MİT’ten beklenen yazı-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
Bakalım MİT’ten beklenen yazı yarınki duruşmaya gelecek mi? Savcılığın Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’den oluştuğunu iddia ettiği dört kişilik bir casusluk örgütünün gerçekte olup olmadığının ve bir casusluk faaliyeti içinde bulunup bulunmadığının MİT’e sorulmasına karar verilmişti önceki duruşmada.
Çünkü savcılığın suçladığı kanunla, iddiası arasında tam bir uyumsuzluk var. Kanun ne diyor? Casusluk fiili için bir kere ele geçirilmiş bir devlet sırrı gerekli, bu sırrın bir yabancı istihbarat örgütüne/devletine verilmesi gerekli. Peki iddianamede casusluk faaliyetinden yararlanmış bir yabancı devlet ya da yabancı istihbarat örgütü var mı? Yok. Peki devlet sırrı niteliği taşıyan bir veri var mı? Yok. Bu nedenle mahkeme “Bari MİT’e soralım” dedi!
Devlet sırrı diye zorladıkları konu da son duruşmada çürütüldü: Devlet sırrı dedikleri iddianameye göre “çok sayıda İBB verisi”ymiş ve bunlar ele geçirilip darkweb’e yüklenmiş. Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet terörle mücadele raporu ortaya koydu ki o İBB verileri, gerçekte toplam 17 adet ibb.gov.tr uzantılı e-posta.
Evet, sadece 17 e-posta! Ancak dahası da var. Raporlara göre 17 e-postanın sadece ikisi gerçek ve kullanımda, diğerleri pasif. Bitmedi. Bu e-postalar raporlara göre darkweb’e 2019’dan önce ve üstelik farklı yıllarda yüklenmiş. Dahası İBB’den değil, o İBB hesaplarını kullananların alışveriş gibi nedenlerle girdikleri sitelerden ele geçirilmiş. Farklı yıllarda darkweb’e düşmesinin nedeni de bu.
İddianamenin özü şu: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bir casusluk örgütüymüş, Hüseyin Gün de amirleriymiş. Üç isim Hüseyin Gün’ün talimatıyla casusluk faaliyeti yapmışlar. İBB’nin verilerini çalıp kullanmışlar ve 2019 seçimini manipüle etmişler!
Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet terörle mücadele raporu, “İBB verileri” konusunu çürüttü. Normal şartlarda bu üç belgenin iddianameyi çürütmesi nedeniyle davanın hemen o an düşmesi gerekirdi. Ama bu casusluk davası da son tahlilde bir siyasi dava olduğu için, “Bir de MİT’e soralım” dediler. Bakalım MİT ne diyecek?”
Fatma Betül Sayan’ın gergin son 12 saati-Aytunç Erkin (Nefes)
“Saat 12 civarı…
Telefonuma YENİ Parti’yi takip eden bir gazeteci dostumdan YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin, İstanbul Bahçelievler 1. Olağan Kongresi’nde yaptığı konuşmanın o bölümü geldi.
Emre çok önemli bir iddiayı gündeme getirmişti:
“AKP Genel Başkan Yardımcısı, şu anda görevde. Fatma Betül Sayan Kaya, daha önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı. Şimdiki görevi de Sosyal Politikalar Başkanı. Yani partide de aynı görevi yapsın diye o göreve getirmişler. 8 Nisan’da başlıyor. Bakın, 255 liradan Özata hisseden 250 bin adet almış. Eylül ayına geldiğinde bunu Türkiye şimdi buradan duyacak; 4 bin 482 liradan satmış. Bakın 250 liraya almış, 4 bin 882 liradan satmış. 63 milyon 359 bin lira para yatırmış. 1 milyar 344 milyon lira çekmiş. Dört ayda, 4-5 ayrı işlemde, 4’ü Türkiye uzantılı hesap numarası. Ne söylesek inkar ediyorlar ya, hesap numarasını da söyleyebilirim.”
YENİ Partili Emre hesap numarasını da paylaştı ve sonrasında Kaya’nın eşinin de Özata hissesi aldığı ortaya çıktı. İlyas Kaya için de yaklaşık 99.7 milyon TL’lik yatırım karşılığında 826 milyon TL çekildiği iddiasını dile getirdi. Yani 2 milyar liralık bir kazanç!
