Pazartesi, 24 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Günlük

Köşe yazılarından seçmeler

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 16 Temmuz 2026 07:34
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Atatürk’ün Gözünden Vahdettin’in Kaçışı-Sinan Meydan (Cumhuriyet)

“Bir taraftan “Kurtuluş Savaşı”nı, diğer taraftan “Vahdettin’in ihanetini ve kaçışını” müfredattan çıkarmaya kalkan AKP’li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in önünde çok büyük bir engel var: o da tarihi gerçeklerdir. O tarihi gerçeklerin anlatıldığı kitaplardan biri de Atatürk’ün “Nutuk” adlı dev eseridir.

Atatürk, 1927 yılında CHP II. Kurultayı’nda okuduğu Nutuk’unda hem “Kurtuluş Savaşı”nı hem de “Vahdettin’in ihaneti ve kaçışını”, o savaşın lideri ve başkomutanı olarak elindeki belgelerle anlatmıştır. 

Atatürk, Nutuk’un daha girişinde Padişah Vahdettin’i çok ağır sözlerle şöyle eleştirmiştir: “Saltanat ve hilafet makamını işgal eden Vahdettin, mütereddi (soysuzlaşmış), kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu deni (alçakça) tedbirler araştırmakta…” (Nutuk / Söylev, C.1, s. 2-3)

Çok açıkça görüldüğü gibi Atatürk, Nutuk’un daha ilk sayfasında ve ikinci paragrafında Sultan ve Halife Vahdettin’i, kendini ve yalnız tahtını korumak için “alçakça tedbirler araştıran bir soysuz” olarak adlandırıyor.

Atatürk, Nutuk’un ilerleyen sayfalarında da “İngiliz Muhipler Cemiyeti”ni anlatırken de Padişah Vahdettin’in bu cemiyete üye olduğunu belirtmiştir. Atatürk, “İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. (…) Bu derneğe girenlerin başında ‘Osmanlı Padişahı ve Yeryüzünün Halifesi’ unvanını taşıyan Vahdettin (…) bulunuyordu,” demiştir. (Nutuk/Söylev, C.1, s. 10-11)

Atatürk, Nutuk’un ilk sayfalarında Padişah Vahdettin’i eleştirmeyi sürdürmüştür. Ülkenin içinde bulunduğu genel durumdan söz ederken Padişah Vahdettin’i şöyle eleştirmiştir:

“Düşman devletler Osmanlı Devleti’ne ve ülkesine maddi ve manevi bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan zat (kişi) hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda…” (Nutuk/Söylev, C.1, s. 14-15)“

Yeni partinin “siyasi çizgisi” masaya yatırıldı-Aytunç Erkin (Nefes)

“Önce Cumhuriyet Gazetesi’ndeki röportaj.

Özgür Özel başkanlığındaki CHP’nin Genel Başkan Yardımcılarından Serkan Özcan, “Yeni partinin kurulacağı biliniyor, bunun çerçevesi ve çizgisi de konuşuluyor olmalı…” değerlendirmesine şu yanıtı verdi:

“Elbette konuşuyoruz, ‘konuşmuyoruz’ dersek çocuk kandırmak olur. Çünkü riski görüyoruz. İktidar eliyle CHP’de seçilmiş yönetimin hakkı teslim edilmeyebilir. Ancak mücadeleyi yargı yoluyla her şeye rağmen kazanma azmi içerisindeyiz. Tek bildiğimiz yeni partinin toplumun tamamını kucaklayan, kapsayıcı, Türkiye’nin alışagelmiş, ideolojik sınırları içerisine sıkışmamış olması gerektiği. Bugün siyasi yarış ideolojiler arasında değil, demokrasi ve otokrasi taraftarları arasında olacak. Önümüzdeki ilk seçimde milletin önüne konacak sandıkta tek bir tercih var: ‘Türkiye Sayın Erdoğan’ın kurduğu otokrasiyle mi devam etsin yoksa demokratik kodlarla siyaset yapılan bir yer mi olsun’. Çizgimiz, demokratik kapsayıcılık çizgisi, otokrasiye, bu kara düzene karşı olma çizgisi. Bunun içine ideoloji koymuyorum. Elbette ideolojiler var ama bugünün ihtiyacı demokratik kapsayıcılık. (13 Temmuz 2026/İklim Öngel/Cumhuiyet)”

Bir ay öncesine dönelim.

