Hayatımızın büyük kısmını haklı olduğumuzu kanıtlamaya harcıyoruz. Peki hiç düşündünüz mü: Haklı olduğumuzu nasıl anlatıyoruz?
Çoğumuz bu soruyu hiç sormayız. “Ben haklıyım ya, gerisi teferruat” der geçeriz.
Oysa “Ben haklıyım” dediğimizde çoğu zaman yalnızca bir düşünceyi savunmayız. Hayat karşısında kendimiz için bir beraat kararı isteriz.
Hukukta ise, adalet sarayının kapısından içeri adım attığınızda yüzünüze çarpan ilk duvar şudur: Usul, esastan önce gelir.
Bunun ne anlama geldiğini anlatmak için hukuk tarihinin en sıra dışı davalarından birine bakalım.
Yıl 2007. Amerika’da Nebraska Eyalet Senatörü Ernie Chambers, mahkemeye resmi bir dilekçe verip Tanrı’ya dava açtı. Yanlış okumadınız; davalı koltuğunda Tanrı oturuyordu.
Chambers, Tanrı’yı sellerden, kuraklıklardan, kıtlıktan, hastalıklardan, şiddetten ve başka felaketlerden sorumlu tutuyor; bunların sona erdirilmesi için mahkemeden karar istiyordu. Fakat davanın asıl amacı Tanrı’yı gerçekten yargılatmaktan çok, mahkemelerin kapısının herkese açık olması gerektiğini göstermekti.
Herkes davayı akıl dışı bulurken, Chambers kurnazca bir hukuki mantık kurmuştu.
Cebinden bir Amerikan doları çıkardı ve üzerindeki yazıyı gösterdi:
“In God We Trust.”
“Tanrı’ya Güveniyoruz.”
Devletin bastığı paranın üzerinde Tanrı’nın adı vardı.
Chambers’ın mantığı şuydu: Devlet Tanrı’dan söz ediyor. İnsanları Tanrı adına yemin ettiriyor. Üstelik Tanrı’nın her yerde olduğu, her şeyi bildiği kabul ediliyorsa, mahkeme önündeki davadan haberdar olmaması nasıl mümkün olabilirdi?
Muazzam bir hukuki zekâ.
Peki hâkim ne yaptı? “Tanrı suçlu mu, değil mi?” diye teolojik bir tartışmaya mı girdi?
Hayır.
Dosyayı açtı, senatörün karşısına hukuk kitabının en sıkıcı maddesini koydu:
“Dava açtığın kişiye tebligatı, yani mahkeme kâğıdını göndermen gerekir. Tanrı’nın resmi bir ikametgâh adresi var mı? Bu kâğıdı nereye göndereceğiz?”
Senatör atıldı: “Tanrı her yerdedir hâkim bey, adrese gerek yok!”
Hâkim tokmağı vurdu: “Resmi adresi olmayana tebligat yapılamaz. Tebligat yoksa dava da yürümez.”
Ne paranın üzerindeki yazıya baktı ne senatörün zekâsına ne de kimin haklı olduğuna. Dava, daha esasına girilmeden usul engeline takıldı.
İşte bu dava, usulün esasa attığı en büyük çelmedir.
Hukukta esas, davanın kalbidir: “Kim haklı, kim haksız?” Usul ise yalnızca o kalbe giden yol değil; o kalbe ulaşabilmenin şartlarıdır. Dilekçeyi zamanında verdin mi? Doğru mahkemeye gittin mi? Karşı tarafa usulünce haber verdin mi?
Şartlar yerine gelmediyse, dünyanın en haklı insanı da olsanız hâkim sizinle ilgilenmez. Sizi daha kapıdan girmeden eler. Tıpkı bütün soruların cevabını bildiğiniz hâlde, kimlik kartınız olmadığı için sınav kapısından çevrilmeniz gibi.
Esasınız mükemmel, usulünüz sıfır.
Peki bu kural sadece adliyelerde mi geçerli?
Hayır. Hayatın her alanında gizlidir.
Bir ilişkide haklı olabilirsiniz. Ama haklılığınızı öyle bir anlatırsınız ki karşınızdaki sizi duyamaz. Bir işte haksızlığa uğramış olabilirsiniz. Ama öfkeniz, haklılığınızın önüne geçer. Çocuğunuza söyleyeceğiniz şey doğrudur. Ama yanlış zamanda söylenince, doğru söz bile yanlış yere düşer.
Çünkü mesele yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimizdir. Ne zaman söylediğimiz, nerede söylediğimiz ve karşımızdakinin bizi duyabilecek durumda olup olmadığı da önemlidir.
Fakat insan acıyla karşılaştığında bunu unutur.
Ya çözüm ararız ya sanık. Çözüm sabır ister. Sanık hemen bulunur.
Böylece yaşadıklarımızı delil, hatıralarımızı tanık, eski konuşmalarımızı tutanak gibi kullanırız. Fark etmeden hayatımızı bir dava dosyasına çeviririz.
“Neden ben?”
Bu sorunun içinde bir cevap arayışı kadar bir hüküm talebi de vardır: “Bana yapılanın haksız olduğunu söyle.”
İnsan yalnızca acısının dinmesini değil, acısının haklı bulunmasını da ister. Bir yerlerden şu cümleyi duymayı bekler: “Sen haklıydın.”
Oysa hayat bize daha zor bir şey söyler: Haklı olmak ile bundan sonra ne yapacağını bilmek aynı şey değildir.
Biz ise hâlâ aynı yerde kalırız: “Ama ben haklıyım.”
Evet. Belki haklısınız.
Ama haklılık geçmişi açıklayabilir; geleceği kurmaz.
Bazı insanlar özür dilemez. Bazı kayıplar telafi edilmez. Bazı sorular cevapsız kalır. Bazı haksızlıkların hesabı bu dünyada hiç görülmez.
Buna rağmen hayat devam eder.
Bir haksızlığı kabul etmek başka şeydir; hayatının geri kalanını o haksızlığın etrafında kurmak başka.
Dosyayı kapatmak yaşananı inkâr etmek değildir. Bazen yalnızca geçmişin hayatımız üzerindeki yetkisini sona erdirmektir.
Çünkü bir başkasının yaptığı şey bugünümüzü yönetmeye başladığında, haksızlık geçmişte kalmaz.
Bugünün içine taşınır. Ve her gün biraz daha ağırlaşır.
Tam burada insanın vermesi gereken karar şudur:
“Haklı olabilirim. Ama hayatımın geri kalanını bunu kanıtlamaya harcamayacağım.”
Bu, karşı tarafı aklamak değildir. Yaşananı küçültmek de değildir.
Bu, insanın kendi hayatına geri dönmesidir.
Çünkü hayat her zaman hüküm vermez. Bazen yalnızca önümüze bir yol koyar. Ve o yol, hükümden sonra değil, bazen hüküm gelmeden de devam eder.
İşte bu yüzden bir noktada insanın mahkeme salonundan çıkması gerekir.
Davayı kazandığı için değil. Kaybettiği için hiç değil.
Hayatının davadan daha büyük olduğunu hatırlamak için.
Belki özgürlük budur: Haklılığını inkâr etmeden, ama onun esiri olmadan yaşayabilmek.
“Haklıydın. Peki şimdi yaşayacak mısın?”
Bazen mesele davayı kazanmak değildir.
Bazen mesele, davadan çıkıp hayata dönmektir.
Bütün mesele burada yerine oturur:
Önce usul. Sonra esas. Sonra hayat.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
