Devletler, kendi inisiyatifini başkasının takvimine endeksleyemez. Eğer endeksliyorsa, orada artık bir “dış politika”dan değil; olsa olsa tırnak içerisinde bir “dış politika”dan söz edilebilir. Bugün Ankara’nın Erivan masasında durduğu yer, tam olarak burasıdır.
Türkiye’nin bağımsız bir Ermenistan politikası kalmamıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse, uzun bir süredir zaten yoktu. Bugün gelinen noktada normalleşme süreci, tamamen Bakü’nün ve İlham Aliyev’in iki dudağı arasına terk edilmiştir. Erivan ile özel temsilciler üzerinden yürütüldüğü iddia edilen o “zikzak diplomasisi”, gerçek bir devlet aklından ziyade, sürekli patinaj yapan bir belirsizlikler silsilesine dönüşmüş durumdadır.
Şimdi bakın, tablo şu: Aliyev, Avrupa’nın kendisine olan doğal gaz ihtiyacını son derece pragmatik bir biçimde kullanıp masada baş köşeye oturuyor; yeri geldiğinde Avrupa Parlamentosu’na rahatça kafa tutabiliyor. Bağımsız bir İsrail politikası yürütebiliyor. Biz ise “Azerbaycan ile Ermenistan arasında paraflanmış barış antlaşmasının üzerindeki ıslak imzayı görmeden adım atmayız” diyerek kendi bölgemizdeki anahtar rolümüzü heba ediyoruz. Bu, devlet pragmatizmi midir, çelişki midir, iki yüzlülük müdür, yoksa Bakü’nün takvimine itaatin diplomatik adı mıdır?
Bu ipotekli diplomasinin elimizdeki en taze, en trajikomik vesikası ise kısa süre önce yaşandı. Demokrat Parti İzmir Milletvekili Sayın Haydar Altıntaş, 9 Nisan 2025 tarihinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a yazılı olarak gayet yerinde, can alıcı bir soru sormuştu:
“Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapılarının açılması veya açılmaması kararında 3. ülkelerin yönlendirmesi veya onay vermesi söz konusu mudur?”
Sorunun muhatabı Türk Dışişleri bürokrasisidir, daha doğrusu Sayın Fidan’dır. Ancak yanıt kimden geldi biliyor musunuz? Azerbaycan Büyükelçisi’nden! Büyükelçi, durumu diplomatik nezakete pek de ihtiyaç duymadan şöyle özetledi:
“Biz Türkiye ile uzlaşmış bir siyaset yürütüyoruz, Türk Dışişleri ile sürekli irtibattayız. Ermenistan-Türkiye normalleşmesiyle Ermenistan-Azerbaycan normalleşmesi süreçlerini paralel yürütüyoruz. Ermenistan Anayasası’nda Azerbaycan’a yönelik toprak iddiası var. 7 Haziran’daki seçimden sonra anayasayı değiştirecekler, bir referandum yapacaklar. Toprak iddiası ortadan kalktıktan sonra, ABD’de paraf edilen Azerbaycan-Ermenistan barış anlaşması imzalanacak. Ondan sonra Ermenistan-Türkiye ve Ermenistan-Azerbaycan sınırları açılacak.”
Büyükelçi’ye şeffaflığından dolayı teşekkür etmek lazım! Sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekte nasıl bir Kafkasya politikası yürüttüğünü, kararların nerede ve neye göre alındığını birinci elden, net bir biçimde öğrenmiş olduk. Devletin mutfağında dönen ile vitrinde anlatılan arasındaki o malum uçurumun, bu kadar berrak bir vesikasını uzun zamandır görmemiştik. Bizim Dışişleri koridorlarında kapalı kapılar ardında “güven artırıcı önlemler”, “süreç odaklı yaklaşımlar” denilerek laf kalabalığı yapılırken; meğerse Ankara’nın dış politikası Erivan’ın 7 Haziran sonrası yapacağı referanduma ve Bakü’nün takvimine endekslenmiş.
Eğer Ankara, hamasi söylemleri bir kenara bırakıp bağımsız ve gerçekçi bir vizyon ortaya koyabilseydi Erdoğan Ermenistan’daki son AST zirvesinde yer alır, AB liderlerinin yanı başında Kafkaslar’ın en önemli aktörü olduğunu tüm dünyaya gösterirdi. Ermenistan’ın Batı ile Rusya arasındaki bu tehlikeli dansında, Türkiye bölgenin en rasyonel köprüsü olabilecekken; kendi arka bahçemizdeki masadan kendi rızamızla, daha doğrusu Bakü’nün rızasıyla kalktık.
Şimdi soruyorum: Bu, “tek millet iki devlet” hamasetinin bedeli midir, yoksa devlet aklının uzun süredir yerini değerli (!) bir teslimiyete bırakmış olmasının vesikası mıdır? Sanki bugün, Kafkasya’da daha farklı bir kırılmanın önünde duruyoruz; ama Türkiye masada değil.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