Serkan Özcan gibi Ekrem İmamoğlu’na yakın bir isim Prof. Ali Yaycıoğlu sosyal medya hesabından uzun bir paylaşım yapmıştı. O paylaşımdan can alıcı yere vurgu yapayım: “Kemal Kılıçdaroğlu’nu 13 yıl boyunca genel başkan olarak taşıyan bir partide ciddi, belki de tamir edilmesi mümkün olmayan yapısal sorunlar yok mudur? Bazı gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi? Bugün yaşananları yalnızca rejimle işbirliği yapan bir avuç ihtiras sahibinin komplosuna indirgemek eksik bir okuma olur. Daha isabetli yorum şudur: Rejim, partinin yapısal zaaflarını doğru teşhis etmiş ve stratejisini tam da bu zayıflıklar üzerine kurmuştur. Bu yüzden asıl soru şudur: Bu aşamada öncelik partiyi kurtarmak mı olmalı, yoksa CHP’yi aşan daha geniş bir siyasal zemini kurmak mı? (12 Haziran 2026)”

Hem Özcan hem Yaycıoğlu da “CHP’den daha kapsayıcı” vurgusu yaptı.”

Bağlantıda kalalım-Bülent Usta (BirGün)

“Hava sıcak. İnsanlar telaşlı ve sessiz. Tahammül azaldıkça azalmış. İskelenin yanındaki kafede oturmuş kendimi ve gazete yazımı düşünüyorum. İskelenin kedilerinden Hüsnü geliyor yanıma. Ona neden Hüsnü denmiş hiçbir fikrim yok. Hüsnü konuşkan bir kedi, sürekli bir şeyler mırıldanıyor. Bu sıcakta konuşacak gücü nereden buluyor? Oturduğum kafenin önünde iki arkadaş vedalaşıyor, biri iskeleden vapura binecek. Gidecek olan şöyle diyor: “Bağlantıda kalalım.”

Son zamanlarda vedalaşan herkesin ağzında bu söz. Hüsnü’ye bakıyorum, ne düşündüğümü anlamış gibi yüzüme bakıyor. Şöyle diyorum ona: “Ne demek bağlantıda kalmak? Demek ki bağlı değiller; bağlı olsalar bunu temenni etmeye gerek duymazlardı.” Bu söz şöyle duyulmuyor mu: Arada sırada, önemli bir şey olursa haberleşelim. Bağlı olmak sorumluluk yükler; bağlantıda kalmaksa sorumluluğu üstlenmez, rafa kaldırır – ihtiyaç doğduğunda uzanılmak, doğmadığında unutulmak üzere. Hüsnü mırıldanarak tepki veriyor.

Gösterisi yüzünden tutuklanan Deniz Göktaş’ın videosunu milyonlarca kişi izledi; ben de izledim. Altına ‘yalnız değilsin’ yazıldı; ben de yazdım. Sonra hepimiz kendi hayatımıza döndük. Hüsnü ile konuşurken yanımıza bir kadın geldi. “Hüsnü herkesin yanına gitmez,” dedi gülümseyerek. Hüsnü hemen yanımdan uzaklaşıp kadının bacağına sürtünmeye başladı.

Kadın iskelenin müdavimlerindendi; her gün buradaki kedileri, köpekleri besliyordu. Çantasından mama poşetini çıkarırken sordum: “Adı neden Hüsnü, biliyor musunuz?” “Hüsnü’yü tanımıyor musunuz? Bu iskelede kitap tezgâhı vardı. Şiir yazardı.” Kitap satan birini hatırlıyordum hayal meyal, uzun saçlı ve sakallı biriydi. Birkaç kere konuşmuşluğum da olmuştu. “Onun kedisiydi. O ölünce onun adıyla seslenir oldu herkes.” Daha bir şefkatle kedinin başını okşadı. Kitapçı Hüsnü, sokaktaki herkesle bir bağ kurmuştu. Sonra kadın ve Hüsnü yanımdan ayrıldılar; başka kediler de hızlıca toplanmıştı etraflarında.

