“Bugün bir belediyeye daha operasyon yapıldı.” Artık bu cümleyi olağan bir gelişme gibi kuruyor olmamız, aslında siyasi iklimimizdeki en büyük tehlikeye işaret ediyor.
Seçilmiş bir belediye başkanının sabaha karşı gözaltına alınması, yerine memur bir kayyumun veya şaibeli bir şeçimle birisinin atanması ve milyonlarca seçmenin iradesinin tek bir idari kararla yok sayılması, maalesef bir haber rutinine dönüştü. Bir gün bir ilçe, ertesi gün bir büyükşehir, ardından Eyüpsultan… Takvim değişiyor ancak iktidarın stratejik senaryosu hiç değişmiyor.
İktidarın bu süreci çok net bir siyasi hedefle ve belirli bir oyun planıyla yürüttüğü çok açık. Adım adım, sabırla ve muhalefetin reflekslerini tartarak ilerliyorlar. Bugün gelinen noktada, muhalefet belediyelerine yönelik operasyonların birbirinden bağımsız soruşturmalar olmaktan çıkıp, sistematik bir siyasi tasfiye stratejisine dönüştüğünü görmemek için siyaseten kör olmak gerekiyor. Peki iktidar bu öz güveni nereden buluyor? Yanıtı çok basit: İktidar, muhalefetin ne kadar sert söylemler üretirse üretsin, ne kadar miting yaparsa yapsın, günün sonunda sistemin içinde kalacağını, ertesi gün Meclis sıralarına gelip oturacağını çok iyi biliyor. Kısacası, kendisine çizilen sınırların dışına çıkmayacağından emin. “Majestelerinin muhalefeti” tanımlamasının sıkça kullanmamın nedeni tam olarak bu siyasal konfordan kaynaklanıyor.
Vitrinine dönüşen meclis
Bu noktada Meclis’in mevcut işlevini sorgulamak zorundayız. Teorik olarak TBMM, milli iradenin tecelli ettiği, yürütmeyi denetleyen bir organdır. Ancak pratik gerçeklik bize bambaşka bir tablo sunuyor. Verilen soru önergeleri havada kalıyor, araştırma önergeleri iktidar bloku tarafından otomatik olarak anında reddediliyor, yasalar Meclis dışında şekillenip Genel Kurul’a yalnızca rutin bir onay için geliyor. Muhalefet vekillerinin o çok etkili sandıkları kürsü konuşmaları, sosyal medyada birkaç saatlik “trend” olmaktan öteye gidemiyor. “Sosyal medya” dediğim için gülmeyin lütfen. Sistem işlemiyor, sadece işliyormuş gibi bir simülasyon sunuluyor. Numan Kurtulmuş’un bu “işliyormuş gibi yapma” sürecindeki moderasyon başarısının da altını özellikle çizmemiz gerekiyor.
Sonuç itibarıyla muhalefetin o sıralarda mevcudiyetini sürdürmesi, dış dünyaya “Türkiye’de çok partili, işleyen bir parlamenter sistem var” mesajından başka bir amaca hizmet etmiyor.
Seçilmişlerin idari ve yargısal enstrümanlarla birer birer tasfiye edildiği bir konjonktürde bu mesaj, demokratik bir gerçekten çok bir dekoru temsil ediyor. Muhalefet de, belki de hiç istemeden! bu meşruiyet dekorunun bir parçası, bir aksesuarı haline geliyor.
Sineyimillet bir kaçış değildir
Sineyimillet fikri gündeme geldiğinde hemen o malum ezberler sıralanır, “Meydanı boş bırakmak olur”, “İktidarın işine yarar”, “Tek kalemizi de kaybederiz.” Elbette siyasetin rasyonalitesi içinde bu kaygılar tartışılabilir. Fakat aynı rasyonaliteyle şu soruyu da sormak gerekir: Bugün Meclis’te olmak hangi antidemokratik adımı engelleyebildi? İçeride kalmak, siyasi kuşatmayı yaramıyor, aksine, kuşatmanın sürdüğü gerçeğinin üzerini örtüyor.
Sineyimillet bir kaçış sendromu değil, aksine mevcut sınırları reddeden aktif bir siyasal tavırdır. Seçme ve seçilme hakkının fiilen askıya alındığı bir düzende, yetkiyi asıl sahibine, yani seçmene iade etmektir. Meselenin salt bir parti ya da birkaç belediye meselesi olmadığını, doğrudan halk egemenliğine yönelik yapısal bir tehdit olduğunu ilan etmektir. İktidarın “nasılsa sistemin içinde kalacaklar” hesabını bozacak, siyasi tutarlılığın gerektirdiği tek hamle budur. Zira bazen o Meclis sırasını boş bırakmak, dolu tutulan yüzlerce sıradan çok daha sağır edici ve güçlü bir siyasi mesaj verir.
Siyasette zamanlama
Siyasette doğru hamle kadar, o hamlenin yapıldığı zamanlama da hayatidir. Erken atılan adım karşılık bulmaz, geç kalınan adım ise anlamını tamamen yitirir. Bugün tartışmamız gereken, sineyimillet doğruluğundan ziyade, bu radikal kopuş için daha ne kadar bekleneceğidir. Bütün büyükşehirler kayyumla yönetildiğinde mi? İstanbul teslim alındığında mı? O vakit geldiğinde atılacak adımın adı siyasi bir eylem değil, ancak çaresiz bir veda olur.
Demokrasiler bir gecede çökmez, “bu kadarı da olmaz” denilen adımların yavaş yavaş aşındırılmasıyla tükenir. “Sarı öküz” hikayesini hatırlayalım. Muhalefetin, salt kurumsal varlığı üzerinden bir “pazarlık” ya da “normalleşme” kapasitesi üretebileceğini sanması büyük bir yanılgıdır. Çünkü siyasette pazarlık, ancak karşı tarafın seçilmiş iradeyi bir aktör olarak tanımaya devam ettiği zeminde mümkündür.
Sandıkla tesis edilen iradenin, sandık dışı yöntemlerle gasp edildiği bir düzlemde, o iradenin kaynağına dönmek verilebilecek en meşru demokratik cevaptır. Şunu açık ve net olarak sormak gerekiyor.
Sineyimillet seçeneği bugün masaya gelmeyecekse, tam olarak ne zaman gelecek?
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
