Mesele tam olarak öyle değil-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)
“Dün gün boyu 15 Temmuz yayınları vardı. Kâh o gün yaşananlar hatırlatıldı kâh siyasi mesajlar verildi.
Ancak…
İzlerken vardığım basit sonucu söyleyeyim. FETÖ ya da 15 Temmuz meselesi, farklı görüşleri yan yana getirmekle birlikte… İster iktidarı desteklesin ister muhalif olsun çoğu kişi “FETÖ ile mücadele”de siyasetin samimiyetine inanmıyor. Muhalifler “memleket meselesi” saydıkları olayın siyasi istismar konusu yapılmasından şikâyetçi. İktidara destek veren kitleler ise “siyasi ayak yok” diyen siyasetin yarattığı çifte standarttan.
Bunun bir nedeni var. Daha önce çok örnek verdim. Ama bu kez farklı olsun.
Uzun süredir köşesine çekilmiş Berat Albayrak, 15 Temmuz ile ilgili katıldığı forumda açıklamalar yaptı. O gece cumhurbaşkanının uçağının hangi koşullarda indiğini anlattı. Söylediğine göre pilotlardan biri FETÖ’cüydü. Atatürk Havalimanı pistinde kamyon olduğunu söyleyerek uçağı Sabiha Gökçen’e indirmeye çalışıyordu. Albayrak şöyle devam etti: “Ama uçak kalkmadan Sabiha’da sıkıntı olduğunu bildiğimiz için ben tabii yine celallendim. Hemen telefonla, müdürümüzü (Mustafa Çalışkan) tekrar aradım. Allah razı olsun, ‘Hiç merak etmeyin. İşlem tamamdır’ dedi.”
Albayrak, sözü tekrar Çalışkan’a getirerek şöyle tamamladı: “Ben şehadet ederim ki, Mustafa müdürümüz o gecenin gerçek kahramanlarından bir tanesidir.”
Sadece Berat Albayrak değil. O gün sokakta olan pek çok kişi de benzer düşüncedeydi. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ı, Boğaz Köprüsü’nde darbeci askerlerle çatışmanın içinde izlemiştik. “Bekleyelim görelim” diyenlerden değildi. Bunda bir tereddüt yok. Ancak 10 yıl sonra kimsenin sormadığı bir soru var: Mustafa Çalışkanlar’ın başına 15 Temmuz’dan sonra neler geldi?
Aslında 15 Temmuz öncesini bilenler için sürpriz değil. Zira Çalışkan, daha önce de İstanbul Emniyeti’nde görev yapıyordu. FETÖ’nün güçlü olduğu dönemde Batman’a sürülmüştü. Ona yapılan suçlama o dönem “cemaat” denen FETÖ’ye karşı çalışma yapmaktı. Zekeriya Öz’e gönderilen isimsiz ihbar mektubunda adı şöyle yazıyordu:
“Mustafa Çalışkan tayini Batman’a çıkınca eşyalarını toplarken bana Fethullah Gülen’in Emniyet’teki adamlarına yönelik çalışma başlattıklarını, iddiaları ve istihbari bilgileri kendisinin Adil Serdar’a verdiğini ancak bir sonuca ulaşamadıklarını (…) söyledi.”
Elbette içerik yalandı. Aslında Çalışkan FETÖ tarafından fişlenmişti. Belli ki hedef olmuştu. İstanbul Emniyeti’nden yollandı. En son Adana’dayken, 17-25 Aralık ile birlikte FETÖAKP kavgası başlayınca, tekrar İstanbul’a, hem de terörle mücadele şube müdürü olarak döndü. Darbeden bir yıl önce, başta vekaleten sonra asaleten İstanbul Emniyet müdürü olarak atandı.
Yani…
Kimileri milat ararken, Çalışkan için FETÖ meselesinin daha uzun bir geçmişi vardı.
Ya 15 Temmuz sonrası?”
En iyi isim “Yeni Parti”-Can Ataklı (Nefes)
“Artık galiba sona geliniyor.
Çünkü bu noktadan sonra CHP’de bir uzlaşma sağlanması mümkün değil.
