Sosyal medya algoritmalarını bilirsiniz, bir şeye baktınızsa aynıları önünüze yığılıyor. Yemek tariflerinde bana da öyle oldu.
Kimler neler yapıyor diye ilgiyle izlerken pek çok şey hoşuma gitti. Öncelikle, analarımızın tarifleriyle sınırlı olan mutfağımızın bu videolar sayesinde zenginleşmesine sevindim. İkincisi, kültürler arası mutfak alışverişini kolaylaştırışını sevdim. Eğer komşu ya da arkadaş değillerse, bir Ermeni yemeği bir Boşnağın, bir Laz yemeği bir Kürdün, bir Endonezya yemeği bir İrlandalının mutfağında pişmezken sosyal medya hepsini bir tıkla önümüze seriverdi. Üçüncüsü, yaş almışların yeni başlayanlara “Yanlış yapıyorsun, o iş hiç de öyle yapılmaz” şeklindeki dayatmalarını darmadağın edişi, dayatılan yoldan başka yolların da olduğunu apaçık edişiyle de hoşuma gitti. Dördüncüsü, kendi sevilen yemeği başkası tarafından yapılmasın, bütün övgüler kendisine kalsın isteyen bencillerin sırlarının ifşa edilip, taçlarının yerle bir olması da fena gelişme sayılmaz. Son olarak da yeni kuşakta “Ben her şeyi internetten bulurum, sizin tariflerinize mi kaldım” diye öz güven patlaması yaratmasıyla eski usul görünmemek için mutfağa girmek istemeyenlerin mutfak sever oluşu da işin bonusu.
Bu gelişmelerin hepsini çok sevdim ama cicim aylarım çabuk bitti. Önüme çıkan her yemek videosunda kusur arama günlerim başladı. Yanlış anlama olmasın. “O uzun tırnaklarla yapılan yemek mi yenirmiş ya da eldiven takmadan köfte mi yoğurulurmuş” yorumcularından değilim. “En harika yemeği ben pişirim, bu tarifler ne kadar uyduruk” diyenlerdense hiç değilim çünkü mutfaktaki becerimin (!) pekâlâ da farkındayım. Benim takıldığım bambaşka şeyler.
Özellikle kopyacılığa takıldım. Mutfaklar, kap kacak, sunucu ve de sunum tümüyle farklı olduğu halde yapılan yemeğin aslında başka birinin çektiği videodan kopya olduğunu, sonra onu da başkalarının kopya ettiğini, böylece devasa bir kopyacılık zinciri kurulduğunu fark ettim. Önce buna aldırmamıştım. Öyle ya, herkes kendi izleyicisini kendi yaratıyor. Herkes videosu viral olsun da bundan bir çıkarı olsun diye emek veriyor. Sonuçta yapılan hırsızlık da sayılmaz. Ötekinin videosunu indirip benim diye pazarlamıyor ya, kendisi mutfağa girip pişiriyor. Dolayısıyla sorun yok diye düşünmekteydim.
Annemin patatesli börek tarifini komşu Zehra Hanım’dan öğrendiği gün bugünmüş gibi aklımda. Annem kimden öğrendiğini unutsa da bizim aile için o börek annemin böreği olarak kaldı hep. Kızım bile “Anina usulü” diye hala aynısını yapıyor. Bence bunda bir sakınca yok çünkü eminim Zehra teyze de bir başkasından öğrenmiştir. O da bir başkasından. Ne de olsa mutfak kültürü tümüyle anonim bir şey.
Öyleyse bu video kopyacılığını niye konu ettin derseniz mesele şu: Yanlış da kopya ediliyor çünkü. Yemek yapmanın yanlışı olsa ne olur derseniz, sakın demeyin. Demeyin çünkü internet videolarının viral oluşu komşu teyze tariflerinin gözde oluşundan farklı. Videoların yayılım hızı o kadar çok ki, bir tek yanlış şey yayıldığında kitlesel yanlışlıklara neden oluyor. Demek istediğimi örneklemeye çalışayım.
