Bundan neredeyse 75 yıl önce, 23 Eylül 1952 akşamı Amerika Birleşik Devletleri’nde siyaset yeni bir dönemle tanıştı.
Cumhuriyetçi Parti’nin başkan yardımcısı adayı Richard Nixon, hakkında ortaya atılan siyasi yolsuzluk iddialarına cevap vermek için televizyon kameralarının karşısına geçti. Yaklaşık yarım saat konuştu. Kendini, ailesini ve mali durumunu anlattı.
Konuşmanın en akılda kalan bölümü ise bir köpek hakkındaydı.
Nixon, ailesine hediye edilen, adını “Checkers” koydukları köpeği geri vermeyeceklerini söyledi.
Konuşmayı yaklaşık 60 milyon Amerikalı izledi veya dinledi. O güne kadar bir siyasi konuşma için ulaşılmış en büyük kitleydi. Nixon’ın siyasi kariyerinin devam etmesinde konuşma önemli rol oynadı. Daha önemlisi, televizyonun siyasetteki gücü ilk kez bu kadar açık biçimde ortaya çıktı.
Siyasetçi artık yalnızca miting meydanında ya da gazete sayfasında değildi. Salonun içindeki siyasetçi, milyonlarca evin salonuna girmişti.
1952’de televizyon henüz yeni bir iletişim aracıydı. Nixon’ın konuşması ise politikacıların bu yeni aracın gücünü keşfetmelerinin başlangıçlarından biri oldu.
Sekiz yıl sonra televizyon siyasetin merkezine daha da yerleşti.
1960’ta John F. Kennedy ile Nixon arasındaki başkanlık tartışmaları, televizyonun politikacıların yalnızca ne söylediklerini değil, nasıl göründüklerini de önemli hale getirdi.
Bundan sonra siyasetçinin görünüşü de siyasi iletişimin bir parçası oldu.
Kıyafet, yüz ifadesi, beden dili, kamera açısı, ışık, ses tonu…
Politikacı artık yalnızca ne söylediğiyle değil, ekranda nasıl göründüğüyle de değerlendiriliyordu.
Siyaset televizyonu öğrendi
Sonraki yıllarda siyasi kampanyalar televizyonun mantığına uyum sağladı.
Uzun konuşmaların yerini kısa mesajlar, reklam filmleri ve görüntüsü önceden planlanmış kampanya etkinlikleri aldı. Politikacılar televizyon için konuşmaya, televizyon için görünmeye ve televizyon için görüntü üretmeye başladılar.
Siyaset giderek bir anlamda seyredilen bir şeye dönüştü.
Ancak televizyonun önemli bir sınırı vardı: İletişim büyük ölçüde tek yönlüydü.
Politikacı konuşuyor, milyonlar izliyordu.
Seçmenin elindeki en önemli araç ise televizyonu kapatmaktı.
Sonra internet geldi.
Ekran küçüldü siyaset hızlandı
2000’li yılların başında internet siyasetin kurallarını değiştirmeye başladı.
2008 ABD başkanlık seçimleri bu dönüşümün önemli dönemeçlerinden biri oldu. Seçmenler artık yalnızca televizyonlardan kampanya haberlerini takip etmiyor, adayların internet sitelerine giriyor, videolarını izliyor, sosyal medya üzerinden birbirleriyle iletişim kuruyor ve kampanyalara çevrim içi katkıda bulunuyordu.
Pew Research Center’ın araştırmasına göre 2008 seçimlerinde yetişkinlerin yüzde 55’i seçimle ilgili haber almak, görüş paylaşmak veya başkalarını harekete geçirmek için interneti kullandı. Bu, seçim dönemlerinde internetin ilk kez yetişkin nüfusun yarısından fazlasına ulaşması anlamına geliyordu.
Barack Obama’nın kampanyası da interneti yalnızca seçmene ulaşmak için değil, bağış toplamak ve gönüllüleri örgütlemek için kullandı. YouTube ise siyasi konuşmaların ve kampanya görüntülerinin televizyon ekranından bağımsız olarak milyonlara ulaşmasını sağladı.
Sosyal medya dönemi
Facebook, YouTube, Twitter, Instagram ve ardından TikTok siyasetin iletişim biçimini bir kez daha değiştirdi.
Artık politikacının televizyon kanalına ihtiyacı yoktu çünkü kendi hesabı vardı.
Bir açıklama yapmak için gazetecinin sorusunu beklemesine gerek yoktu. Kamerasını açıp konuşabiliyordu.
Bir televizyon programında beş dakikalık konuşma için hazırlanan mesaj, sosyal medyada birkaç saniyelik videoya dönüşebiliyordu.
Üstelik bu kez iletişim yalnızca tek yönlü değildi. Seçmen yorum yapabiliyor, paylaşabiliyor, eleştirebiliyor, karşı video çekebiliyor ve bir siyasi mesajın yayılmasına kendisi de katkıda bulunabiliyordu.
Şimdi yapay zekâ var
Teknolojinin siyasete getirdiği son büyük değişim ise yapay zekâ.
Artık bir politikacının hiç söylemediği bir sözü söylemiş gibi görünmesini sağlayan görüntüler üretmek mümkün. Bir politikacının yüzünü başka bir görüntüye yerleştirmek, sesini taklit etmek veya gerçekte yaşanmamış bir olayı gerçekmiş gibi göstermek teknik olarak giderek kolaylaşıyor.
2026 seçim dönemlerinde yapay zekâyla üretilen sahte görüntülerin siyasi kampanyalarda kullanılması ABD’de ciddi bir tartışma konusu haline geldi. Reuters’ın Mart 2026 tarihli haberinde, bazı kampanyalarda gerçek kişilerin söylemediği sözleri söylüyormuş gibi gösteren yapay zekâ üretimi videoların kullanıldığı ve bunun seçimlerde yeni bir sorun alanı oluşturduğu belirtildi.
Türk siyasetinde TV
Türkiye’de televizyonun siyasetin doğrudan tartışıldığı bir alana dönüşmesi TRT dönemine uzanıyor. 1970’lerden itibaren ekrana gelen açık oturumlarda dönemin siyasi ve toplumsal sorunları tartışılırken, 1980’lerden sonra bu format daha görünür hale geldi. 1983 seçimleri öncesinde TRT’de Turgut Özal, Turgut Sunalp ve Necdet Calp’ın katıldığı açık oturum, televizyon siyasetinin hafızalara kazınan örneklerinden biri oldu. 1985’te Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı “32. Gün” de siyaseti ve uluslararası gelişmeleri televizyon haberciliğinin merkezine taşıdı.
1990’larda özel televizyonların yaygınlaşmasıyla siyasi tartışmalar ekranın en çok izlenen program türlerinden birine dönüştü. Ali Kırca’nın 6 Şubat 1994’te ATV’de başlattığı “Siyaset Meydanı”, farklı görüşlerden siyasetçileri, gazetecileri, akademisyenleri ve vatandaşları aynı stüdyoda buluşturarak yaklaşık 20 yıl ekranlarda kaldı. Aynı dönemde “Ateş Hattı”, “Ceviz Kabuğu” ve “Çapraz Ateş” gibi programlar da siyasi tartışmayı televizyonun önemli içeriklerinden biri haline getirdi. Böylece Türkiye’de televizyon, yalnızca siyasetçilerin seçmene seslendiği bir mecra olmaktan çıkıp, siyasetin tartışıldığı ve milyonlarca kişinin izlediği bir meydan haline geldi.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