İmamoğlu-Özel ekibi genel merkeze butlanla geri dönen Kılıçdaroğlu arasında bırakın uzlaşmayı, bir görüşme hatta el sıkışma bile olamaz.
O halde İmamoğlu-Özel taraftarları CHP’den ayrılacak ve bir parti kuracak.
Bu partinin siyasi görüşü nasıl olacak, CHP ile aynı yolda mı yürüyecek, ekonomiye, siyasete, dış politikaya nasıl bakacak, başka partilerle iş birliği yapacak mı, şu anda bilinmiyor elbette.
Şu sıralar Özgür Özel’in kolunu çimdikleyerek “CHP’den ayrı, başka bir parti kur” diyenlerin egemenliği var.
Yeni bir parti kurulacak.
Bu kesin olunca isim ve logo konusu gündeme geliyor elbette.
Özel “İsim ve logo üzerinde konuşuyoruz şimdilik yeni parti diyelim” dedi.
Bana sorarsanız partinin ismi zaten bu cümlenin içinde saklı.
Uzun uzadıya yeni bir isim aramak gereksiz.
Meydanlarda İmamoğlu-Özel ekibinin bir parti kurmasını isteyenler zaten sadece “Yeni Parti” diyor.
Yani partinin adı aslında konmuş: Yeni Parti.
O halde isim aramak boşuna zaman kaybettirir, an itibarıyla kurulacak bir partiye en yakışacak isim “Yeni Parti” olacaktır.
Zaten ağızlara pelesenk olmuş bu isim şimdiden herkes tarafından kabullenilmiş durumda.”
Teşviklerle nükleere göz kırpıyorlar-Özgür Gürbüz (BirGün)
“TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen kanun teklifi, Türkiye’de yapımı süren Rusya’ya ait Akkuyu Nükleer Santralı’na ve yapılması planlanan diğer santral projelerine teşvik yağdırdı.
Genel Kurul’a gönderilecek torba kanun teklifine eklenen üç ayrı maddeyle, nükleer santral projelerine kurumlar vergisi, KDV ve damga vergisi üzerinden teşvikler verildi.
Böylece, Akkuyu’da yapımı süren ancak finansal sorunlar yaşayan santrala yeni kolaylıklar sağlanırken Sinop ve Kıyıköy nükleer santral projeleri için Kanada, ABD, Güney Kore ve Çin’in de aralarında olduğu farklı ülkelerle yürütülen pazarlıklarda, yabancı şirketlere daha cazip koşullar sunulmuş oldu.
Teklifin 10. maddesinde nükleer enerji şirketlerine KDV üzerinden yeni teşvikler verildi. Yine ön lisans ve/veya lisans sahibi şirketlere, yatırım teşvik belgesi kapsamında inşaat işleri nedeniyle yüklendiği KDV’nin altı aylık dönemler itibariyle izleyen bir yıl içinde kendilerine iadesinin önü açıldı. Yatırım teşvik belgesi kapsamındaki makine ve teçhizat teslimleri KDV’den muaf tutulurken söz konusu makine ve teçhizat için yüklenilen ve indirim yoluyla giderilemeyen KDV’nin talep edilmesi halinde işlemi yapan satıcıya iadesine yeşil ışık yakıldı.
Burada sağlanan avantajı Vergi uzmanı Tuncay Kapusuzoğlu, “Normalde yatırım teşvik belgesi kapsamında KDV istisnasından yararlanacak makine ve teçhizatlar tüm özellikleriyle ayrıntılı olarak belirlenip istisna uygulanırken burada nükleer santral kapsamındaki tüm makine ve teçhizatlara istisna getirilmiş. Kapsam çok geniş tutulmuş” diye özetledi.
Kapusuzoğlu, nükleer santrallara uygulanan bu teşviğin diğer enerji santrallarına uygulanmadığına da dikkat çekerek “Bu üretim maliyeti açısından ciddi sorun yaratıyor. Vergilendirme ilkeleri açısından da teorik sorun var. Diğer enerji firmalarıyla nükleer enerji firmaları arasında farklılık oluşmuştur” açıklamasını yaptı.
