Salı, 6 Eki 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
ManşetSerbest Kürsü

Bize anlatılmayan tarih

Metin Gülbay
Son güncelleme: 6 Ekim 2026 19:33
Metin Gülbay
Paylaş
Paylaş

Atalarıyla övünmek Türklerin en bilinen yönleridir. Otmanlı İmparatorluğu’nun (*) dağılmasıyla giderek iyice küçülen topraklara sığışmak zorunda kalan ve artık homojen olduğu bile ileri sürülemeyecek bir topluluk olan Anadolu halkının atalarıyla övünmek dışında kolayca yapabileceği pek bir şey yoktu.

Bu hem kendisine hem de diğer milletlere zarar vermeyen övünme hali atalarının gerçek tarihiyle ne kadar örtüşüyordu sorusu ise sürekli olarak yanıtlanmaktan kaçınılmış durumdadır. Çünkü gerçekler hiç de Türklerin ve kendini Türk sayanların sandığı gibi değildir. Olaylar onların dile getirdiği gibi cereyan etmemiş, sonuçlar da bu toplum için çok acıtıcı olmuştur.

Bu yazımda değerli bir yazarın, Mehmet Tanju Akad’ın “Bir Savaş Nasıl Kaybedilir-Selçuklu Osmanlı Tarihinde Askeri Hatıralar” yapıtından iki alıntıyı bilginize sunmaya çalışacağım. Çok geniş bir kaynak taramasıyla yazdığı yapıtı alıp okumanızı şiddetle öneriyorum tabii ki. Yeni bilgilerle dolu bu yapıtta Selçukluların ve sonra da Otmanlıların bize okul tarih kitaplarında anlatıldığı gibi olmadığını hatta bazen tamamen tersi olduğunu anlıyoruz. Belki de Cumhuriyet’in yöneticileri yeni nesilleri kahramanlık destanlarıyla yetiştirmenin işe yarayacağını ve yeniden kendine güveni olan nesiller yaratabileceklerini sanıyorlardı. Ama bu tabii hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti çünkü destanlar destandı yani hiç gerçekleşmemiş olan hikayelerdi. Gerçek olmayan bir geçmişten gerçek bir gelecek yaratmak ise imkansızdı. Ama yöneticiler bundan hiç vazgeçmedi. Onlara göre atalarımız sanki insanüstü varlıklardı ve tüm savaşları kazanmış, hiç yenilmemiş, yenilse de hemen sonra dönüp düşmanlarını yine yenmişlerdi.

Dünyayı daha iyi tanıyan hatta yurt dışına gidip oralarda eğitim alan veya eğitimine devam edenler çoğaldıkça görüldü ki 1923’ten beri bize anlatılan tarih pek doğru değildi. Ne yeni yöneticilerin anlattıkları doğruydu ne de onlara karşı çıkan muhafazakârların anlattıkları. Doğru, tarihçilerin araştırmaları sonucunda kaleme aldıkları kitaplarda anlatılıyordu.

İnternetin de ortaya çıkmasıyla birlikte gezegen üzerindeki hiçbir yönetici saklayageldikleri gerçekleri artık saklayamayacak hale geldi. Çünkü herkesin ulaşabileceği kaynaklar ortaya neredeyse saçılmıştı. O kaynaklarda da okullarda öğretilenlerden çok başka şeyler bulunuyordu. Bunun iyi bir şey olduğunu kabul etmemiz gerekiyor, en azından ben kabul ediyorum. İnternetteki bilgi kirliliğini bilen biri olarak yine de doğrulara ulaşmanın zor da olsa olası olduğuna inananlardanım.

Sözü fazla uzatmadan alıntılara geçeceğim. Önce Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonunu getiren Kösedağ Savaşı ile başlayacağım. Savaşı kaybeden Selçukluların bugünden bakınca akıl almaz görünen hatalarının nedenleri hâlâ tartışma konusu çünkü üzerinden yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen o savaşta niye öyle yaptıkları konusunda fikir birliğine varılmış değil henüz.

Haydi başlayalım.

“1240 yılında Kafkasya-Anadolu sınırına gelen Moğol Komutanı Baycu Noyan, 1242 kışında Erzurum’u kuşatarak ele geçirdi. Bu durumda 1243 yılında Moğollarla kesin sonuçlu bir muharebe kaçınılmaz hale gelmişti. Ancak bu çatışma Selçuklu Ordusu’nun utanç verici ve anlaşılmaz bir biçimde dağılması ile sonuçlanacaktı. Olaylar 80 bin kişilik olduğu söylenen Selçuklu Ordusu’nun Sivas’ta toplanmasını takiben rayından çıkmaya başladı. Selçuklu karargâhı ikiyi bölündü, bir grup silah ve yiyecek bakımından sıkıntı çekilmeyen Sivas’ta kalınmasını savundu. Tecrübeli ve iş bilir bu komutanlar ‘buraya kadar gelip yorgun düşecek olan Moğol Ordusu’yla savaşa girişilmesini’ tavsiye ettilerse de ‘bazı deneysiz ve herhangi bir savaşa katılmamış olan birtakım emir ve komutanların heyecanlı ve ısrarlı istekleri üzerine ordu Sivas’tan hareketle Zara/Suşehri arasında, savunma bakımından uygun bulunan Kösedağ’a ulaşarak buradaki ovada konakladı.’ 

