Kim o polisler?-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
Fethullahçılar döneminde hedefte olan, takip edilen, hapse giren bir arkadaşım aradı. Memleketi terk etmesine rağmen her gününü memleket meselelerini dert etmekle geçirenlerdendi. Sohbet arasında şöyle bir cümle çıktı ağzından: “Benim dosyam mesela, devletimiz nedense bulamıyor o polisleri!” Arkadaşım başka konuya atlamak isterken, “Dur” dedim. Unutmuştum, anlattı, yazmak farz oldu.
17-25 Aralık 2013 operasyonlarının hemen sonrası… Emniyet müfettişleri İstanbul Emniyeti’nde kaydı olmayan bir bilgisayar sistemi fark etti. İnceleme yapıldı. Ve sistemden şu çıktı: 2008- 2013 yılları arasında İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görülen 355 ayrı soruşturma. Bu soruşturmada dinlenen 14 bin 839 kişi. O kişilerin 21 bin 85 adet iletişim kaydı…
Kanuna göre hepsi silinmeliydi. Ancak saklanmakla kalmamış, 15 bine yakın insana dair 7 bin 841 ayrı fişleme notu da aynı sistemde bulundu. Projenin adı TİBNET’ti.
Peki, ne vardı o fişlemelerde? Müfettişlerin raporundan aktarıyorum: “Kişilerin Alevi olması, Allah inancının bulunmaması, namaz kılması, Kürt olması, Zaza olması, Yahudi olması, eşcinsel olması, travestilerle cinsel ilişki kurması, bayanla gönül ilişkisi olması, erkeklerle eşcinsel içerikli görüşmesi, sapıklık derecesinde cinsel fantezileri olması, lez ilişki yaşadığını söylemesi, göğüslerine silikon taktırması…” Liste uzun ama sanırım anlaşıldı.
Nihayetinde, 2014’te tespit edilen bu skandala dair nedense 8 yıl sonra iddianame yazıldı. Birçok üst düzey ama şu an görevde olmayan Emniyet mensubu, “göz yummaktan” yargılanmaya başlandı. Gelin görün ki mesele bir yerde tıkandı durdu. Şöyle ki…
İstanbul 65. Asliye Ceza Mahkemesi, 12 Haziran’da İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bir talimat yazdı ve mealen şöyle dedi: “Benim kararlarımı okumadan cevap veriyorsunuz. İddianameye konu teknik büro amirliğinde hukuka aykırı olarak tutulduğu belirtilen suça konu notların, hangi tarih itibarıyla teknik büronun hangi kısmında çalışan hangi memur tarafından tutulduğunu söyleyin.”
Son olarak, 6 Temmuz’da da terörle mücadele şubesinden mahkemeye yanıt geldi: “İddianamelere konu teknik büro amirliğinde hukuka aykırı olarak tutulduğu belirtilen suça konu notların, hangi tarih itibarıyla teknik büronun hangi kısmında çalışan memur tarafından tutulduğu hususunda bir tespit yapılamamıştır.”
Yürütülüş biçimini çok eleştirsek de bugün bazı tozlu dolapların kapağı açılıyor. Bir dönemin kapatılan dosyalarının sayfaları çevriliyor. Bugünleri yaratan tuğlalar masaya yatırılıyor. Ama…”
Yavaş doğru olanı yaptı-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Türkiye siyaseti görülmemiş bir darboğaz yaşıyor.
Siyaset mekanizması, iktidarıyla muhalefetiyle Cumhuriyet tarihimizin en etkisiz dönemini yaşıyor.
Sadece muhalefet değil, AK Parti ve MHP dahi yürütme süreçlerinden dışlanmış vaziyette.
Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yasama ve yargıyı da kontrolüne alan yürütmenin siyasetle arasına büyük mesafe koymasına neden oldu.
Bugün muhalefet partileri bütün çabalarına rağmen ülkenin gidişatına yön veren politikaların şekillenmesinde etkili olamıyor ama AK Parti ve MHP de son derece geri planda ve siyasi kimliği olmayan kabine ile Beştepe bürokrasisine göre etkisiz bir eleman rolünde.
Son yaşanan fon krizinin gidişatına bakın.
AK Parti’den gelen açıklamalar muhalefet partilerinin açıklamalarıyla neredeyse bire bir örtüşüyor. Hep bir ağızdan krizin gelişine seyirci kalan Sermaye Piyasası Kurulu’nu suçluyorlar. Hatta AK Parti’nin ekonomi politikalarından sorumlu olan başkan yardımcısı Nihat Zeybekci, parti logosunun olduğu bir açıklamada SPK’nın görev ve yetkilerine dikkat çekerek, açık açık “bu işin sorumlusu SPK” dedi.
Şamil Tayyar, Metin Külünk gibi isimler de bu fonlardan nemalananlara ve SPK’nın sorumluluğunu yerine getirmemesine dikkat çekiyor.
