Takip edebileceğimizden çok daha fazla bilginin dolaşıma girdiği ve her olayın farklı yorumlarla karşımıza çıktığı bir dönemden geçiyoruz.
Böylesi bir bilgi yoğunluğu içinde hangi kaynağa güveneceğimizi belirlemek giderek zorlaşıyor. Gerçeğin nerede bitip yorumun nerede başladığını ayırt etmek ve bazı açıklamaların neden daha inandırıcı geldiğini kavramak artık her zamankinden daha önemli. Sağlıklı bir akıl yürütmenin temelinde de zaten bu sorgulama ve ayırt etme becerilerinin yer aldığını söyleyebiliriz.
Ancak hemen belirtmek isterim ki eleştirel düşünme çoğu zaman her şeye kuşkuyla bakmak ya da tartışmaya yatkın olmak gibi anlaşılsa da, kavram bundan çok daha geniş bir anlam taşır.
Eleştirel düşünme bilgiyi bağlamı içinde değerlendirmek, farklı açıklamaları karşılaştırabilmek, doğruluğunu kontrol edebilmek, kendi bakış açımızın sınırlarını fark edebilmek ve daha güçlü gerekçeler sunulduğunda da görüşümüzü değiştirebilmek anlamına geliyor.
Bu beceri bir anda ortaya çıkmıyor. Çocukluk ve ergenlik boyunca bilişsel gelişimle, sosyal çevreyle ve kültürel deneyimlerle biçim kazanıyor, yetişkinlikte ise yeni deneyimlerle gelişmeye devam ediyor.
Bebek dünyaya gelirken anlamların büyük ölçüde kendinden önce oluştuğu bir çevrenin içine doğar. Aile ve içinde büyüdüğü sosyokültürel ortam neyin iyi ya da kötü olduğunu, kime güvenilebileceğini ve hayatta nelerin başarı sayılacağını öğretir.
Çocuk dünyayı kendi ölçütleriyle değerlendirecek bir çerçeveden henüz yoksundur. Bu nedenle evde ve okulda sunulan açıklayıcı türden rehberlik, dünyayı anlamlandırmasında temel rol oynar.
Şimdi, çocukların bilişsel gelişimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan İsviçreli bilim insanı Jean Piaget’in görüşlerine bakalım. Piaget’e göre soyut düşünme, hipotez kurma ve olasılıkları değerlendirme becerileri aşamalı biçimde olgunlaşır.
Bu beceriler güçlendikçe çocuklar ve ergenler, kendilerine sunulan kalıp düşünceleri sorgulamaya ve kendi görüşlerini oluşturmaya başlar. Ancak bu gelişimin hızı ve biçimi kişiden kişiye değişebilir; bunda da aile yapısındaki otoriterlik düzeyi etkili olabilir.
Bu dönüşüm özellikle ergenlik döneminde daha görünür olur. Yaşın doğal bir sonucu olarak anne babayı, öğretmenleri ya da diğer otoriteleri doğrunun tek kaynağı olarak görmeme eğilimi güçlenir.
“Bu doğrudur, çünkü öğretmenim söyledi” düşüncesinden “bu doğrudur, çünkü ben böyle düşünüyorum” anlayışına geçmek, tek başına tutarlı bir yargı geliştirmek anlamına gelmez. Önemli olan, düşüncelerimizi gerekçeleriyle açıklayabilmek ve gerektiğinde yeniden gözden geçirebilmektir.
Bu sorgulayıcı yaklaşımın bir diğer boyutu, kişinin kendine şu soruları sormasıyla başlar:
“Neden böyle düşünüyorum? Vardığım sonuçlar neye dayanıyor? Kaynaklarıma neden güveniyorum?”
Olayları sorgulayıcı biçimde değerlendirmek, tek bir doğru yanıt ya da her şeyi açıklayan tek bir teori aramak yerine, verilere farklı açılardan bakabilmek ve gerçekleri kişisel yorumlardan ayırabilmektir. Bazen hemen bir yargıya varmadan önce “henüz bilmiyorum” diyebilmek önemli bir adımdır.
Ancak hepimiz kendi deneyimlerimizden biliriz ki insan beyni belirsizliği sevmez. Karmaşık durumlar karşısında net ve kestirme açıklamalar bize daha çekici gelir, anlık bir rahatlık sunar. Bu rahatlık hissi yüzünden otoritelere, ideolojilere ya da ait olduğumuz grubun kalıplarına sığınmaya daha yatkın oluruz. Oysa düşünsel esneklik tam tersine, belirsizliğe bir süre dayanabilmeyi ve karmaşık durumlar karşısında aceleci sonuçlardan kaçınmayı gerektirir.
