Cumartesi, 30 May 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
GünlükManşet

İstanbul’da şiirli bir gün

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 30 Mayıs 2026 16:46
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Gözlerimi bir açıyorum, Tünel’in önündeyim. Tünel’in Şişhane kapısında… 

Günlerden 19 Şubat; saat 06.03. Gece yağan yağmur, Tünel’in taşlarını yer yer göllendirmiş. Şehir henüz tam uyanmamış; İstanbul, sabahla gece arasında asılı kalmış gibi.

Tüm kepenkler kapalı; İstanbul’un o ısıran soğuğunda, ağzımdan şubat kışının buharı yükseliyor; gözlerim dükkânların tabelalarında geziniyor. Fotiyadis Efendi’nin çırağı Artin, kumaş dükkânının kepenklerini gürültüyle açıyor. İstanbul göğü, gecenin siyahından sabahın grisine dönerken ellerim paltomun cebinde, yakalarımı kaldırmış, siyah atkımın sıcağını boynuma dolamış, karşıdaki kitapçının köşesinden yürüyorum Asmalı Mescit Sokağı’na doğru.

Hızlı ve kısa bir yürüyüşten sonra, Kallavi Sokağı’nın sonundaki Taşovalı Bilal’in küçücük çay ocağında soluklanıyorum. İki küçük ve alçak masa, beş hasır tabure, buharlar saçarak kaynayan çay tezgâhından ibaret ve duvarları siyah beyaz resimlerle dolu çay ocağında… Taşovalı, “Ölüm Allah’ın emri, şu ayrılık olmasaydı” yazısını çerçeveletip çay ocağının arkasına asmış. Lefter Küçükandonyadis, sarı-lacivert çubuklu formasıyla gülümsüyor bir başka duvarda.

Camların buharından dışarısı, sisli bir grilikte yitip gidiyor. Hasır taburelerden birine kurulmadan önce, yürürken gördüğüm bir sokak aşağıdaki fırına koşup yeni çıkmış poğaçalardan iki tane alıp geliyorum. İnce belli bardakta sıcak çay ve poğaçaların sıcağı… Taşovalı Bilal, elinde çay askısıyla sağa sola seğirtip, yeni açılmaya başlayan dükkânlara, mağazalara çay taşıyıp duruyor. Nida Tüfekçi, “Yozgat Sürmelisi”ni söylüyor radyoda.

***

Bilal’e “eyvallah” deyip yeniden sokaklara vuruyorum kendimi.

Necati Cumalı, “Rosenbergler” için yazdığı o şiirde; “Sevdiğim sokak adları gibi / Sevdiğim çiçek adları gibi / Bütün sevdiklerimin adları gibi / Adınız geliyor aklıma” diyor ya; ben de o sabah adları güzel sokaklara doğru süzülüyorum yavaş yavaş

Müeyyet Sokak’tan Nur-u Ziya Sokağı’na; Sahne Sokak’tan Gönül Sokak’a, insanlar telaşlı, aceleci adımlarla koşuşturuyorlar yanım sıra.

***

Balyoz Sokağı’nın köşesindeki Anadolu Pasajı’na, Niko Valavanis’in II. Abdülhamid zamanında “Brasserie l’Orient” adıyla açtığı “Anadolu Birahanesi”ne giriyorum…

Yüksek tavanı, örme tuğla duvarları, kristal avizeleri, beyaz örtülü ağır masaları ve deri koltuklarıyla eski zamanlardan kalma görkemli bir yer. İçerisi dışarıdaki soğuğu bir anda unutturacak kadar sıcak mı sıcak.

Geceden kalma hafif bir alkol kokusu, kaynayan salebin geniz yakan tarçın kokusuna karışıyor. Duvar dibinde, pencere kenarındaki deri kanepenin rahatlığına bırakıyorum kendimi.

***

Taksim’deyim.

Sabah artık biraz ilerlemiş; Beyoğlu’nun erken saat sessizliği, yerini ağır ağır insan uğultusuna bırakmaya başlamış. 

Şalvarlı Roman kadınların henüz açılmamış çiçekçi tezgâhlarını geçip heykelin yanından karşıya, otobüs duraklarına geliyorum. Eski yeni, irili ufaklı belediye otobüsleri bekleşiyor.

Alnında “Rumeli Hisarı Üstü” yazan külüstür birine biniyorum. İçerisi soğuk ve kimseler yok. Nefes alıp verdikçe ağzımdan buharlar çıkıyor…

Yolun karşısındaki halıcı dükkânının vitrinine bakıp Çukurcuma’daki bir eskici dükkânında, sıradan bir Isparta halısını bana nasıl İran halısı diye yutturmaya kalktıklarını, nasıl yutmadığımı hatırlayıp gülümsüyorum.

