Değerli okurlar, X hesabımdan ve Medya Günlüğü’ndeki yazılarımdan dış politikadaki “ideolojik savrulmaları” ve hamaset odaklı adımları ne kadar sık eleştirdiğimi biliyorsunuz.
Orta Doğu’da macera aramanın, devletin geleneksel dış politika kodlarını sırf iç politikadaki tabana “İslam dünyasının liderliği” mesajı vermek için esnetmenin maliyetlerini yıllardır konuşuyoruz.
Bu defa işin bir de medya mühendisliği ve algı yönetimi boyutu var. Dün bu kritik anlaşma metni Ragıp Bey’e sızdırılıp saat 14.29’da bir gazetecilik başarısı edasıyla dolaşıma sokulduktan sadece 5 dakika sonra, Anadolu Ajansı’nın aniden “Libya Anlaşması” bombasını patlatması sizce de fazla manidar değil mi? Tesadüfün böylesine pes doğrusu. Belli ki metni sızdıran akıl, Mekke Anlaşması’nın iç yüzü anlaşıldığında kamuoyunda ve rasyonel çevrelerde yaratacağı o ağır olumsuz havayı, Libya üzerinden servis edilen yepyeni bir gündemle anında dağıtmayı ve tepkileri soğutmayı, perdelemeyi hesaplamış.
Şimdi önümüzde yeni ve son derece tehlikeli bir metin var. 7 Ağustos 2026 tarihinde Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan, “Mekke Anlaşması”.
Metni incelediğimizde insan sormadan edemiyor: Sahi, bu Mekke Anlaşması’nı Türkiye adına kim kaleme aldı, kim yazdı acaba? Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan, tamamen ideolojik bir vizyonun “savunma paktı” ambalajıyla önümüze konduğunu görüyoruz. Dışişleri’nin rasyonel aklının devre dışı bırakıldığı bu metnin ne anlama geldiğine yakından bakalım.
1) Madde 1 ve madde 2 çelişkisi
1 ve 2. maddeleri defalarca okudum. Anlaşmadaki en bariz ve amatör çelişki Madde 1 ile Madde 2 arasında sırıtıyor. Birinci maddede “tehdit veya tehlike” kavramları üzerinden “gerekli tüm araçlar kullanılacak” diye çok güçlü ve ucu açık bir ifade yer alıyor. Ancak ikinci maddeyi okuduğunuzda, mesele aniden sadece “dış kaynaklı silahlı saldırı” şartına indirgeniyor ve bu kez yardımın niteliği “imkanlarımız ölçüsünde” diyerek sınırlandırılıyor.
Özetle, 1. maddede ortak hareketi muğlak bir “tehdit” seviyesine çıkarıp “gerekli olan her şey yapılacak” taahhüdü verilirken, 2. maddede fiili silahlı saldırı durumunda “elimizdeki imkanlara bir bakalım” deniliyor.
Dahası, bu 2. madde açıkça NATO’nun meşhur 5. maddesinin kötü bir kopyasıdır. Peki sormak zorundayız:
Keşmir meselesi yüzünden Hindistan ile Pakistan arasında bir savaş çıkarsa, Mehmetçik Yeni Delhi’ye karşı savaşa mı girecek?
Suudi Arabistan, Yemen’deki Husilerle veya doğrudan İran’la sıcak çatışmaya girerse, Türkiye otomatik olarak bu savaşın tarafı mı olacak?
NATO üyesi olan ve halihazırda Batı ile Avrasya arasında hassas bir denge yürütmeye çalışan Türkiye’nin, Orta Doğu ve Güney Asya’nın en fay hattı yüksek iki bölgesiyle kaderini bu şekilde birleştirmesi akıl alır gibi değil. Gerçi metnin 12. maddesine “Bu anlaşma tarafların önceden akdettikleri uluslararası anlaşmalardaki hak ve yükümlülüklerine halel getirmez” diye bir “şerh” düşmüşler ama savaş uçakları kalktığında bu hukuki kıvırmaların hiçbir anlamı kalmaz.
2)Gelecek iktidarları bağlama tuzağı
Bir diğer sıkıntılı madde ise 5. madde. Metinde İngilizce olarak “Terrorism in all its forms” (Terörizmin tüm formları) ifadesi kullanılmış. Ancak, terör tanımı yapılmamış. Hangi listeye atıf yapılacak? Ülkelerin terör listeleri farklıdır. Pakistan’ın veya Suudi Arabistan’ın kendi siyasi çıkarlarına göre “terörist” saydığı gruplarla Türkiye otomatik olarak mücadeleye mi girişecek?