Kanun teklifinin 19. maddesinde, nükleer santral kurmak için ön lisans ya da lisans almış şirketlere örtülü sermaye üzerinden önemli bir vergi avantajı sunuldu. Nükleer enerji şirketlerine faaliyet konularıyla ilgili borçlanmalarında örtülü sermaye sınırı genişletildi. Alınan borçların ilişkili banka ve finans kuruluşlarından temininde halen uygulanmakta olan, borcun yüzde 50’si (kuralı) değil yüzde 25’i örtülü sermaye limit hesabına dahil edilerek şirketlerin daha fazla borçlanmasının önü açıldı.”
Enflasyonda savaş etkisiyle makas değişimi-Naki Bakır (Dünya)
“Ekonomi yönetiminin dezenflasyon programı kısmen meyvelerini vermeye başlasa da jeopolitik gerilimin damgasını vurduğu dönemde vites artıran sokaktaki hayat pahalılığı istatistiklere yansıdı.
Gerilim, sıcak savaş ve belirsizliklerle geçen yılın ilk beş ayına ilişkin perakende ciro ve satış hacimlerine göre sektörel deflatör verisi, market-mağaza enflasyonunun hızla tırmandığını gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre gıda, içecek, tütün ürünleri, tekstil, giyim ayakkabı, elektrikli eşya, mobilya, bilgisayar, kitap, tıbbi ürünler, akaryakıt gibi ürünleri kapsayan perakende ticaret satış hacmi mayıs ayında yüzde 13,7 artarken, sektörel ciro artışı yüzde 47,6’ya ulaştı. Cirodaki artış satış miktarından arındırıldığında, perakende tüketimdeki ortalama pahalanmayı gösteren sektörel zımni fiyat deflatörü, başka deyişle market-mağaza enflasyonunun yüzde 29,8 olduğu belirlendi.
Geçen yıl mayısta perakende sektörü zımni fiyat deflatörü 23,4’le, aynı tarihte yüzde 35,41 olan Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) bazında yıllık manşet enflasyonun yaklaşık 12 puan altındaydı. Bu yıl yıl aynı ayda yüzde 32,61 olan TÜFE bazında yıllık manşet enflasyon bir yılda 2,8 puan düşüş kaydederken, sektörel zımni deflatör aynı dönemde 6,4 puan arttı. Perakende deflatörü ile TÜFE enflasyonu arasındaki makas bu yıl mayıs sonu itibarıyla 2,8 puana indi.
Geçen yıl eylülde yüzde 26,9’a kadar çıktıktan sonra düşüşe geçen sektörel zımni deflatör bu yıl ocak ayında yüzde 23,6’e kadar inmişti. Savaş öncesi gerilimin arttığı şubat ayında perakende satış hacmi (satılan mal miktarı) yüzde 15,7 artarken, sektörün cirosundaki artış yüzde 46,5’i buldu ve sektörel deflatör yüzde 26,6’ya çıktı. Fiilen sıcak savaşın yaşandığı mart ayında ise panik alımları ve stoklama refleksiyle perakende satış hacmi yüzde 21,8’le uzun dönemin aylar bazında en yüksek yıllık artışını kaydetti. Aynı ayda ciro artışı da yüzde 53,6’ya ulaştı ve perakende sektörü zımni fiyat deflatörü yüzde 26,1 oldu. Perakende deflatörü, başka deyişle çarşı pazar enflasyonu nisanda ise yüzde 30,7 ile son 18 ayın en yüksek düzeyine çıktı. Perakende satış hacminin yüzde 11,7 arttığı nisanda, ciro artışı da yüzde 46 oldu.
Sektörel deflatörde son bir yıldaki artışın 6,2 puanı, bu yıl jeopolitik gerilimin en fazla etkili olduğu şubat-mayıs döneminde gerçekleşti. Aynı dönemde yıllık manşet enflasyondaki artış ise 2 puanda kaldı.”
Mental hatalar turnuvası-Mehmet Özyazanlar (Evrensel)
“Futbolun en büyük organizasyonu olan Dünya Kupası, 19 Temmuz Pazar günü oynanacak final karşılaşmasıyla noktalanacak.
Bu dev organizasyon kuşkusuz arkasında bıraktığı saha içine ve saha dışına ilişkin pek çok yaşanmışlıkla hatırlanacak.