Bilgiyi hemen haber merkeziyle ve internet sitemizle paylaştım.
Türkiye’nin gündemi dün saat 12’den sonra artık Fatma Betül Sayan Kaya’ydı. Tüm haber siteleri ve bazı televizyonlar, Kaya’nın hisselerini “son dakika” diye duyuruyordu.
Sosyal medyanın büyük bölümü de “istifa” diyordu. Bu sırada iktidara yakınlığıyla bilinen gazeteci Sinan Burhan saat 13.39’da şu paylaşımı yaptı: “AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşinin ismi fon vurgunu içinde geçiyor. Sayın Kaya bu iddialara cevap vermeli, kamu vicdanını teskin eden bir açıklama yapmalıdır. Cevap veremiyorsanız, istifa onurlu bir kurumdur.”
Burhan’ın bu paylaşımı manidardı ve “istifa” diyen ilk AKP’liydi!
Saat 14.38’de gazeteci Can Özçelik’in yönettiği Notbir adlı haber sitesi Kaya’ya ulaştı. AKP’li yönetici, 1.3 milyarlık satış iddiasına tek cümlelik yanıt verdi: “Müsait değilim.”
Fatma Betül Sayan Kaya iddiaları yanıtlamıyor, kimsenin telefonunu açmıyordu.
Bu arada Beştepe’ye yakınlığıyla bilinen bir gazeteciyi aradım, o da bana bir not ulaştırdı: “Bu Erdin Özel, Kaya’nın yardımcısı. Organizasyon buradaymış.”
Saat 16.50’de Fatma Betül Sayan Kaya’ya telefonundan şu soruları yönelttim.
“Fatma Hanım merhaba.
YENİ Partili Zeynel Emre’nin iddiaları doğru mu?
TERA Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Erdin Özel’le yakın bir dostluğunuz var mı?
Erdin Özel, sizin bakanlığınız döneminde yardımcınız olarak görev yaptı mı?
Pusula Holding’in sahibi Muhammet Yarız’ın uçağını kullandınız mı?”
Tabii ki yanıt gelmedi.”
Kalkınma Yolu Projesi ve sürecin ritmi-Fatih Polat (Evrensel)
“TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, ikinci yılını tamamlamak üzere olan sürece dair, “Örgütün feshi ve silahsızlanması sağlanmadan yasa uygulanmayacak” derken, sahadan gelen bilgilerin silah bırakma ve örgütün kendisini feshetmesi yönünde ilerleyip ilerlemediğinin sorulması üzerine “Her şey tıkır tıkır yolunda işliyor” yanıtını verdi.
Ancak Kandil’den gelen açıklamalar, geçtiğimiz hafta da ifade ettiğimiz gibi, donma olmasa da bir makas farkına işaret ediyor. Son olarak KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, Nuçe TV’ye Kandil’de yaptığı açıklamalarda eski siyasette değişen bir şey olmadığını ifade ederek, “Apo özgür olmazsa silahları bırakmayız ve Türkiye’ye gitmeyiz. Eğer silah bırakacaksak demokratik siyaset faaliyeti yürütme hakkımızın olması gerekiyor. Aynı zamanda yasaların değiştirilmesi gerekiyor.” demişti.
Sahadan gelen haberler, iki noktanın sürecin ritmini düşürdüğünü gösteriyor; Öcalan’ın konumunun yasal statüye bağlanmaması ve ‘silahsızlanma’ konusuna yaklaşım farkı. Eğer bu konularda anlaşma sağlanmış olsaydı, belki yeni yasama yılı öncesinde bir grubun Türkiye’ye gelişine tanıklık edebilecektik.
Tüm bu makas farkının bilgisine sahip olan Kurtulmuş’un, buna rağmen sürecin tamamına ereceğine dair inançla konuşması, bu sürecin Türkiye ile Irak arasındaki Kalkınma Yolu Projesi ile doğrudan bağlantılı olmasından kaynaklanıyor. Irak’taki Basra Körfezi’ndeki Fav Limanı’ndan başlayıp Türkiye sınırına ve buradan Avrupa’ya uzanan 1200 kilometre uzunluğunda bir otoyol, demir yolu, enerji ve iletişim koridorunu içeren proje, Hürmüz’ün ardından Babülmendep’te yükselen tansiyonla birlikte daha da önemli hale geldi.