Otobüs yarı yarıya doluyor ve kalkıyor. Mecidiyeköy’den Levent’e doğru, her durakta dura kalka sarsılarak gidiyoruz. Gözlerimi kapatıyor, otobüsün gürültülü sesinin ninnisinde ve sallantısının beşiğinde hafif bir uykuya dalıp dalıp uyanıyorum.

***

İnsanlar iyice azaldı otobüste.

Birkaç uzun saçlı, kulağı küpeli delikanlı ile birkaç gözlüklü, çizmeli, elleri bol kitaplı genç kız kaldı yalnızca.

“Son durak,” diyor şoför ve gençlerle birlikte kalkıyorum ben de. Yürüyorum gençlerin peşi sıra. İki kelime konuşup üç kelime gülüyor; kahkahalar atıyorlar, gülümsüyorum. Yokuş aşağı bir yeşillikler denizine dalıyorum. Güneş, koyu bulutları aralayıp yüzünü gösteremiyor bir türlü.

İki yanım, yaprak dökmüş kavaklar, çınarlar, hâlâ yemyeşil çamlar… İndikçe yol daralıyor, yeşillik artıyor. Kapkara suratlı, teneke damlı, yılların ağırlığı altında ezilmiş eski ahşap evlerle, zenginliğin duvarlarından aktığı rengârenk, bakımlı köşkler hüzünlü bir çelişkiyle yan yana el sıkışıyor.

Bağıra çağıra oynayan birkaç çocuk dışında, yaşam bu boyutta durmuş gibi sessiz. Arada bir, ansızın göğü yırtan bir vapur çığlığının uzaklarda uğuldayan sesi geliyor kulaklarıma.

Bir sokağı dönünce aniden görünen Boğaz’ın gümüş suları, bir başka sokakta gözden yitip gidiyor. Kaleağası Sokak’tan yokuş aşağı inmeyi sürdürüyorum. Sonra hafif bir yokuş tırmanıyorum ve aniden karşımda Aşiyan…

***

Buraya kadar İstanbul’un sokaklarında yürümüştüm ama şimdi sanki şehrin belleğine, şiirin ve eski zamanların daha derin bir odasına giriyordum.

İçimdeki yaramaz çocuk, “Hadi gel” diyerek elimden tutup çekiyor beni. Yüzümü yalayan nemli soğuğa rağmen ter içindeyim. Kapıyı çalıyorum. Aşiyan’ın topal bekçisi, bir ayağını sürüyerek gelip kapıyı açıyor. Çok uzaklardan geldiğimi söylüyorum. Nazikçe, “Bugün kapalıyız ama madem uzaktan geldiniz, buyurun” diyor ve içeri alıyor beni.

İşte içerideyim. Her yanda Tevfik Fikret’in ve “Servet-i Fünûn” yıllarının o kolonyal bıyıklı, redingot ceketli, sert bakışlı şairlerinin ruhları… Duvarlar sararmış fotoğraflarla, Tevfik Fikret’in kendi yaptığı tablolarıyla, şiirlerinin el yazması orijinalleriyle dolu.

Hayran hayran seyrediyor; sanki Tevfik Fikret’in ve o eski şairlerin ruhları bir yerlerden çıkıp gelecekmiş gibi gürültü yapmaktan çekinerek hafif ve sessiz adımlarla dolaşıyor, eşyalara parmaklarımın ucundan akan bir saygıyla dokunuyorum…

Ve işte onun, Tevfik Fikret’in yatak odası… Ahşap karyolanın üzerinde simli Halep işi kumaştan ağır, beyaz yatak örtüsü ve maun çalışma masası… Avrupa ellerinde, babasına inat bir Katolik papazı olup babasını kalbinin en derininden yaralamış olsa da oğlu Halûk’un fotoğrafı çalışma masasının üzerinde duruyor.

Yatak odasındaki geniş pencerenin iki kanadını iki yana açıp Boğaz’a bakıyorum. Tevfik Fikret’e “Sis” şiirinde İstanbul’a; “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir, / Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir” dedirten o sis, yalnızca havaya değil, tarihin üstüne de çökmüş gibiydi. Sanki o günden bu yana hiç kalkmamış; karşı tepelerde, Çamlıca’nın eteklerinde ve Boğaz’ın sularında yerli yerinde duruyordu

Kanlıca İskelesi’ne yanaşan bir vapur tornistan yapıyor, suları köpürterek. Boğaz’da sular, Karadeniz’den Marmara’ya ağır ağır akıyor. Ve bir vapur çığlığı daha yırtıyor göğü ve gümüş ışıltılarla titreşen Boğaz sularını.