Baycu Noyan’ın Gürcü ve Ermenilerle desteklenen ordusu, Kösedağ yakınlarındaki Akşehir yöresindeki ovaya gelmiş bulunuyordu. Burada da tecrübeli komutanların savunmada kalınması önerisi reddedilerek 20 bin kişilik bir öncü kuvvetle Moğollara karşı saldırıya geçildi. Göçebe Türklerin savaş taktiğini uygulayan Moğollar, önce sahte bir çekiliş yaptıktan sonra süratle geri dönüp Selçuklu öncü kuvvetlerini imha etti; ancak bu tam bir imha değildi. Türkler 3 bin kadar kayıp verirken, geri kalan öncü birlikler dağılıp kaçtı.

1040 yılında Dandanakan’da sahte çekilme ile Gazne Ordusu’nun dengesini bozup imha ettikten sonra, Horasan ve İran’a hakim olan, böylece Anadolu yolunu açan, aynı taktiği daha sonra yüzlerce muharebede başarıyla uygulayacak olan Türkler, Kösedağ’da bu hataya nasıl düştüler, izahı kolay değildir. Mühim tarihçiler bunu tecrübeli komutanların sözünü dinlemeyen genç sultan (Gıyaseddin Keyhüsrev 1237’de babasının ölümü üzerine henüz 13 yaşında tahta çıkmıştı, yani bu savaş sırasında 19 yaşındaydı M.G.) ile çevresinin hatalarına bağlamıştır. Bunun payı olduğu kesindir ama yine de yeterli bir açıklama sayılmaz. Tecrübeli komutanlar ve devlet adamları duruma niçin müdahale etmemişlerdir? Kısmî bir izahat, Moğolların gücü hakkında eksik bilgilenmeleri olabilir. (Tarihçi, M.G.) Uzunçarşılı, Moğolların 40 bin (kişi olduğu, M.G.) tahmin edilen kuvvetlerinin aslında 60 bin olduğunu, Selçukluların yardımcı kuvvetlerin toplanmasını beklemeden harekete geçtiklerini ileri sürer. Yılmaz Öztuna ise Türk öncüsünün bozulmasını tepeden seyreden genç sultanın paniğe kupılarak kaçmasının olayın temel nedeni olduğunu ifade eder. ‘Sultanın bu akıl almaz hareketi üzerine dehşet içinde kalan dünyanın birinci ordusu, tek silah kullanmadan, dağınık birlikler halinde, çadırlarını ve mühimmatını bırakıp dağıldı. Sabah Moğollar binlerce Türk çadırını önlerinde görünce, Türklerin dağ geçitlerinde saklanıp pusu kurduklarını sandı, bir öncü mağlubiyetiyle koca ordunun muharebe meydanını düşmana terk edebileceğini akılları kesmedi.’ 

Nitekim Moğollar sıkıntı içinde birkaç gün Türk Ordusu’nu bekledi, hiçbir ses çıkmayınca Türk kampına girdi, ordunun hazinesini, atlarını ve malzemelerini ele geçirdi. Bu arada bir not olarak ilave etmeliyiz; Türk Ordusu için 50 bin ile 100 bin, Moğol Ordusu içinse 40 bin ile 60 bin arasında verilen rakamları doğrulama olanağı bulunmamaktadır. Bu konuda yeni ve eski kaynaklardan çok geniş bir bibliyografya taraması yapmış olan tarihçi Osman Turan da farklı bir görüş getirmez; esasen Öztuna ile birlikte diğer yazarlarımız temel kaynak olarak onun çeşitli kitap ve makalelerine atıf yapmaktadır. (1)