Şişkoluk yaygın, zayıflama isteği de kadim ya, bu kapsamda karbonhidrat yenmesin de deniyor ya, unsuz börek çörek tariflerinden geçilmiyor sosyal medyada mesela. Un konmayan o müthiş (!) tariflere mercimek, nohut, fasulye ve saire katılıyor. Bu bakliyatlı yiyecekler unsuz (!) olduğu için şişmanlatmaz san(dır)ıldığından sorgusuzca afiyetleniyor. Peki bunların unsuz olduğu doğru mu? Elbette değil. Çünkü hepsi bizzat un. Bizzat karbonhidrat. Sadece buğday unu değiller. Bu yemeklerin adı buğdaysız olabilir ancak unsuz değil.
Nohut olsun, bezelye olsun, fasulye olsun, mercimek olsun, bütün tohumlar çok değerli besin kaynakları. Miktarını abartmadan elbette hepsi yenmeli. Ancak buğday, mısır, pirinç unu cısss iken, yulaf nohut mercimek unu cosss olmaz. Çünkü amaç karbonhidratı azaltmaksa şeker gibi bütün unlar ve unlular azaltılmalıdır sadece bazılarınınki değil.
Eee, internetin unsuz (!) taze tariflerini deneyenler bu gerçeği biliyor mu dersiniz? “Size unsuz harika bir tarifim var, tam diyetlik” diye ekranda nara atanların bilmediği kesin. O videolardan ilham alıp unsuz ekmek yapıyorum diye kopya video çekenlerin de değil. Bu videoların yaydığı yanlış bilginin hızıyla komşu teyze tarifi yarışabilir mi hiç?
Meramımı anlatmak için bir örnek daha vereyim. Çok şık, çok havalı yemek sunumları görüyorum videolarda. Rengarenk sebzeler incecik kıyılıp doğranıp sularını sıkıp pişirilerek sunulan tabaklar renk armonisi ile bile göz doyuruyor. İyi de bir sebzeyi sıkıp öz suyunu attın mı kendisini de at bence. Gitti alman gereken güzelim vitaminler çöpe. Zaten ince kıyım yaparken en başta C vitamini zıbartmıştın, kalanları da sıktığın suyla lağıma postaladın, tabağına konanda aynı lağıma kakanla göndereceğin posa kaldı. Ama renk, lezzet ve görüntü şahane…
Biz insanlar doyunmak için yemeği adet etmiş durumdayız. Karnımızı olduğu kadar gözümüzü de doyurmak da çağdaş (!) hedefimiz. Oysa asıl hedefimiz doymak değil beslenmek olmalı. Beslenmekse öğrenilmesi gereken bir beceri. Neyin besin neyin sadece lezzet olduğunu ayırt etmek için bilgimizi artırmak zorundayız. Çok da uzatmamak için bir tek konuya daha değineyim.
Yeşillikleri yani bitkilerin yapraklarını niye yiyoruz? Bitki yaprakları bir yandan karbonhidratların bağırsaktan emilimini yavaşlatıp karaciğerden kanımıza şeker salınımını düzenleyip insulinimize çeki düzen vererek kalori dengemizi düzenlerken, diğer yandan da içerdikleri vitamin ve minerallerle bedenimizin çeşitli hammadde ihtiyacını karşılarlar. Bu hammadde çeşitlerinin hepsini sayacak değilim ama örneğin yeşilliklerde bolca demir bulunur. Demir de bizim kırmızı kan hücrelerimiz için olmazsa olmaz değerdedir.
Süt ve süt ürünlerinde en bol bulunan mineral ise kalsiyumdur. Kalsiyum da kemikler başta olmak üzere vücudumuzda pek çok işte kullanılan bir başka ham maddedir. Sebzenin (ve de kırmızı etin) içindeki demir ile süt ve sütlü şeylerin içindeki kalsiyum birbirlerini çok sever. Bir araya gelince derhal birleşirler ve bu birleşim bizim hayrımıza olmaz. Her ikisinin de bize faydası yok olduğu gibi ilaveten de böbrek taşı vb. oluştururlar.
