İnsanlık tarihine biraz dikkatle bakınca oldukça tuhaf bir manzarayla karşılaşıyoruz: En çok saygı duyulan zihinler, en büyük hataları da aynı öz güvenle yapmış. Üstelik bu hatalar öyle küçük, teknik yanlışlar değil; evrenin nasıl çalıştığına dair koskoca iddialar.
İlginç olan ise şu: Evren hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden bu kadar emin konuşabilmek, insan aklının en etkileyici yeteneklerinden biridir. Veri yoktu ama görüş boldu; o dönemlerde düşünmek için kanıt değil, cesaret yeterliydi.
Mesela Tales her şeyin sudan oluştuğunu söyler. Su gerçekten önemli ama evrenin tamamını bir bardak suya indirgemek de cesaret ister. Ardından Anaximander gelir ve “O halde her şey belirsiz bir şeyden gelsin” der. Bu belirsizliğe de gayet ciddi bir isim verir: apeiron. Tanımlayamadığın şeye isim verince sorun çözülmüş gibi hissediyorsun; insan zihni böyle çalışıyor. Bazı fikirler o kadar kendinden emindir ki, gerçeklikle tanışana kadar hiç şüphe duymaz.
Sonra sahneye Parmenides çıkar ve değişimin aslında var olmadığını ilan eder. Bu iddiayı ileri sürerken konuşur, düşünür, yaşlanır ama bunları teorisine dâhil etmez. Öğrencisi Elealı Zenon ise işi biraz daha ileri götürür ve hareketin imkânsız olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ona göre bir ok hedefe aslında asla ulaşamaz. Bu düşünceler anlatılırken dinleyicilerin salondan yürüyerek çıkması ise küçük ama etkili bir karşı argümandır. Gerçeklik, filozofların teorilerine uymak gibi bir sorumluluk hissetmemiştir.
Aristoteles ise adeta çok yönlü bir öz güven abidesidir. Çürüyen etten kurtçukların çıktığını gözlemler ve buradan canlıların cansız maddeden oluştuğu sonucuna varır. Mikroskop yoktur ama yorum boldur. Yanlış olmak sorun değildi; asıl başarı, yanlışken bile ikna edici olabilmekti. Yüzyıllar sonra Pastör çıkar ve “Hayır, yaşam yaşamdan gelir” diyerek bu fikri sessizce tarihe uğurlar. Aynı Aristotle, Dünya’nın evrenin merkezinde ve hareketsiz olduğunu da savunur. Çünkü eğer dönseydi hissederdik. Mantık basit, ikna edici ve tamamen yanlış. Ta ki Galileo Galilei teleskopla bakana ve Johannes Kepler hesap yapana kadar. Evren, hakkında yapılan yorumlardan habersiz şekilde çalışmaya devam eder.
Ardından Platon gelir. Kendisi adeta evrenin estetik danışmanıdır. Ona göre gökyüzü kusursuzdur ve gezegenler mükemmel daireler çizer. Çünkü daire güzeldir. Ne yazık ki evrenin estetik kaygıları yoktur. Gezegenler elips çizer, yıldızlar patlar, Güneş lekelerle doludur. Doğa, insan aklının beklentilerine uymakta pek istekli değildir.
Empedokles ise işi sadeleştirir: Toprak, su, hava ve ateş. Evren bu dört unsurdan ibarettir. Oldukça düzenli, anlaşılır ve tamamen eksik bir model. Atom yok, molekül yok; ama olsun, dört elementle idare ederiz. Felsefe bazen soruları derinleştirirken, cevapları aceleyle basitleştirmiştir.
Pisagor daha soyut bir yaklaşım getirir ve “Her şey sayıdır” der. Bu oldukça etkileyici bir cümledir. Ancak küçük bir karışıklık vardır: Sayılar açıklama aracıdır, gerçekliğin kendisi değil. Harita şehir değildir ama bazen insan haritaya bakıp kendini şehirde sanabilir. İnsan aklı, bilmediği konularda susmak yerine konuşmayı tercih eder.
Stoacılar ise işi kadere bağlar. Onlara göre her şey olması gerektiği gibi olur. Bu bakış açısı oldukça rahattır: Ne yaparsan yap, zaten olması gerekeni yapıyorsundur. Suç da kaderdir, erdem de. Böylece ahlak, kaderin gölgesinde biraz silikleşir. Kesinlik arttıkça, gerçeklik genellikle odadan sessizce çıkar.
Modern döneme geldiğimizde öz güven azalmıyor, sadece şekil değiştiriyor. Descartes hayvanların acı çekmediğini söyler. Ona göre hayvanlar biyolojik makinelerdir. Bu fikir, insanlara uzun süre oldukça konforlu bir vicdan sunar. Ne de olsa “hissetmiyorlar.” Ancak bilim bu rahatlığı bozmakta gecikmez.
Immanuel Kant ise evrenin başlangıcı konusunda aklın çelişebileceğini söyler. Evren hem başlamıştır hem başlamamıştır. Bu sırada bilim insanları evrenin genişlediğini keşfeder. Evren Kant’ın zihinsel tartışmalarını beklemeden işine devam eder.
Leibniz bu dünyanın “mümkün olan en iyi dünya” olduğunu söyler. Aynı anda savaşlar, salgınlar ve felaketler de görev başındadır. En büyük hatalar genellikle en büyük kesinlik cümleleriyle başlar.
Sartre ise insanın tamamen özgür olduğunu savunur. Kulağa harika gelir. Ancak biyoloji, toplum ve psikoloji bu iddiaya biraz mesafeli yaklaşır. İnsan özgürdür; ama o kadar da değil.
Bu kalabalığın içinde Diyojen ayrı bir yerde durur. Gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp “dürüst insan” arar. En azından iddiası test edilebilir. Diğerleri evreni açıklamaya çalışırken o, insanın ne kadar tuhaf ve çelişkili bir varlık olduğunu doğrudan gösterir.
Bütün bu tabloya baktığımızda ortaya çıkan sonuç hem basit hem de biraz rahatsız edicidir: Akıl tek başına kaldığında çok konuşur ama az bilir. Felsefe soru sormakta son derece başarılıdır; fakat cevaplarını mutlaklaştırdığında çoğu zaman kendi ciddiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır. Bilim filozofları küçük düşürmemiştir; yalnızca onların sınırlarını görünür kılmıştır.
Kusursuzluk beklersin ama karşına oldukça “tanıdık” hatalar çıkar. İnsan, bu hikâyeleri okurken bir yandan şaşırır, bir yandan da “demek ki mesele hiç hata yapmamak değilmiş” diye düşünmeden edemez. İronik olan da tam burada başlar: İnsan, en çok kendinden emin olduğunda yanılır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
