İnsan, varoluşunun en başında doğayla kurduğu ilişki üzerinden kendini anlamlandırmaya çalıştı.
Doğa, onun hem öğretmeni hem de sınırıydı. Zamanla bu ilişki yalnızca doğayla sınırlı kalmadı; insanın insanla kurduğu bağlar, daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya dönüştü. Bugün ise bu bağların merkezine yerleşen şey çoğu zaman “değer” değil, onun sayısallaşmış ve ölçülebilir hale getirilmiş biçimi olan paradır. Devletlerin, toplumların ve bireylerin davranışlarına bakıldığında, modern dünyanın pek çok sorununun altında yatan temel zihniyetin zenginlik arayışı olduğu görülür. Bu arayış, insanı araçsallaştırmış; değeri ise maddi birimlere indirgemiştir.
İnsanın “piyasaya gelişi” fikrini yalnızca ekonomik bir metafor olarak ele almak, bizi tehlikeli bir sadeleştirmeye sürükler. Çünkü insan ne bir üretim bandından çıkan nesneye indirgenebilir ne de “maliyeti düşük” diye değeri azaltılabilir bir varlıktır. Yine de bu sert benzetme, modern dünyanın çelişkilerini görünür kılmak için güçlü bir başlangıç sunar. İnsan, anne karnında geçen aylar boyunca görünmeyen bir emeğin, sabrın ve kırılganlığın içinden geçerek dünyaya gelir. Bu süreç, dışarıdan bakıldığında “bedelsiz” gibi algılanabilir; oysa içeride hem biyolojik hem de duygusal anlamda yoğun bir üretim vardır. Bir annenin taşıdığı yük, çektiği sancı ve doğum anındaki sınır deneyimi, insan hayatının herhangi bir piyasa değeriyle ölçülemeyecek kadar derin bir anlam taşıdığını gösterir. Burada “ucuzluk” değil, tam tersine ölçülemezlik söz konusudur.
Ne var ki, insanın bu eşsiz değeri, tarih boyunca kurulan güç ilişkileri içinde çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Büyük devletlerin politikalarına bakıldığında, insan hayatının kimi zaman sayılara, istatistiklere ve stratejik hesaplara indirgenebildiği görülür. Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Eğer insan bu kadar “kolay üretilebilir” gibi algılanıyorsa, bu algı mı onu daha harcanabilir kılar? Güç mücadelesi içinde, insanın değeri neden bu kadar hızlı unutulabilir? Belki de mesele, insanın gerçekten “ucuz” olması değil; sistemlerin onu öyle görmekte ısrar etmesidir. Çünkü bir varlığın değeri ne kadar düşürülürse, onun üzerinde tasarruf kurmak o kadar kolaylaşır. Savaşlar, iktidar mücadeleleri ve küresel rekabet, çoğu zaman bu indirgemeci bakışın ürünüdür. İnsan, kendi yarattığı düzen içinde, kendi değerini göz ardı edebilecek kadar yabancılaşabilir.
Oysa hakikat, bu sert ve soğuk hesapların çok ötesinde durur. İnsan, varoluşunun kendisiyle anlam kazanan bir değere sahiptir. Anne karnındaki o sessiz büyümeden doğumun çığlığına kadar uzanan yolculuk, her bireyin eşsizliğini ve yerine konulamazlığını hatırlatır. Bu yüzden insanı yalnızca bir “üretim sonucu” olarak görmek, onun en temel özünü kaçırmaktır. Belki de asıl soru şudur: Eğer insanın değeri gerçekten ölçülemezse, onu bu kadar kolay gözden çıkaran sistemleri nasıl anlamalıyız?
Ekonomik düşünce, değeri kullanım ve değişim olarak ikiye ayırırken, günümüzde değerin belirleyicisinin çoğunlukla “ihtiyaç” olduğu kabul edilir. Ancak burada gözden kaçan önemli bir nokta vardır: İhtiyaçlar da insan bilinci tarafından şekillendirilir. İnsan, bilinç düzeyi kadar bir dünya kurar. Eğer bilinç daralırsa, değer de daralır ve maddeye indirgenir. Böylece insan, kendi elleriyle inşa ettiği bir hapishanede yaşamaya başlar. Bu hapishanenin duvarları taş ya da demirden değil, yanlış fikirlerden örülmüştür.
Bu düşünce genişletildiğinde ortaya çıkan tablo çarpıcıdır. Yeterince para varsa değersizlik ortadan kalkar gibi görünür; yalnızlık gizlenir, mutsuzluk bastırılır. Eğitimsizlik, güçsüzlük ve itibarsızlık parayla örtülür. Kaybetmek, dışlanmak ya da unutulmak gibi insana özgü kırılganlıklar anlamsızlaşır. Hayatın sert gerçekleri eğilip bükülür; sınırlar aşılabilir hale gelir. Ancak tam da burada bir kırılma yaşanır. Para arttıkça vicdanın sesi kısılır, ihtiyaç duygusu körelir ve insanı diri tutan arayış zayıflar. Anlam yavaş yavaş silinir. Sonunda ise geriye tuhaf bir boşluk kalır: Her şeye sahip gibi görünen ama aslında kendini yitirmiş bir insan.
Bu durum, paranın insanı nasıl dönüştürdüğünden çok, nasıl yok edebileceğini gösterir. Çünkü para, insanın yerini aldığında geriye yalnızca bir değer yanılsaması kalır. Parası olan için dünya anlamlı, parası olmayan için değersiz gibi görünür. Oysa gerçeklik bundan çok daha derindir. Para inkâr edilemez bir güçtür; iyi bir yaşamın birçok kapısını açar. Ancak kritik sınır şudur: Para, insanı “insan” yapmaz. Sevgi, dostluk, sadakat ve ahlak parayla satın alınamaz. Bunlar, insan olmanın özünden doğar.
İnsanın değeri onun düşünme kapasitesinde ve hakikati arama çabasında yatar. İnsan yalnızca tüketen bir varlık değildir; aynı zamanda anlam üreten bir varlıktır. Maddi dünyanın ötesinde bir anlam arayışı olmadan, insan kendi yarattığı sistemlerin içinde kaybolur. Ekonomi de bu noktada yeniden düşünülmelidir. Ekonomi yalnızca insan ile doğa arasındaki bir ilişki değil, aynı zamanda insan ile insan arasındaki bir ilişkidir. Değer, doğada değil; insan zihninde ve toplumsal uzlaşmalarda var olur.
Günümüz sorunlarının temelinde paranın varlığı değil, ona yüklenen anlam yatmaktadır. Para bir araçtır; ancak amaç haline geldiğinde insan kendi özünü kaybeder. Gerçek mesele, insanın kendi değerini nerede aradığıdır. Eğer değer yalnızca maddede aranırsa, insan yavaş yavaş silinir. Ama değer bilinçte, sevgide ve hakikatte aranırsa, insan yeniden kendini bulur. Ve belki de o zaman, “piyasaya gelen” bir varlık olmaktan çıkıp, gerçekten var olan bir insan haline gelir.
İnsan paranın sahtesini yaparken, para da insanın sahtesini yaptı.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