Buna bir de anlaşmadan çıkış şartlarındaki bağlayıcılığı eklemek gerekiyor. Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkış yok. Burada açıkça, gelecekteki tüm iktidarları bağlama ve Türkiye’nin dış politikasına en az on yıl boyunca ipotek koyma ve bu kurguya hapsetme anlayışı yatıyor.
3)Yük Türkiye’de direksiyon başkasında
Anlaşmanın 8. maddesi ile bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kuruluyor. Peki bu yeni “İslam Paktı”nın merkezi neresi? Suudi Arabistan. İlk Genel Sekreteri kim? Bir Pakistan vatandaşı. Burada ilginç olan bir konu daha var. Bu madde, anlaşma TBMM’de onay almadan zaten yürürlüğe konulmuş durumdadır. TBMM resmen yok sayılmıştır.
Peki Türkiye’ye düşen rol ne? Sahadaki askeri kapasiteyi ve teknolojiyi sağlamak. Ankara, 7. madde üzerinden savunma sanayisi birikimini Riyad ve İslamabad’ın kullanımına açmayı taahhüt ediyor. Türkiye, bu anlaşmada stratejik akıl değil, yalnızca “askeri kas” olarak konumlandırılmış durumdadır. Sürekli “yerli ve milli savunma sanayisi” ile övünen Ankara, bu kapasiteyi 7. madde (savunma sanayii kuruluşları arasında teknoloji paylaşımı) üzerinden Riyad ve İslamabad’ın kullanımına açmayı taahhüt ediyor. Üstelik bunu yaparken, masadaki diplomatik ve kurumsal liderliği de dönem dönem onlara bırakıyor.
4)”Mekke” sembolizmi ve “uçak” heveslisi yorumcular
Anlaşmanın imza yeri olarak Riyad veya Cidde yerine “Mekke”nin ve imza günü olarak mübarek kabul edilen bir “Cuma” gününün seçilmesi elbette tesadüf değil. İktidar, ekonomik krizlerin üzerini örtmek için “Mekke’de İslam ordusunu kurduk” mesajını tabanına satmaya çalışıyor.
Daha önceki yazılarımda da sıkça belirttiğim gibi, bu tür adımların dışarıdaki etkisinden çok içerideki yankısı hesaplanıyor. İktidar, ekonomik krizlerin ve içerideki sıkışmışlığın üzerini örtmek için uzun zamandır rafa kaldırdığı “İslam ülkelerine ağabeylik” ve “Yeni Osmanlıcılık” rüyalarını bu kez Suudi sermayesi ve Pakistan’ın nükleer/askeri gölgesi altında yeniden canlandırmaya çalışıyor. Topluma, “Mekke’de İslam ordusunu kurduk” mesajı verilecek. Ancak reel politikte bu tür hamasi adımların bedeli ağır olur.
Bu noktada ufak bir parantez açmalıyım. Mekke anlaşmasına körü körüne methiyeler düzen yandaş analistlere zaten sözüm yok. Ancak, Dışişleri ağzıyla anlaşmaya yorum yapan, güya “özgün” yazarlara özellikle dikkat etmek lazım. Rasyonel analizi bir kenara bırakıp bu çarpık metni aklamaya çalışanlardan söz ediyorum… Galiba bu çabaların arkasında Erdoğan veya Hakan Fidan’ın uçağına binebilme arayışı yatıyor.
“Mekke Anlaşması”, Türkiye’nin gerçek ulusal güvenlik ihtiyaçlarından doğmuş bir ittifak değildir. Körfez’in güvenlik kaygılarına Türkiye’yi kalkan yapma, Pakistan’ın bölgesel yalnızlığını Türkiye üzerinden kırma projesidir. Ankara’nın, hamaseti ve “uçağa binme” heveslilerinin alkışlarını bir kenara bırakıp hızla Türkiye’nin temel devlet ayarlarına ve rasyonel dış politikaya dönmesi gerekiyor. Aksi takdirde, Orta Doğu’daki her kıvılcımın Ankara’yı yakması işten bile değil.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