Bu nedenle sebze tavası sütle hazırlanmaz. Börek sebzeli ya da kıymalı olacaksa sosuna süt ya da yoğurt katılmaz. Sütlü patates püresi olur ama sebze püresi olmaz. Zaten sebze püresi diye bir şey de olmaz çünkü sebzenin öyle posası çıkarılmaz. Aynı gerekçeyle ot yemekleri tereyağıyla yapılmaz, zeytinyağıyla yapılır. Eskiden beri adet olmuşsa da, ıspanağa ya da yaprak sarmaya yoğurt dökülmez. Döner, iskender falan yapacağım diye ete de yoğurt katılmaz. (Şaşkın İngilizlerin yaptığı gibi çaya da süt katılmaz.)
Yeşilliklerle sütlüler ve sütlülerle etliler, bırak karıştırarak pişirmeyi aynı sofraya bile konmaz, çünkü mideye beraberce yollanmaz. Demir ve kalsiyumun mide barsak yolculuğuna en az bir saat arayla çıkmaları gerekir ki yolda da rastlaşmasınlar. (Bu arada, bu kimyasalların adının bile bilinmediği dönemlerde Yahudilerin sütlüyle etliyi ayıran yasağına da şapka çıkarıyorum.)
“Sütlü sebze böreği, yoğurtlu et gibi şeyler eğer hataysa, anamızın ninemizin mutfağı bunlarla doluydu zaten, yeni moda yemek videolarıyla başlamadı ki” diyorsanız eğer, evet çok haklısınız. Ancak yayan, yaygınlaştıran ve meşrulaştıran o videolar oldu. Benim ninem hatta anam çoktan çekip gittiği için hedefim de bu videolar oldu. Üstelik Zehra teyze de gitti. “Börek dediğin kıymalı olur, olmadı peynirli olur, ıspanaklı olur. Patatesli börek mi olurmuş. Kaçak kat çıkmak gibi yufka üstü patates de ne, katmerli karbonhidrat, sonra da gelsin döt göbek” falan diye kime sataşayım yani…
“Boş ver bunları, öyle olmasa da böyle olsa ne olur sanki?” derseniz, yedikleriniz doyurucu olur, gösterişli olur, lezzetli olur ama sağlıklı besin olmaz.
Yemek videoları genellikle amatörlerin oyun alanı ama işin uzmanı gerçek aşçılar da aynı arenadalar. Onların tarifleri daha tutarlı ve daha doğruysa da neden çoğunun şişko olduğunu da düşünmek lazım. Onca yemeğin içinde çenelerini tutamadıklarını düşünüyorsanız, çok yemek pişirmenin koku ve görüntü ile aslında iştah kapatıcı olduğunu deneyimlememişsiniz demektir. Gerçek aşçıların videolarının bile benzer beslenme hatalarını yaygınlaştırdığına ve kendilerinin de aynı hataların kurbanı olarak şişkolaştıklarına gözünüzü kapatmayın bence.
Örnek verdiklerim dışında pek çok başka hatayı da yaygınlaştıran yemek videolarının viral oluşuna çare yok ama doğru beslenme bilgisine erişmenin çaresi çok.
Şişman bir hanım, doktor oğluna “Ben ne yiyeyim? diye sormuş. O da “Neyi lezzetli bulmuyorsan onu ye” demiş. Üstünde düşünmeye değer bir tavsiye bu.
Lezzet konusu çok su kaldırır ama lezzet peşinde koşmak yerine vücudumuza yemek adı altında besin mi zehir mi yoksa çöp mü soktuğumuza dikkat etmek düsturumuz olmak zorunda.
İkna olmadınızsa bence Vedat Milor videolarını izleyin. Ne de olsa kendisi bir lezzet aşığı olarak tam bir sağlık (!) abidesidir…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