Buradaki temel soru şudur: Yeni gerçeklerle karşılaşırsam görüşümü değiştirmeye hazır mıyım? Esas olan, başkalarını eleştirmeyi öncelemek değil, kendi düşüncelerimizi sorgulayabilmektir. Bu yaklaşım, haklı çıkmaktan çok gerçeği bulmayı amaçladığı için de kişisel gelişimi destekler.
Bunu başarmanın önündeki en büyük engellerden biri kendi zihinsel bagajımız olabilir. Bilişsel psikoloji, zihnimizin her zaman tarafsız işlemediğini, enerji ekonomisi sağlayan hızlı değerlendirmelere yöneldiğini ve bu eğilimin sistematik hatalara yol açabildiğini gösterir.
Daniel Kahneman, “Hızlı ve Yavaş Düşünme” (“Thinking, Fast and Slow, 2011) adlı kitabında hızlı, otomatik ve sezgisel düşünme ile daha yavaş, dikkatli ve analitik düşünmeyi birbirinden ayırır.
Hızlı düşünme günlük yaşamda yararlı olsa da bizi inançlarımızı destekleyen bilgilere yöneltir. Ayrıca duygusal olaylara daha sert tepki vermemize ve yandaşı olduğumuz grubu ön yargıyla kayırmamıza da yol açabilir.
İnsan bir düşünceye sıkı sıkıya bağlandığında, onu mutlak bir gerçek olarak görmeye başlayabilir. Fakat kendi düşünce kalıplarımıza dışarıdan kuş bakışı bakarak sınırlarımızı görebilmek zihinsel olgunluğun önemli bir göstergesidir.
Gerçek anlamda gelişim doğru olduğuna inandığımız bazı düşüncelerin dünyayı anlamak için kullandığımız kalıp çerçeveler olduğunu fark etmekle başlar. Bu yaklaşım Harvard Üniversitesinden Robert Kegan’ın yetişkin gelişimi teorisiyle de uyuşmaktadır. Kegan’a göre olgunlaşmak demek bizi yönlendiren etkileri fark edip bunlar üzerine düşünebilmektir.
Kendimizi bir düşünce kalıbına, role ya da duyguya kaptırdığımızda, dünyayı hep o çerçeveden algılarız. Biraz sancılı bir süreç olmakla birlikte, bu unsurlarla aramıza mesafe koyup onları dışarıdan görebilmeyi başardığımızda ise gerçekten gelişip olgunlaşırız.
İnsanoğlu oldum olası net ve kesin formülleri yeğ tutar: Politikacıya güven olmaz, stres insanı hasta eder, bu kriz devleti batırır… Oysa hayat bu kadar tek boyutlu değildir ve karmaşık süreçler tek bir nedene indirgenemez.
İnsan davranışı, tıpkı tarihsel olaylar gibi ekonomik, psikolojik ve kültürel pek çok faktörün etkileşimiyle biçimlenir. Bu etkenlerden birini tek suçlu ilan etmeden resmi bütün olarak görebilmek gerekir.
Sorgulayıcı düşünmenin olgunlaşma evreleri:
1-Otoriteye dayanma: Doğruları büyük ölçüde dış kaynaklardan kabul etme
2-Kuşku: Otoriteyi sorgulayıp kendi görüşünü oluşturma
3-Öz farkındalık: Kendi inanç ve ön yargılarını dayanaklarıyla sorgulama
4-Açıklık: Yeni bilgileri ve bağlamı hesaba katma
5-Bütünsel bakış: Olayları sistemli değerlendirip gerektiğinde görüşünü değiştirmeye hazır olma
Düşünerek değerlendirmek, dış uyaranlarla tepkilerimiz arasına entelektüel bir mesafe koyarak gerçeği anlamlandırmamızı ve kendi değerlerimizi başkalarının değerlerinden ayırt etmemizi sağlar.
Düşünsel olgunluk ise yalnızca başkalarının görüşlerini değil, kendi doğrularımızı da dışarıdan bir gözle sorgulayabilmektir. Bildiklerimizi mutlak gerçekler olarak değil, gerektiğinde yeniden değerlendirilebilecek varsayımlar olarak görmek, seçimlerimizi ve eylemlerimizi daha sağlam gerekçelere dayandırmamıza olanak tanır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