T.C. İletişim Başkanlığı tarafından 24 Eylül’de yapılan açıklamada, 23 Eylül 2026 tarihinde New York’ta bir araya gelen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin “iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri tüm veçheleriyle ele aldıkları görüşmelerde, taraflar güvenlik alanında iş birliğini derinleştirme konusunda mutabık” kaldıkları ifade edilerek şöyle devam edildi: “Bu çerçevede Sincar’da devlet otoritesinin bütünüyle tesisi ve yasaklı yabancı silahlı unsurların varlığına son verilmesi konusunda anlaşmışlardır. Irak’ın bu güvenlik uygulamalarının kaydettiği ilerleme çerçevesinde; kararlaştırılan mekanizma ve zaman çizelgesi doğrultusunda, Türk kuvvetleri Başika-Zilkan yerleşkesini Irak Federal Hükümetine kademeli olarak devredecektir. Taraflar ayrıca, ikili ticaret ve yatırım hacminin genişletilmesi, imzalanan anlaşmaların derhal uygulamaya konulması ve başta Kalkınma Yolu Projesi olmak üzere ortak stratejik projelerin hızlandırılması hususlarında görüş birliğine varmışlardır.”
Bazı kaynaklara göre, TSK’nin, Irak’ın Kürdistan Bölgesi sınırları içindeki irili ufaklı askeri yerleşke sayısı 130’u aşıyor. ABD’nin bölgeden askerlerini çekmesi, Türkiye’nin de askeri varlığını tasfiyesini zorunlu hale getiriyor. Kurtulmuş, Türkiye’deki sürecin bir “üçüncü göz” olmadan işleyen bir süreç olduğunu söylese de, PKK’nin Süleymaniye’deki silah imha töreninde Bağdat ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi temsilcilerinin ‘gözlemci’ olarak bulunduğu ve ABD’nin sürecin parçası olduğu biliniyor. Dolayısıyla, İletişim Başkanlığı açıklamasında Sincar diye ifade edilen Şengal’deki silahlı güçlerin tasfiyesi ile Türkiye’nin iki büyük askeri yerleşkesini Irak’a devretmesi, ‘süreç’ ile bağlantılı bir zincirin halkaları olarak okunmalı.”
Fon soruşturmasında yanıt bekleyen sorular-Seyfettin Gürsel (Dünya)
“Bugün sanayinin durumunu ele almayı planlamıştım. Temmuzda sanayi üretim endeksi önceki aya kıyasla yüzde 1 geriledi. Sanayi çok uzun süredir (meslektaşım ve dostum Haluk Tükel’in hesabına göre 52 aydır) uzun dönem büyüme hızının altında çok düşük bir düzeyde seyrediyor. Neden böyle olduğunun anlaşılması sorunların teşhisi ve çözüm yollarının tasarlanması için hayati önemde. Ama öte yandan ekonomik gündem son 10 gündür fon konusuyla yatıp kalkıyoruz. Finans piyasaları uzmanlık alanım değil. Buna karşılık bir taraftan da Türkiye ekonomisine dair her hafta bu köşede düşüncelerini paylaşan bir iktisatçı için sadece basit bir konudan ibaret olmayan bu kadar önemli bir olayı es geçmek de beni rahatsız ediyordu. Sonunda Oksijen Gazetesinin “Madoff Ponzi’sinde batan paralar nasıl kurtarıldı” başlıkla yazısını okuyunca benim gibi herkesin merak ettiği ama yanıtların henüz belli olmadığı soruları içeren bir yazı yazmaya karar verdim. Sanayiye sonra bakarız.