AK Parti’nin MYK’sında görev yapan isimler de “görmedim, duymadım” dercesine sus pus…
Sanki SPK yöneticilerini Özgür Özel ya da Müsavat Dervişoğlu atamış.
Sanki fonlarda servet yapanlar muhalif iş insanları ve iktidarla hiçbir bağları yok.
“Yazının başlığı Mansur Yavaş’la ilgiliydi. Buraya kadar anlattıklarının Yavaş’la ne ilgisi var” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Hemen yanıt vereyim:
Siyasetin iktidarda da muhalefette de böylesine tıkandığı bir noktada Mansur Yavaş’ın izlediği yol Türkiye siyasetine de bir çıkış sunuyor.
Kutuplaştırıcı değil birleştirici bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Tavanda değil tabanda bir ittifak arayışına giriyor. Kendisini partilerin yönetimlerine göre değil tabanlarına göre konumlandırıyor. Haliyle halkın hassasiyetlerini ve siyasetten beklentilerini fazlasıyla dikkate alıyor.”
Sonunda ne olacağı belli-Yalçın Karatepe (BirGün)
“Fonlarda parası kalan yüz binlerce insan şimdi ne kadarını geri alabileceğini düşünüyor. Haklılar. Ancak bu kaygı büyüdükçe başka bir soru arka planda kalıyor: Bu işlerden kimler, ne kadar parayı alıp çıktı?
Sonunda ne olacağını anlamak için önce bu sorunun yanıtını bulmalıyız. Çünkü geride kalanların zararını konuşup önceden çıkanların kazancına dokunmazsanız, tasfiye ettiğiniz fonlarla birlikte sorumluluğu da ortadan kaldırırsınız.
SPK’nın açıklamasına göre yedi portföy yönetim şirketinin tasfiye edilecek 131 fonunda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Herkesin yatırdığı tutar, üstlendiği risk ve uğradığı kayıp aynı değil. Ama ortada yüz binlerce insanın birikimini, ailesini ve geleceğini ilgilendiren büyük bir sorun olduğu açık.
Şimdi fonların varlıkları satılacak, yükümlülükleri karşılandıktan sonra kalan tutar yatırımcılara dağıtılacak. Soruşturma kapsamında bazı yöneticilerin mal varlıklarına da el konuldu. Bunlar gerekli adımlar. Fakat bütün hesabı fonların kasasında kalana ve birkaç yöneticinin mal varlığına indirgersek, bu düzenekten yararlananların önemli bir bölümünü hesabın dışında bırakabiliriz.
Tam burada, soruşturmanın magazinleştirilmesi tehlikesine de dikkat etmek gerekiyor. El konulan lüks araçlar, villalar, gösterişli hayatlar… Bunlar elbette araştırılmalı; mal kaçırma girişimlerinin üzerine gidilmeli. Ama birkaç lüks otomobilin görüntüsüyle bu büyük hesabın üzeri örtülmesin. Kamuoyunun öfkesi servetin nasıl edinildiğinden uzaklaşıp nasıl harcandığına kilitlenmesin. Hangi garajda kaç otomobil bulunduğunu öğrenirken, hangi hesaplardan ne kadar para çıktığını, kimlere gittiğini ve bütün bunlar olurken denetim yetkisini taşıyanların ne yaptığını unutmayalım. Birkaç kişinin lüks hayatını teşhir etmek, bu düzenin hesabını sormaya yetmez.”
Fonlarda asıl mesele para değil, güven-Dr. Hakan Çınar (Dünya)
“Türkiye sermaye piyasaları son günlerde oldukça önemli bir sınavdan geçiyor. Pusula Portföy ile başlayan, ardından Tera Portföy başta olmak üzere farklı fonlara ilişkin gelişmelerle genişleyen süreç, artık yalnızca birkaç yatırım fonunun meselesi olmaktan çıkmış durumda. Finans piyasalarının en değerli sermayesi paradır diye düşünürüz, oysa gerçekte en değerli sermayenin güven olduğunu ülkece görmüş olduk.
15 Eylül’de Pusula Portföy, bazı yatırım fonlarının katılma payı iade ödemelerinde temerrüt oluştuğunu KAP’a bildirdi. Şirket, aracı kurumlarla mutabakatların ve likidite yönetiminin devam ettiğini açıkladı. Ardından Tera Portföy tarafından yönetilen bazı fonlarda da katılma payı iade ödemelerine ilişkin temerrüt açıklamaları geldi. Ve mesele hızla büyüdü.
SPK’nın 17 Eylül tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildi. O gün bugündür de benim telefonum durmak bilmiyor, paramızı geri alabilecek miyiz? Eminim benim gibi pek çok ekonomist arkadaşım için de durum farklı değildir. Kimler aramadı ki, aklımın ucundan geçmeyecek kişilerin dahi fonda parası olduğunu görünce rakamın büyüklüğüne şaşırmadım. 23 Eylül itibarıyla açıklanan resmi rakama göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor. Dolayısıyla karşımızdaki konuyu birkaç fon yöneticisinin problemi olarak okumak da yeterli değil.