***

Topal bekçiye teşekkür edip yavaşça çıkıyorum Aşiyan’dan. Bir dönemin tarihinden gizemli bir kesiti birdenbire yaşamış olmanın ağırlığıyla ağır ağır yürüyorum yokuş aşağı, Boğaz’a doğru. Yolun sonuna yaklaştıkça, sol tarafta bir mezarlık başlıyor. Duvarın ardındaki mezar taşlarını okumaya çalışıyorum. O içimdeki haylaz çocuk yine çekiştiriyor elimden: “Hadi gel…”

Giriyorum mezarlığa.

Girer girmez, birkaç mezar sonra Yahya Kemal karşılıyor beni; yaşamındaki heybetli gövdesi gibi heybetli mezarı ve mezar taşıyla…

Koca Şair’in mezar taşına kazımışlar “Rindlerin Ölümü”nü:

Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

*

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin selviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Oturuyorum mezarın kenarına ve birkaç kez daha okuyorum bu muhteşem şiiri. Kalkıp yürüyorum çıkışa doğru. Ahmet Hamdi Tanpınar, Tezer Özlü, Özdemir Asaf, Attilâ İlhan, Orhan Veli, Turgut Uyar, Edip Cansever, Çiğdem Talu, Onat Kutlar, Şükûfe Nihal de burada yatıyorlarmış. “Of be, aşağısı nasıl da eğlencelidir!” deyip gülümsüyorum. Tam çıkarken Baba Gündüz (Gündüz Kılıç) el sallıyor bana mezarından. Ona da bir selam çakıp yürüyorum.

Güftesi Yahya Kemal’in “Veda Gazeli”nden Uşşak bir şarkı dolanıyor dilime:

Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler,

Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler.

Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.

***

Çıkıyorum mezarlıktan. İçimde duyumsadığım bu garip duygu da ne; hüzün mü? Az sonra denizdeyim. İşte Bebek… Bağlı, ıssız tekneler ve akıp giden Boğaz… Emirgân’a doğru yürüyorum, Boğaz’ın serin esintisini yüzümde hissederek.

Orhan Veli’nin Boğaz’ı seyrettiği heykeli yolumu kesiyor; “Beni unutma!” der gibi. Önünde duruyorum. İçimden “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı” şiirini okuyorum:

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;

Başında eski âlemlerin sarhoşluğu,

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

Dinmiş lodosların uğultusu içinde

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı…

Gözlerimi kapatmıyorum bu kez; çünkü İstanbul zaten önümde, bütün sesleriyle, bütün geçmişiyle, bütün yorgun güzelliğiyle konuşup duruyor.

***

Hafiften bir yağmur çiselemeye başlıyor. Lodos sertleşiyor.

Emirgân’da bir çay bahçesinin camlı kapalısına atıyorum kendimi. Ölüyorum açlıktan.

Bir yanım alabildiğine Boğaz’ın lacivert, çırpıntılı suları, bir yanım alabildiğine İstanbul…

Tarihten, anılardan, şiirden, İstanbul’dan, yorgunluktan, mutluluktan boğulmuşum…

Gece olsun artık. Krepen’deki İmroz’da bir masaya kurulayım. Bir kadeh boz bulanık rakı iyi gelecek bana. Gün boyu sokaklardan, şiirlerden, mezarlardan, eski evlerden, vapur çığlıklarından ve Boğaz’ın gümüş sularından geçip geldim. Ah, bir de dolunay kasvetli bulutları yırtıp karanlık suların üstünde ışıldayan bir serenat gibi gül yüzünü gösterse…

O zaman sabahın Tünel’inden akşamın Boğaz’ına kadar bana eşlik eden eski şairlere, eski sokaklara ve içimde uyanan İstanbul anılarına kadehimi usulca kaldırıyorum.

Selam olsun sana, ey aziz İstanbul! 

Hasan Elal

Yazarın diğer yazısı:

Mutlu mu doğarız?

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Beynimiz elektrikle mi çalışır?
Sonraki Makale Sovyet efsanesi “Çinli” oldu

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Görüşlerimizin ne kadarı bizim?

Olga Ocaklı
30 Mayıs 2026
GünlükManşet

Sovyet efsanesi “Çinli” oldu

Medya Günlüğü
30 Mayıs 2026
GünlükManşet

Beynimiz elektrikle mi çalışır?

Medya Günlüğü
30 Mayıs 2026
EditörGünlük

7 soruda sigarayı bırakmanın sonuçları

Medya Günlüğü
30 Mayıs 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?