Kendimi gözyaşları gibi hissediyorum.
Ne tamamen göğe aitim ne de toprağa… Bir anlığına göz kapağının kıyısında duran, sonra yer çekimine teslim olan küçük bir damlayım. Fakat biliyorum ki bazen bir damla, bir okyanusun anlatamadığını anlatabilir. İnsanın hakikati çoğu zaman kelimelerde değil, sustuğu yerde gizlidir.
İnsan dünyaya ağlayarak gelir. İlk sesimiz bir çığlık değil, varoluşun ilk itirafıdır. Eski Mısırlılar bu yüzden insanın gözyaşından yaratıldığına inanırdı; güneş tanrısı Ra ağlamış, gözyaşları yere düşüp insan olmuştu. Doğduğumuz an, eksik olduğumuzu da öğreniriz. Yaşam dediğimiz şey, kaybettiğimiz o tamamlanmışlığı arama yolculuğudur. Belki bütün ömrümüz, ilk gözyaşımızın sebebini anlamaya çalışmaktır.
Düşündükçe görüyorum ki gözyaşı yalnızca acının değil, bilincin de ürünüdür. Taş acı çekmez; kendini bilmez. Ağaç sessizce kurur; ama kuruduğunu düşünmez. İnsan ise hem kendi yarasını hisseder hem de o yaranın neden var olduğunu sorar. İşte bu soru, insanı diğer bütün canlılardan ayırır.
İnsan yalnızca acıdan ibaret değildir. Acı, kapıdır; hakikat ise o kapının ardındadır. Hayatın bizden istediği şey mutlu olmamız değil, uyanık olmamızdır. Uyuyan ruhlar rahat yaşayabilir; fakat gerçeği göremezler. Gerçeği görenler ise çoğu zaman yalnız kalırlar. Bilgeliğin ilk bedeli yalnızlıktır. İnsanın yazıya geçen ilk gözyaşı da buydu: Gılgamış, dostu Enkidu ölünce altı gün altı gece ağladı ve o gün yarı tanrı değil, ölümlü bir insan olduğunu anladı. Güçlü görünmek için gözyaşını saklamak değil, hakikat için ağlayabilmektir bilgelik
Antik Yunan’da Aristoteles, tiyatroda ağlayan insanın zayıf olmadığını, aksine ruhunu arındırdığını söylerdi. Ağlamak, biriken acıyı dışarı akıtmak. Seneca ise daha sertti: “Ağlamak doğaldır, ama içinde boğulmak değil.” Bilge kişi yas tutar, gözyaşı döker ama onun esiri olmaz. Belki de denge budur; ne Herakleitos gibi ömrü boyunca insanlığın körlüğüne ağlayan filozof olmak, ne de ağlamayı unutan modern insan.
Acıdan kaçmak yerine onun içine yürümek gerekir. İnsanı büyüten mutluluk değil, yüzleştiği acılardır. En yüksek dağlar, yeryüzünün en büyük kırılmalarından doğmuştur. En derin vadiler de öyledir. Ruh da böyledir; kırılmadan derinleşmez. Kırılmayan cam berrak kalabilir ama hiçbir zaman bir aynaya dönüşemez.
Bunu en iyi bilenlerden biri Kierkegaard’dı. Ona göre gözyaşı, insanın sonlu olduğunu, sonsuzluk karşısında titrediğini anladığı andı. Kendini aşamayan, dünyayı değiştiremez. En uzun yolculuk, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.
Viktorya döneminde kadınların yaptığı gibi, gözyaşlarını küçük şişelere, doldururlarmış. Antik Romalılar o şişeleri mezarlara koyardı; ne kadar gözyaşı, o kadar sevgi demekti.
Saçlarımıza düşen aklar, yüzümüzde beliren çizgiler ve ellerimizde çoğalan izler… Bunlar yaşlılığın değil, zamanın imzasıdır. Ne kadar kaçarsak kaçalım, zaman hepimize aynı cümleyi yazar: “Sen de geçicisin.” İşte gözyaşı bana bunu hatırlatıyor. O, gözde birkaç saniye kalır; sonra yok olur. Fakat yok olurken bile bir iz bırakır. Picasso’nun “Ağlayan Kadın” tablosundaki o tek gözyaşı gibi; bir kadının acısı değil, bütün bir savaşın, bütün bir çağın izidir. İnsan da böyledir. Önemli olan ne kadar uzun yaşadığı değil, ardında hangi izi bıraktığıdır.
Bazen dünyanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. İnsan doğuyor, çalışıyor, seviyor, kaybediyor ve sonunda sessizce toprağa karışıyor. Bu düşünce ürkütücü görünebilir. Ama belki de özgürlüğümüz tam burada başlıyor. Eğer evren bize hazır bir anlam vermiyorsa, anlamı yaratmak bize düşüyor. Spinoza’nın dediği gibi, gözyaşı bedenin dış dünyadan nasıl etkilendiğinin kanıtıdır. Yani yaşadığımızın kanıtı. Güneş her sabah yeniden doğuyorsa, insan da her sabah kendi anlamını yeniden kurabilir.
Sonra başka bir ses yükseliyor içimde. Diyor ki: “Sen kendini ayrı bir damla sanıyorsun.” Oysa denizden kopan hiçbir damla denizden gerçekten ayrılmaz. Fuzuli’nin çölü sele boğan gözyaşları, Yunus’un “Gözyaşı dökerim, zarı kılarım” deyişindeki o ilahi hasret… Hepsi aynı şeyi söyler: Gözyaşı da sonunda suya döner; su buhar olur, buluta karışır, yağmur olur ve yeniden toprağa iner. Belki insanın yolculuğu da böyledir. Ölüm yok oluş değil, büyük bütünün içine yeniden karışmaktır.
İnsan kendini yalnız sandığı için acı çeker; oysa varlık, birbirinden kopuk parçaların değil, aynı hakikatin farklı suretlerinin adıdır. Levinas’ın dediği cümle gibi: Bir başkasının yüzündeki gözyaşı, bütün etiğin başlangıcıdır. O gözyaşı bize “bana karşı sorumlusun” der.
Merhamet, yalnızca ahlâkî bir erdem değildir; ontolojik bir bilgidir. Karşımdaki insanın acısını hissedebiliyorsam, bunun nedeni onun benden ayrı olmaması olabilir. Bir başkasının gözyaşı aslında benim de gözyaşımdır. Dünyayı ayakta tutan şey kanunlar değil, görünmeyen bu ortak acıdır.
Modern insan ise ağlamaktan utanıyor. Yüzüne maskeler takıyor; başarı, güç, zenginlik ve gösterişle kendini korumaya çalışıyor. İnsan ömrünün en büyük trajedisi ölmek değildir; hiç yaşamadan yaşlanmaktır. Hiç düşünmeden inanmak, hiç sevmeden sahip olmak, hiç hissetmeden tüketmek, hiç durmadan koşmak… Asıl yorgunluk bedenin değil, anlamını kaybetmiş ruhun yorgunluğudur. Bugün kendimi gözyaşları gibi hissediyorum.Her şey bir damla su ile başlamış; bir meni damlası gibi farkında olmayan bir damla ile.
Bir gözyaşı , bir damlayım, belki küçüğüm ama düşmekten korkmuyorum. Biliyorum ki bir damla kaybolmaz, denize kavuşur. İnsan bir damladan yaratıldığını unuttuğunda değil, bir damla gözyaşının neden aktığını anladığında olgunlaşır.İlk damla bedenin mayasıydı, son damla gözyaşı ise ruhun itirafı.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