Saha içiyle ilgili olarak akıllarda en çok kalanlar arasında ise özellikle oyuncuların göz göre göre yaptığı mental hataların fazlalığı dikkat çekti.
Oyuncular bu tür hatalı hamleleriyle kimi kez penaltıya sebep olurken, kimi kez de sarı ya da kırmızı kart görerek kalan sürede takımlarını zor durumda bıraktı…
Gelişen bilimsel uygulamalara bağlı olarak modern antrenman yöntemleri sayesinde oyuncuların fiziksel kapasitesi ve mücadele gücü yükseliyor. Buna karşılık oyun aklı konusunda fiziksel gelişime eş değer bir ilerlemeden ve duyguların kontrol edilebildiği bir mental olgunluktan söz etmek mümkün değil.
Yüksek beklentilerden kaynaklanan baskı ve heyecanın, aklı, mantığı devre dışı bırakarak zihnin doğru karar verme mekanizmasını nasıl olumsuz etkilediğine dair birkaç örnek vermek gerekirse…
İngiltere ile Meksika arasında oynanan son 16 tur maçının 54. dakikasında, İngiliz Milli Takımı’nın oyuncusu Jarell Quansah kaleye uzak mesafede rakibine son derece gereksizce yaptığı sert bir hamle nedeniyle kırmızı kart gördü.
On kişi kalan İngiltere’nin işi zora girmişken bu kez 58. dakikada sahneye Meksika Kalecisi Raul Ranger çıktı. Ceza sahası içinde Anthony Gordon’a yaptığı dengesiz bir hamle ile penaltıya sebep oldu.
Jarell Quansah oyundan atıldığında İngiltere 2-1 öndeydi ve durumu sıkıntıya girmişti. Meksika Kalecisi Raul Ranger ise yaptığı penaltıyla adeta İngiltere’ye yeniden hayat verdi.
Maçın geri kalan 35 dakikasını 10 kişiyle oynamak zorunda kalan İngiltere sonuçta maçı kazansa da normalde olması gerekenden çok daha fazla yorulup yıprandı.
Bu tür hataların bir örneğini de Brezilya ile Norveç arasında oynanan son 16 maçında gördük. Maç golsüz devam ederken 14. dakikada Norveçli oyuncu Kristoffer Ajer ceza sahası içinde kayarak yaptığı saçma sapan bir hamleyle Brezilyalı forvet Matheus Cunha’yı yere indirince hakem tereddütsüz bir şekilde penaltı noktasını gösterdi.
Futbolda varsayımlar üzerinden konuşmak doğru olmasa da Brezilya’nın o penaltı atışını gole çevirmesi halinde Norveç’in işinin hiç kolay olmayacağını söylemek yanlış olmaz. Belki de Norveç’e çeyrek final kapısını açan, Brezilya’nın yararlanamadığı o penaltı atışıydı.
Bir diğer örnek de Arjantin ile İsviçre arasında oynanan çeyrek final maçında yaşandı.
Karşılaşmanın 72. dakikasında skor 1-1iken İsviçreli oyuncu Breel Embolo önceden sarı kartı olmasına rağmen sahtekarlık yaparak hakemi yanıltmaya çalışınca, ikinci sarıdan kırmızıyı gördü ve bu çok önemli maçta takımını 10 kişi bıraktı. İsviçre o dakikadan sonra yoğunlaşan Arjantin ataklarıyla iyice bunalsa da maçı uzatmaya götürmeyi başardı. Ancak uzatma dakikalarında 10 kişi kalmanın dezavantajını giderek daha çok hissetmeye başladılar ve nitekim son dakikalarda art arda iki gol yiyerek kupaya veda ettiler…
Peki niye, futbolun en üst seviyede icra edildiği böylesi bir turnuvada bile şuursuzca olduğu kadar aynı zamanda sorumsuzca yapılan bu tür hataların önüne geçilemiyor?
Dünyanın en kariyerli teknik direktörlerinin bu hataların farkında olmaması düşünülebilir mi?
Bu hatalar belli ki üstesinden gelinmesi gereken önemli bir sorun olarak görülmüyor. Yani pek ciddiye alınmıyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
