16 Ekim tarihinde bu köşede yayımlanan “Türkiye-AB ilişkileri nereye evriliyor?” başlıklı yazımızda, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin giderek gerildiğine dikkat çekmiş, bu durumun 2026 yılı AB Türkiye Raporu’na yansımasının şaşırtıcı olmayacağını belirtmiştik.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun 4 Kasım’da açıkladığı yıllık genişleme raporu, öngörümüzü doğrular nitelikte.
Raporda, Türkiye’nin AB üyeliği yönündeki siyasi irade beyanlarıyla üyelik için gerekli demokratik ve hukuki kriterler arasındaki uçurumun daha da genişlediği vurgulanıyor. İnsan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel özgürlükler alanlarında yaşanan gerilemelere ilişkin ciddi eleştiriler yöneltiliyor.
Komisyon, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin 2018 yılında fiilen durmasına neden olan temel sorunların hâlâ giderilemediği görüşünde.
Raporda özellikle muhalefet partileri, seçilmiş yöneticiler ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik yargısal süreçlerin demokratik ilkeleri zedelediği belirtiliyor. TBMM’nin denetim yetkilerinin sınırlı kaldığı, mevcut yönetim sisteminde etkili denge ve denetleme mekanizmalarının bulunmadığı ifade ediliyor.
Kamu yönetiminde siyasallaşmaya dikkat çekilerek, özellikle üst düzey atamalarda liyakat esasının gözetilmesi isteniyor.
Yargı bağımsızlığı konusunda ise yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin devam ettiği, yargısal uygulamalarda siyasi ayrımcılık yapıldığı ve bunun hukuk devletine duyulan güveni sarstığı ileri sürülüyor.
İfade ve basın özgürlüğü de raporun en fazla eleştiri içeren başlıkları arasında. Gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama ve yargılamaların bağımsız medya ortamını olumsuz etkilediği belirtilirken; terörle mücadele, ulusal güvenlik ve dezenformasyonla ilgili mevzuatın AB standartlarıyla uyumlu olmadığı kaydediliyor.
Dış politikada derin ayrışma
Raporun dikkat çekici bölümlerinden biri de Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili değerlendirmeler.
Türkiye’nin AB ortak dış ve güvenlik politikasına uyum oranının yalnızca yüzde 4 seviyesinde kaldığı belirtiliyor. Komisyon, Ankara’nın stratejik özerklik arayışını sürdürdüğünü ve AB dış politikasıyla uyum konusunda ilerleme sağlamadığını ifade ediyor.
Bununla birlikte raporda, Türkiye’nin bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında izlediği çok yönlü diplomasiye de dikkat çekiliyor. Ankara’nın önemli jeopolitik aktörlerle ilişkilerini dengelemeye çalıştığı, arabuluculuk girişimlerini sürdürdüğü ve değişen uluslararası dengelerde stratejik öneminin giderek arttığı kabul ediliyor.
Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan deniz yetki alanlarına ilişkin mutabakat da raporda eleştirilen konular arasında.
Komisyon, söz konusu anlaşmanın üçüncü ülkelerin egemenlik haklarıyla ve deniz hukukuyla bağdaşmadığını ileri sürerken; Türkiye’ye Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerini normalleştirme, iyi komşuluk ilişkilerine zarar verecek girişimlerden kaçınma ve AB üyesi ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösterme çağrısında bulunuyor.
Dışişleri’nden sert tepki
AB Komisyonu’nun değerlendirmelerine Ankara’nın tepkisi gecikmedi.
Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, raporun AB’nin Türkiye’ye yönelik önyargılı ve hakkaniyetten uzak yaklaşımını bir kez daha ortaya koyduğu belirtildi.
Siyasi kriterler, yargı ve temel haklar alanındaki eleştiriler mesnetsiz olarak nitelendirilirken, bunların bazı AB çevrelerinin çifte standartlı ve tutarsız yaklaşımını yansıttığı ifade edildi.
Özellikle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularındaki değerlendirmelere sert tepki gösterildi. Raporda Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafının maksimalist tezlerinin esas alındığı, Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin meşru hak ve çıkarlarının göz ardı edildiği vurgulandı.
Türkiye-Libya mutabakatına yönelik eleştirilerin hukuki bir değer taşımadığı da Bakanlığın açıklamasında yer aldı.
Açıklamanın sonunda ise Türkiye-AB ilişkilerinin dar siyasi hesaplar ve tek taraflı yaklaşımlar yerine karşılıklı güven, saygı, hakkaniyet ve ortak çıkarlar temelinde geliştirilmesi gerektiği belirtilerek, Avrupa Birliği’ne stratejik irade gösterme çağrısı yapıldı.
Çelişkilerde dolu ortaklık
Ortaya çıkan tablo, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin yıllardır içinde bulunduğu temel çelişkiyi bir kez daha gözler önüne seriyor.
Bir tarafta Türkiye’nin demokratik standartlarını ve hukuk devleti uygulamalarını eleştiren, üyelik müzakerelerini fiilen askıda tutan bir Avrupa Birliği; diğer tarafta güvenlik, göç, enerji, ticaret ve bölgesel istikrar konularında Türkiye ile iş birliğini vazgeçilmez gören aynı Avrupa.
Türkiye açısından da benzer bir çelişki söz konusu. Bir yandan AB üyeliği stratejik hedef olarak korunurken, diğer yandan Birliğin siyasi kriterleri ve ortak dış politikasıyla arasındaki mesafe giderek açılıyor.
Elbette Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve temel özgürlükler alanındaki eksikliklerini yalnızca Avrupa Birliği’nin çifte standartlarıyla açıklamak mümkün değil. Hukuk güvenliğinin sağlanması, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve yargı bağımsızlığının korunması, her şeyden önce ülkemizin kendi geleceği açısından önem taşıyor.
Ancak Avrupa Birliği’nin de Türkiye’yi yalnızca ihtiyaç duyduğu alanlarda stratejik ortak olarak görüp, tam üyelik konusunda belirsizliği sürdürmesi tutarlı bir yaklaşım değil.
1987 yılında yapılan tam üyelik başvurusundan bu yana geçen yaklaşık kırk yıl, Türkiye-AB ilişkilerinde karşılıklı güvenin ne ölçüde aşındığını gösteriyor.
Bugün gelinen noktada, tarafların birbirlerine yönelik eleştirilerini tekrarlamaktan öteye geçerek ilişkilerin geleceğine ilişkin gerçekçi ve samimi bir irade ortaya koymaları gerekiyor.
Sonuç olarak mesele, yalnızca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ne kadar ihtiyaç duyduğu değil, Avrupa’nın da Türkiye olmadan nasıl bir gelecek kurabileceğidir.
Değişen dünya dengelerinde bu sorunun cevabı her iki taraf için de giderek daha fazla önem kazanıyor.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
