamen aşındırmış, Weimar Cumhuriyeti zayıflarken toplumun kurtarıcı lider arayışı totaliter nasyonal sosyalist rejimin iktidarıyla sonuçlanmıştı. Tarih birebir tekerrür etmese de şu sosyolojik kural hiç değişmemiştir.
İktisadi umutsuzluk, daima siyasal radikalleşmenin en verimli toprağıdır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar popülist hareketlerin kazandığı ivmeyi yalnızca kültürel reaksiyonlarla veya ideolojik reflekslerle açıklamak yanıltıcıdır; bu yükselişin ana yakıtı derinleşen iktisadi güvensizliktir. Kamu kurumlarına ve liyakate duyulan inanç zedelendiğinde kutuplaşma kaçınılmaz hale gelir. İnsanlar sosyal hareketlilik kanallarının tıkandığını, yani çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşama ihtimalinin kalmadığını gördüklerinde mevcut düzene yabancılaşırlar. Bu bakımdan popülizm bir neden değil; kurumların işlevini yitirmesinin ve adil bölüşüm mekanizmalarının çöküşünün bir sonucudur. Karmaşık yapısal tıkanıklıklara kestirme ve basit çözümler vaat eden popülist liderler, işte bu umutsuzluk zemininde kitleleri peşinden sürüklemektedir.
Bugün insanlık, sanayi devrimlerinden çok daha sarsıcı bir kırılmanın eşiğindedir: Yapay zekâ, robotik ve ileri otomasyon üretim süreçlerini yeniden şekillendirirken trilyon dolarlık teknoloji devleri üretkenlik patlamasının aslan payını toplamaktadır. Demokrasi elbette kusursuz bir sistem değildir; fakat tarih açıkça göstermiştir ki rejimler sandık ritüelleriyle değil; adalet, fırsat eşitliği, sosyal hareketlilik ve kapsayıcı büyümenin beslediği toplumsal güvenle ayakta kalır. 21. yüzyılın temel meselesi salt ne kadar ürettiğimiz değil, büyümenin kimler için gerçekleştiği olacaktır. Zira refah toplumun geneline yayılmıyorsa hiçbir teknolojik atılım siyasi istikrarı korumaya yetmeyecektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