Kitapçı Hüsnü hakkında düşünürken, üniversite yıllarında bir kasaba sahilinde kitapçılık yaptığım günleri hatırladım. Sürekli “Hayallerim, Aşkım ve Sen” filminin müziğini çalıyordum. O zamanlar sürekli bir şeylere karşıydım. Karşı olmak iddia gerektirir; bir şeye hayır diyen, başka bir şeyin mümkün olduğunu savunmayı da üstlenir. Savunduğun şeye bağlanırsın, yanılırsan altında kalırsın. Şimdi iddia yok, kuşkuculuk var her yere sinmiş. Kuşkucu hiçbir şey ileri sürmez, hiçbir şeye bağlanmaz; kimseye borçlanmadan yaşar.

Bağlanmak tam da bu yüzden gözden düştü: bir tür borçlanma çünkü. Kendinden bir parçayı ötekine veriyorsun ve o parça artık senin denetiminde değil. Düşürülebilir, unutulabilir, en çok ihtiyaç duyulan anda karşılıksız bırakılabilir. Bağlantıda kalansa hiçbir parçasını vermez. Herkesi ekran mesafesinde tutar: yeterince yakın ki yalnız hissetmesin, yeterince uzak ki kimse ondan bir şey talep edemesin. Herkes potansiyel olarak kalır – dokunulmamış, dolayısıyla gerçekleşmemiş. Lacan’ın öznesini ömür boyu kovalayan o soru – benden ne istiyorsun? – böylece hiç sorulamaz hale gelir. Ötekinin talebi ona ancak onun izin verdiği aralıktan sızabilir; görülmeyen mesaj, sorulmamış soru…”

NATO 3.0’a Çin neden sesini çıkarmıyor?-Ceren Ergenç (Evrensel)

“Ankara’daki NATO zirvesi, Soğuk Savaş için kurulmuş bu örgütün varlık amacı sona erdikten sonra yerelleşmiş çatışmalar ve düzensiz göç gibi yeni icat edilmiş güvenlik krizlerini çözmek üzere kendini yeniden var ettiği ikinci versiyonunun da vadesi dolunca, üçüncü bir reenkarnasyonunu açıkladığı için tarihe geçti. NATO 3.0 diye adlandırılan bu döneme ‘NATO’nun Avrupalılaşması’ diyen de var, çünkü Trump NATO’dan çekilmemenin koşulu olarak Avrupalı üyelerin ellerini ceplerine sokma koşulunu dayattı. Trump’ın NATO’nun mali ve lojistik yükünü Avrupalılara bırakmasının nedeni küresel düzeyde Çin’le rekabetine odaklanmak. Fakat zirve öncesi kendi başına ve Rusya’yla zamanlaması manidar tatbikatlar yaparak endişe uyandıran Çin, zirvenin sonuçlarına beklenen şiddette bir tepki vermedi. Trump’ın yakın zamanda Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Kore gibi Pasifik ülkeleriyle ‘Asya NATO’su kurmak gibi girişimleri dahi olduğunu düşünecek olursak, Çin’in bu rahatlığı nereden geliyor? Bu rahatlığı NATO’nun bölünmüşlüğüyle açıklamak kolay. Ama Çin’in asıl tedirginliği başka yerde: NATO’nun Avrupalılaşmasında değil, Asyalılaşmasında.

Çin son iki yıldır NATO zirvelerinin sonuç bildirgesinde yok. 2 yıl önceki ‘yapısal sorunlara yol açan büyük güç’ ifadesi hâlâ duruyor ama bu yılki sonuç bildirgesi iç sorunlara ve yeniden yapılanma kararlarına odaklanmış görünüyor. Elbette ki bu iç sorunlar Çin’den bağımsız değil ve bu yüzden, ABD, Pasifik bölgesine odaklanarak Avrupa’yı Rusya’yla ama aslında Çin’le de baş başa bırakıyor. Çünkü yakın zamanda Trump-Xi zirvesinde de gördüğümüz gibi, ABD, AB’nin aksine, Çin’le rekabetinde müttefiklere ihtiyaç duymuyor ve yalnız başına hareket ediyor. Oysa, Avrupa için Rusya’ya karşı askeri kapasitesini artırmak demek, Çin ve ABD’nin hakim olduğu ham madde pazarlarına ve değer zincirlerine daha da fazla muhtaç olmak demek.