Tasfiye sürecine giren 130 fonun ortak özelliği anladığım kadarıyla topladıkları paralarla aldıkları hisse senetlerinin değerlerini kat be kat arttırmaları. Böylece pasifinde 100-200 milyon lira ile başlayan bir fon aylar içinde aktifinde kâğıt üstünde birkaç milyar lira biriktiriyor. Olayın patlak verdiği günden itibaren ilk ve en çok sorulan soru, Borsa yönetiminin ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun bu hisse manipülasyonlarını görmemeleri mümkün olmadığına göre neden müdahale etmedikleri. Bu sorunun henüz resmi yanıtı yok. Bu soruya bağlı olarak aklımı kurcalayan ve izlediğim kadarıyla sorulmayan başka bir soru daha var. Nasıl oluyor da Borsaya kayıtlı kimi hisseler bu kadar kolaylıkla kısa sürede 15-20 kat değer kazanabiliyor? Manipülasyona bu kadar açık hisselerin firmaları nasıl oluyor da SPK denetiminden geçebiliyor? Eğer Borsa’nın uğradığı büyük güven kaybı giderilecekse bu soru mutlaka yanıtlanmalı ve halka açılma kuralları sıkılaştırılmalıdır.”
İmar Bankası mı, fonlar mı; hangisi daha büyük rezillik!-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
“Biraz hafızamı yokladım, oturdum arşiv karıştırdım, sağa sola telefon edip eski dostlardan eksik bilgileri tamamlamaya çalıştım. İkisi de büyük rezillikti de hangisi daha büyüktü; bu soruya yanıt aradım. İmar Bankası mı, fonlar mı?
Al birini vur öbürüne denir ya, durum biraz öyle.
Temel farkları şu: İmar Bankası vurgunu çok daha uzun sürdü, fon krizi ise daha kısa sürede patlak verdi.
Temel benzerlikleri ise şu: İki vurgun da kamunun gözü önünde yaşandı; yani kamu, denetim görevini gereği gibi yerine getirmedi. Zaten böylesine büyük soygunları gerçekleştirebilmek denetim mekanizmaları iyi işlese, gerektiği gibi işlese mümkün mü? Hatta daha ötesi; denetim mekanizmalarının iyi işletilmemesi bir yana, o denetimi yapmak durumunda olanların -hem bürokrasi, hem siyasetçi- görmezden gelmesi söz konusu olmasa böylesine yıllar alan ve herkesin gözü önünde olan soygunlar yaşanabilir mi?
İmar Bankası rezaleti neredeyse çoktan unutuldu. Biraz hatırlayalım.
Devlet tahvili ve Hazine bonosu satma yetkisi 1990 yılında elinden alınan İmar Bankası 2003 yılına kadar bu satışa devam etti. Hem de televizyon ve gazetelerdeki reklamlarda yüksek faiz verdiğini ilan ede ede! Banka geliştirdiği çifte kayıt sistemiyle yatan paranın önemli bölümünü gizliyordu ve normal denetimlerde her şey yolunda ve yasal görünüyordu. (Yetki 1990’da iptal edildi ama banka karşı davayla bu yetkiyi yeniden elde etti, ancak SPK’nın temyiziyle bu hakkı tekrar düştü.)
“Sen artık devlet tahvili ve Hazine bonosu satamazsın” denilmiş ama banka satışa devam ediyordu. Bu tuhaf durum inceleme konusu olmuyor sanmayın, tabii ki oluyordu.
Ama nasıl?
Hazine SPK’ya “Bak yetkileri yok, satış yapıyorlar” diyordu.
SPK ise “Satış yetkisi olmadığına göre benim alanıma girmez, neyi inceleyeceğim” diye yanıt veriyordu.
İki kamu kuruluşu “Yetki bende değil sende” oyunu oynarken(!) birileri dünyaları götürdü. 2003 yılında bankaya el konulduğunda tablo ortaya çıktı. Resmi kayıtlara göre bankanın mevduatı yaklaşık 1 milyar dolardı ama gizli çifte kayıtlar incelendiğinde aslında 8-9 milyar dolar para toplandığı anlaşıldı. Bu para tabii ki ortada yoktu; ya bazı yatırımlar için kullanılmış ya da çoktan yurt dışına çıkarılmıştı.
Şimdi böylesine büyük bir soygun yalnızca Hazine, SPK ve 2000 yılında faaliyete geçen BDDK üçgenindeki zafiyetle açıklanabilir mi? Arkasında siyasetçi olmayan, sırtını oraya dayamayan bürokrat böylesine bir soygun karşısında sessiz kalabilir mi? Ya da daha önemlisi bürokratı adeta bir köşeye itip işini siyasetçiyle görenlerin önünde kim durabilir; bürokratın böyle bir gücü olabilir mi?”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
