Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sorunları anlamak için bazen enflasyon rakamlarına, seçim sonuçlarına ya da büyüme verilerine bakmak yetmez.
Bu kırılmaların arka planında, uzun yıllar boyunca ihmal edilen birçok yapısal sorunlar vardır. Bunlardan biri de hiç şüphesiz plansız iç göçün beslediği çarpık kentleşmedir.
Kentler sadece insanların yaşadığı mekânlar değil, ekonominin, toplumsal ilişkilerin, kültürün ve siyasetin de şekillendiği alanlardır.
Şehirler sağlıklı büyüyemediğinde bunun bedelini yalnızca o kentler değil, bütün ülke öder.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye nüfusunun sadece yaklaşık yüzde 15’i kentlerde yaşıyordu. 1950’de çok partili hayata geçildiğinde ise bu oran ancak yüzde 22’ye ulaşmıştı.
Asıl kırılma 1950’lerden sonra yaşandı. Tarımda makineleşme, kırsaldaki işgücü fazlası ve sanayinin belirli merkezlerde yoğunlaşması milyonlarca insanı büyük kentlere yöneltti. 1987’de kent nüfusu yüzde 50’yi aşmış, bugün ise nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı şehirlerde yaşamaya başlamıştır.
Peki bugün Türkiye gerçekten kentleşti mi, yoksa beton yığını mı oldu?
Bir kenti sadece yüksek binalar, geniş caddeler ve AVM’ler oluşturmaz. Gerçek kent; planlama, ortak yaşam kültürü, kamusal alanlar, güvenlik, ulaşım, estetik, çevre bilinci ve aidiyet duygusuyla var olur.
Kentleşme doğru planlandığında bir medeniyet sıçramasıdır. Ancak üretimle desteklenmeyen, eğitim ve sosyal politikalarla bütünleşmeyen kentleşme; kalkınma yerine yoksulluğu, aidiyet yerine yabancılaşmayı, toplumsal bütünleşme yerine kutuplaşmayı besler.
Bugün gelinen noktada sorgulanması gereken soru şudur:
“İnsanlar mı sanayinin bulunduğu kentlere gitmeliydi, yoksa sanayi mi insanların yaşadığı bölgelere götürülmeliydi?”
Pamuğun büyük ölçüde Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da üretilmesine rağmen tekstil sanayisinin Marmara’da yoğunlaşması; buğdayın İç Anadolu’da yetişmesine karşın unlu mamul üretiminin büyük metropollerde toplanması ve benzer örnekler, bölgesel kalkınma açısından üzerinde düşünülmesi gereken tercihlerdir.
Eğer üretim ham maddeye ve iş gücüne daha dengeli dağıtılabilseydi, insanlar doğdukları yerleri terk etmek zorunda kalmayabilir, Anadolu’nun birçok kenti kendi ekonomik dinamikleriyle büyüyebilirdi.
Çünkü siz fabrikaları insanlara götürmek yerine insanları fabrikalara taşırsanız, yalnızca çarpık kentleşmeye davetiye çıkarmaz; aynı zamanda köyleri de üretim gücünü ve canlılığını kaybetmiş bir coğrafyaya dönüştürürsünüz.
Ne yazık ki; Türkiye şehirleşti ama kentleşemedi.
Hızlı göçle birlikte aile yapısı, toplumsal ilişkiler ve demografik yapı da değişti. Kentleşme olgusu yalnızca bir imar meselesi olmaktan çıkıp Türkiye’nin sosyolojik dönüşümünün merkezine yerleşti.
Avrupa’da üretim kentleri büyütürken, Türkiye’de birçok şehir yeterli üretim altyapısı oluşmadan büyük göçler aldı, bunun sonucunda gecekondular, kayıt dışı ekonomi, düşük verimlilik ve kent yoksulluğu ortaya çıktı.
Göç edenler başlangıçta ekonomik, kültürel ve sosyal açıdan kent yaşamına tam olarak entegre olamadılar.
Geldikleri kentlerde güveni çoğu zaman devlet kurumlarında değil; hemşehri ilişkilerinde, mahalle dayanışmalarında, dini yapılarda ve kendilerine yakın gördükleri sosyal ağlarda aradılar.
Bu dayanışma mekanizmaları, yeni hayatlarına tutunmalarını sağladı.
Ancak bu yeni toplumsal yapı zamanla siyasal tercihleri de etkiledi. Siyaset yalnızca ülkeyi yönetmenin değil; iş bulmanın, sosyal yardıma ulaşmanın, belediye hizmetlerinden yararlanmanın ve kimi zaman konut sahibi olmanın da aracı haline geldi. Vatandaş ile devlet arasındaki kurumsal ilişki giderek kişisel ilişkilere dönüştü.
İmar siyaseti çarpık kentleşmenin en önemli sonuçlarından biri oldu. Kaçak yapılaşma ve gecekondular zamanla seçim dönemlerinin önemli vaatlerinden biri haline geldi. İmar afları kısa vadede sorunları hafifletse de uzun vadede plansız kentleşmeyi teşvik etti.
Aynı süreçte kent toprakları büyük bir ekonomik değere dönüştü. Tarımsal üretimin yerini giderek arsa değerlerindeki artış aldı ve üretim ekonomisinin yanında güçlü bir rant ekonomisi oluştu.
Belediyelerin imar kararları artık yalnızca şehirlerin değil, önemli ekonomik kaynakların da kaderini belirlemeye başladı.
Bu süreç kurumları da etkiledi. Kuralların herkese eşit uygulanması yerine istisnaların ve kişisel ilişkilerin öne çıktığı bir anlayış güç kazandı. Kurumsallaşmanın zayıfladığı yerde liyakatten çok sadakat, uzun vadeli şehir planlamasından çok kısa vadeli siyasi hesaplar öne çıktı.
Elbette Türkiye’nin bugün yaşadığı bütün ekonomik ve siyasal sorunları yalnızca kentleşmeyle açıklamak mümkün değildir. Ekonomi politikaları, eğitim sistemi, hukuk, küresel gelişmeler ve demografik değişimler de bu tabloda belirleyici rol oynamaktadır.
Ancak hızlı iç göçün oluşturduğu toplumsal yapı ile çarpık kentleşmenin, bu sorunları derinleştiren en önemli yapısal etkenlerden biri olduğu da açıktır.
Çünkü şehirler sadece binalardan ibaret değildir; onlar aynı zamanda toplumun karakterini, ekonominin yönünü ve siyasetin dilini de şekillendirir.
Belki bugün karşı karşıya olduğumuz birçok ekonomik, sosyal ve siyasal sorunun kökleri, yalnızca kurduğumuz şehirlerde değil; kuramadığımız kent kültüründe yatıyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