Dijital ve yeşil dönüşümlerden sonra kapitalizmin yeni artı değer üretim alanı, ironik bir adlandırmayla ‘savunma sanayi’ denen askeri harcamalar. Artık her sektörün içinde kaçınılmaz olarak var olan dijital teknolojiler askeri ve sivil sektörleri birleştiriyor ve ‘çifte kullanım’ amacıyla yeni yatırım alanları açıyor. Yani, ‘Avrupalılaşan NATO’nun Çin’le sınavı, askeri teknolojilerin Çin’e olan kaynak , teknoloji ve üretim bağımlılığından azade düşünülemeyecek olması.

Ankara’daki NATO zirvesi öncesinde Çin’le AB arasında ticaret görüşmeleri devam ediyordu. Tıpkı NATO zirvesinde askeri harcamalara ayrılan bütçenin artırılması, Pasifik’teki müttefiklerle ilişkilerin derinleştirilmesi gibi konularda Avrupa ülkeleri arasında yaşanan fikir ayrılıkları gibi, Çin’le ekonomik ilişkilere de aynı bölünmüşlük hakim. Çin’e karşı sert yaptırımlar isteyenlerle Çin olmadan yeniden sanayileşemeyeceğini düşünen üye ülkeler arasında AB’nin bir Çin politikası oluşturması neredeyse imkansız. Cin’in rahatlığı da buradan geliyor. Gerek resmi basında, gerekse akademik ve düşünce kuruluşlarının yorumlarında NATO’nun bölünmüşlüğüne çokça atıf var.

Benim dikkatleri çekmek istediğim nokta, Çin’in ‘Avrupalılaşan NATO’ya karşı beklendik sonuç tepkisi değil, kendi tabiriyle ‘Asyalılaşan NATO’yu kendine dert etmiş olması. Çin kamuoyunda ABD’nin NATO’yu Avrupa’ya bırakıp Pasifik’e yönelmesinden çok, ABD’nin yokluğunda Avrupa’nın askeri sanayiler için Japonya ve Kore gibi dijital orta güçlerle ortaklığa muhtaç olacak olması.”

Türkiye ekonomisinde üç cepheli sınav-Şevket Sayılgan (Dünya)

“Trump etkisi, Orta Doğu’da savaş riski ve iç siyasette yeni denge arayışı

İRAN savaşı: Petrolün gölgesinde ekonomi

Petrol yükselirse sadece akaryakıt değil; enflasyon, cari açık, bütçe ve faiz de yükselir.

Türkiye enerjisinin büyük bölümünü ithal ediyor.

Bu nedenle;

-Petrol

-Doğal gaz

-Hürmüz Boğazı

-Deniz taşımacılığı artık sadece dış politi­ka başlığı değil…

Ekonominin ana belirleyicileri hali­ne geldi.

Trump ekonomisi dünyayı yeniden şekillendiriyor

Trump yönetimi;

-Gümrük tarifeleri

-Çin rekabeti

-NATO harcamaları

-Dolar politikası

-Küresel ticaret

üzerinde yeni bir dönem başlatıyor.

Bu durum Türkiye için hem risk hem fırsat.

İç siyaset ekonomiyi  nasıl etkileyecek?

Piyasaların takip ettiği üç temel başlık var:

-CHP’deki hukuki ve siyasi süreçle­rin seyri

-Yeni anayasa tartışmalarının siyasi gündemi nasıl şekillendireceği

-Erken seçim ihtimaline ilişkin bek­lentiler

Bu başlıkların her biri, gerçekleşmesinden bağımsız olarak, yatırımcı güveni, CDS primi, döviz kuru ve yabancı sermaye akımları üzerinde etkili olabilecek be­lirsizlik unsurları olarak değerlendirili­yor. Cumhurbaşkanlığı seçimi için anayasal takvim 2028’i işaret etse de, erken seçim ve anayasa değişikliği tartışmaları siyasi gün­demde yer almaya devam ediyor.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Mason Greenwood’un portresi
Sonraki Makale Leandro Trossard’ın portresi

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Dış borçla tanıştığımız gün

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
GünlükManşet

Tarihte bu hafta

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
EditörGünlük

Cırtcırt banttan hızlı trene

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
EditörGünlük

Mesele “şapka” değil

Medya Günlüğü
23 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?