Bazı yazarlar bu yenilgiye neden olarak ordunun asker yapısındaki değişimi gösterir. Onlara göre yalnızca Türkmen askerlerden oluşan ordunun sonraki dönemlerde hem paralı askerlere görev verilmesi ve din değiştiren ve böylece azat edilerek askerlik yapma hakkı kazanan “yeni” askerlerden de oluşması dolayısıyla savaşma yeteneklerini kaybetmelerine dayandırır. Türkmen askerler geleneksel savaş taktiklerini uygulardı ve sahte geri çekilmeler Türkmen savaş taktiklerinin en bilineni idi. Türkmen askerler sağa ve sola açılarak geri çekiliyormuş gibi yapar, sonra birden kendilerini kovalayan rakip orduyu sağ ve sol kanatları birleştirerek daire içine alır ve yok ederdi. Tabii bu Türkmenlerin görece özerk davranmasına da bağlıydı. Bunu yapmaları için emir almaları gerekmiyordu çünkü bu onların her zaman uyguladıkları bir taktikti. Selçuklular ise son dönemlerinde orduya hem paralı askerler almış hem de azat edilen köleleri de savaş meydanına sürmüştü. Bu yazarlara göre bu neden de savaşın kaybedilmesinde büyük rol oynamıştı. Başka bazı yazarlar ise bu açıklamayı da yeterli görmez yenilgi için. Özetle bu yenilgi daha çok tartışılacağa benziyor.

***

İkinci alıntı ise Otmanlı ile ilgili birkaç satırlık bir bilgi. Evet olayı anlatmayacağım yalnızca birkaç satırlık bir bilgiyle yetineceğim çünkü bu birkaç satır bize okul kitaplarımızda hiç anlatılmayan şeyler. En azından benim gibi 1962-1973 arasında ilk-orta ve lise eğitimini tamamlamış biri için hiç rastlanmamış bilgiler bunlar. 

“Çocuk yaşındaki 4. Mehmed’in cülusundan hemen sonra, Abdülnebi ve Katırcıoğlu’nun başını çektiği isyancılar, Niğde ve Konya üzerinden ilerlemiş ve Üsküdar’a kadar gelmişlerdi. İstanbul’da eli silah tutan herkes siper hazırlamaya gönderilmiş ve 17 Temmuz 1649 günü Üsküdar Bulgurlu’da yapılan muharebede asiler güç bela yenilmişti. Bu sırada Girit’teki askerler açlık çekiyor, donanma Venedikliler karşısında yenilgiye uğruyor, sınır kalelerine takviye gönderilemiyor ve Anadolu’da asayiş temin edilemiyordu.” (2)

İstanbullular gayet iyi bilir, Bulgurlu semti artık kentin Anadolu’daki bölümünün Boğaziçi’ne yakın bölümünde yer alır. Yani isyancılar İstanbul’da neredeyse Boğaz kıyısına kadar gelmiş, büyük olasılıkla silah sesleri Topkapı Sarayı’ndan da duyulmuştur. O günlerde kentte yaşayan insanların nasıl bir paniğe ve korkuya kapıldıklarını bugünden bakınca ancak hayal edebiliriz. 

Herkese keyifli günler.

KAYNAKLAR

1-“Bir Savaş Nasıl Kaybedilir – Selçuklu Osmanlı Tarihinde Askeri Hatıralar” M. Tanju Akad, s.31-32

2-(M.Cavid Baysun, “4.Mehmed”, İA. C.7, s.547-57)’den “Bir Savaş Nasıl Kaybedilir-Selçuklu Osmanlı Tarihinde Askeri Hatıralar” başlıklı yapıtında aktaran M. Tanju Akad, s.17

Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.

(*)

Adı Osman değil Otman’mış

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanMetin Gülbay
Takip et:
İlk haberi 1982'de staj yaptığı Nokta İnsanlar dergisinde yayınlandı. Özgür Gündem, Evrensel, Radikal gazeteleriyle, CNN Türk ve Skytürk televizyonlarının kuruluş ekibinde yer aldı. Kırk yılda birçok yayında çalıştı. Gazeteci meslektaşlarıyla birlikte hazırladıkları üç kitap çalışması bulunuyor, dördüncüyü kendi başına yaptı. 2003 sonu ile 2012 başı arasında Dünya Yayın Grubu'nda Ajans Dünya'nın genel yönetmenliğini yürüttü. 2014'te meslektaşı Adnan Genç ile ortakhaber.com haber sitesinin yayınına başladı. 2,5 yıl süren yayını açılan davalar nedeniyle bitirmek zorunda kaldılar. Çeşitli internet sitelerine tarih ve bilim yazıları yazarak emeklilik hayatını sürdürüyor.
Önceki Makale İki damla arasında ömür
Sonraki Makale Fon krizinin psikolojisi

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Cemil Tugay’ın portresi

Medya Günlüğü
6 Ekim 2026
ManşetSerbest Kürsü

Fon krizinin psikolojisi

Dr. Nil Gönce
6 Ekim 2026
Köşe YazılarıManşet

İki damla arasında ömür

Erdal Çolak
6 Ekim 2026
GünlükManşet

Paşinyan’dan Türkiye mesajı

Medya Günlüğü
6 Ekim 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?