Son yıllarda Türkiye’de yatırım fonları çok hızlı büyüdü. Yüksek enflasyon ortamında tasarruf sahipleri paralarının değerini koruyabilmek amacıyla mevduatın yanında hisse senetlerine, para piyasası fonlarına, serbest fonlara, altın ve diğer yatırım araçlarına yöneldi. Fon sektörü de bu talebe cevap verdi. Ancak burada finansın değişmeyen bir kuralını yeniden hatırlıyoruz; getiri ne kadar yüksekse, o getirinin nereden geldiğini o kadar fazla sorgulamak gerekir. Özellikle likiditesi düşük, fiili dolaşımı sınırlı hisselerin bazı fonların portföylerinde yoğunlaşması önemli bir risk yaratabiliyor. Fonun kâğıt üzerindeki değeri yükselirken yatırımcıların önemli bölümünün aynı anda çıkmak istemesi halinde o varlıkların hangi fiyattan nakde çevrilebileceği asıl mesele haline geliyor.
SPK da zaten 2025’in son çeyreğinden itibaren bazı fonların fiili dolaşım oranı düşük paylardaki işlemlerini izlediğini ve ekonomik gerçeklik ile şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlediğini açıkladı. Kurul, Ağustos 2026’da devreye alınan yeni düzenlemelerin yatırımcı tasarrufunun korunması, şeffaflığın artırılması ve fonlar üzerinden manipülasyon imkânının sınırlandırılması amacı taşıdığını belirtiyor. Türkiye’deki bütün yatırım fonlarını problemli ilan etmek son derece yanlış olur. Fonlar modern sermaye piyasalarının vazgeçilmez araçlarıdır. Asıl mesele fon sisteminin kendisi değil; riskin nasıl yönetildiği, varlıkların nasıl değerlendiği, portföylerin ne kadar yoğunlaştığı ve yatırımcıya ne kadar şeffaf bilgi verildiğidir.”
Fon krizinin sosyoekonomik yüzü-Dr. Burcu Aydın (ekonomim.com)
“Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Kurulun 23 Eylül’de Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine dayanarak açıkladığı rakama göre, bu fonlarda 455 bin tekil yatırımcı bulunuyor.
Son günlerde bu fonlara yatırım yapanlara sıkça şu soru yöneltildi: “Piyasa ortalamasının çok üzerinde getiri sağlayan bu fonlara neden yatırım yaptınız?”
Riskin sorgulanması elbette gerekli. Ancak bu soruya cevap ararken yatırım kararlarının alındığı ekonomik koşulları göz ardı edemeyiz.
1- Yüksek enflasyon
Türkiye’nin en büyük makroekonomik sorunlarından biri yüksek enflasyondur. Pandemi sonrasında yurt içinde uygulanan politikalar ve küresel arz şoklarının etkisiyle yükselen fiyatlar, özellikle maaş, ücret ve aylıkla geçinen hanelerin satın alma gücünü aşındırdı.
Makro-finansal sıkılaştırmaya rağmen enflasyonun yüzde 30 bandının üzerinde seyretmesi, birikimini korumaya çalışanları daha yüksek getiri arayışına itti. Enflasyon karşısında geriye düşme korkusu, yatırımcı davranışını anlamak için önemli bir başlangıç noktası olarak karşımızda duruyor.
2- Düşük ücretler
İkinci sorun, ücretlerin geçim giderleri karşısında yetersiz kalmasıdır. Yıl başlarında asgari ücrete yapılan yüksek artışlara rağmen ücretler, yüksek enflasyonun etkisiyle yaz ayları itibarıyla, fiyat artışlarının baskısı altında kaldı. Yıl içinde sabit kalan bir ücretin satın alma gücü yüksek enflasyonun etkisiyle her ay hızla eriyen bir yapıya döndü. Yazımdaki grafikte de görünen sivri tepecikler ve hızla aşağı inen patikalar enflasyonun satın alma gücünü nasıl erittiğinin net bir resmidir.
Geliri temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalan bir hane için, bu fonların bir tasarruf aracı olarak değil, hanelere temel ihtiyaçlarını karşılamak adına önemli bir havuç sunduğunu görmekte fayda var.
3- Sınırlı iş imkânları
İstihdamın niteliği de bu tabloya ekleniyor. Yalnızca işsizlik oranına bakmak, çalışmak istediği hâlde iş bulamayanları veya istediği kadar çalışamayanları bütünüyle göstermiyor. Zamana bağlı eksik istihdamı, potansiyel iş gücünü ve işsizleri birlikte ele alan âtıl iş gücü oranı, sorunun daha geniş olduğunu ortaya koyuyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
