Alin Ozinian-Dış Politika Analisti
Ermenistan’da seçim atmosferi sert, parçalı ve gürültülü görünmekte buna rağmen seçmenin yönelişi çok daha sessiz bir mantıkla şekillenmekte.
Nikol Paşinyan ve Sivil Sözleşme Partisi lehine gözlenen toparlanma, yalnızca muhalefetin dağınıklığından kaynaklanmamakta; toplumun güvenlikten ekonomiye kayan öncelikleri, genç seçmenin siyasetten uzaklaşması ve değişen Batı içinde Ermenistan’ın yeni jeopolitik konum arayışı da bu eğilimi beslemekte. Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir seçim yarışını değil, Ermenistan’ın istikrar, temsil ve dış yönelim sorunlarını aynı anda açığa çıkarmakta.
Olağan seçim olağan dışı siyaset
Ermenistan 7 Haziran 2026’da, 2017’den bu yana ilk kez olağan bir parlamento seçimine gidecek. Bu ayrıntı önem taşımakta; çünkü 2018 ve 2021 seçimleri krizlerin, “Kadife Devrim” sonrası sarsıntıların ve savaşın gölgesinde yapılmış erken seçimlerdi. Bu kez ülke takvim gereği sandığa gitmekte. Yarışın merkezinde Başbakan Nikol Paşinyan’ın liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi, eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın başını çektiği Ermenistan İttifakı, Rusya-Ermenistanlı milyarder Samvel Karapetyan’ın siyaseten yön verdiği Güçlü Ermenistan Partisi, eski dönemin oligarklarından Gagik Tsarukyan’ın Müreffeh Ermenistan Partisi, eski Ombudsman Arman Tatoyan’ın Birliğin Kanatları çizgisi, eski Yerevan Belediye Başkanı Hayk Marutyan’ın Yeni Güç partisi ve ilk cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan çizgisindeki Ermeni Ulusal Kongresi var. Buna Aram Sargsyan’ın Cumhuriyet Partisi, Nina Karapetyants’ın Scale hareketi ve Mane Tandilyan’ın Yaşanacak Ülke partisi de eklenmekte. Buna rağmen yarışın gerçek ağırlık merkezi, Paşinyan, Koçaryan ve Karapetyan etrafında yoğunlaşmakta.

Samvel Karapetyan (solda) ve Robert Koçaryan.
Seçim sisteminin kendisi de bu yarışa ayrı bir ağırlık katmakta. Parti barajı yüzde 4’e indirilmiş durumda. Üç ya da daha az partiden oluşan bloklarda eşik yüzde 8, dört ve daha fazla partili bloklarda ise yüzde 10 olarak uygulanmakta. İlk turdan sonra hiçbir parti ya da blok çoğunluğu sağlayamaz ve altı günlük koalisyon görüşmelerinden sonuç çıkmazsa, en yüksek oyu alan iki siyasi güç arasında ikinci tur yapılacak; kazanana parlamentoda yüzde 52’lük çoğunluğu sağlayacak ek sandalye verilecek. Bu nedenle Ermenistan’da yalnızca oy oranları değil, seçim sonrası ittifak aritmetiği ve bloklaşma kapasitesi de belirleyici olmakta.
Paşinyan neden güçleniyor?
İlk bakışta görülen şey basit: İktidar toparlanıyor, muhalefet parçalı kalıyor, kararsız seçmenler ise yavaş yavaş çözülüyor. Ancak bu tabloyu yalnızca kampanya performansıyla açıklamak eksik kalmakta. Emekli maaşlarındaki artış, sağlık sistemindeki köklü reform, ekonomik kalkınma ülkenin yönüne ilişkin algıdaki düzelme, JD Vance’in ziyaretiyle güçlenen dış görünürlük ve Ermenistan’ın bölgesel savaş atmosferine rağmen doğrudan ağır bir sarsıntı yaşamamış olması, iktidar lehine psikolojik bir zemin üretmekte.
Seçmen çoğu zaman tek tek gelişmelere değil, ülkenin genel yönüne ve siyasal havanın seyrine bakmakta. Bu nedenle iktidar lehine görülen toparlanma yalnızca kampanya başarısı değil, aynı zamanda toplumsal ruh halindeki kısmi değişimin sonucu olmakta.
Bu eğilimin rakamsal dayanağı da belirgin görünmekte. IRI verilerine göre Sivil Sözleşme spontane oy niyetinde yüzde 24 ile ilk sırada yer almakta; “oy vermesi çok muhtemel” seçmen grubunda bu oran yüzde 29’a çıkmakta. Parti özellikle kırsalda daha güçlü görünmekte: kırsalda desteği yüzde 31 iken, Yerevan’da yüzde 15’te kalmakta.
Yaş dağılımı da dikkat çekmekte; 56 yaş üstünde destek yüzde 34’e çıkarken, 18–35 yaş aralığında yüzde 12’de kalmakta. Daha da önemlisi, Sivil Sözleşme seçmeninin yüzde 80’i tercihinden kesinlikle emin olduğunu söylemekte. Bu tablo, iktidarın yalnızca destek almakla kalmadığını, aynı zamanda daha konsolide bir seçmen tabanına sahip olduğunu göstermekte.
Bunun karşısında Güçlü Ermenistan yüzde 9 düzeyinde görünmekte. Bu oran, yaş ve coğrafya bakımından belirgin kırılmalar göstermemekte; daha yaygın ama daha sığ bir çekim alanına işaret etmekte. Üstelik bu seçmenin yalnızca yüzde 61’i tercihinden emin görünmekte. Seçim dönemlerinde yalnızca kimin önde olduğu değil, kimin seçmeninin daha kararlı ve daha seferber olduğu da belirleyici olmakta. Sivil Sözleşme’nin avantajı tam da burada başlamakta: Geniş bir heyecandan çok, sessiz ama daha sağlam bir tutunma hali.
Genç seçmenin kopuşu
Yine de bu tablo, iktidarın bütün toplumsal kesimlerde eşit güçlendiği anlamına gelmemekte. Seçimin en kritik değişkenlerinden biri genç seçmenin siyasal kopuşu olmakta. IRI verilerine göre toplam seçmenin yüzde 30’u kararsız; bu oran 18–35 yaş grubunda yüzde 34’e yükselmekte. Buna ek olarak gençlerin yüzde 14’ü oy vermeyeceğini, yüzde 7’si ise oyunu geçersiz kullanmayı planladığını belirtmekte. Başka bir ifadeyle, 18–35 yaş grubunun yüzde 48’i fiilen siyasal süreçten kopmuş ya da uzaklaşmış görünmekte. “Hiçbir siyasetçiye güvenmiyorum” diyenlerin oranı genel toplamda yüzde 48 iken, gençlerde yüzde 63’e çıkmakta. Bu nedenle Ermenistan’da seçimin sonucu yalnızca iktidar ve muhalefet arasındaki oy geçişleriyle değil, gençlerin ne ölçüde siyasete yeniden dahil edilebileceğiyle de bağlantılı olmakta.
Bu kopuş, muhalefetin otomatik olarak güçlendiği anlamına gelmemekte. Tersine, bu alan daha çok sessizleşmekte, uzaklaşmakta ve temsilsizleşmekte. Seçmen yalnızca iktidara değil, karşısındaki alternatife de bakmakta. Ancak mevcut muhalefet hâlâ parçalı, liderlik sorunu yaşayan ve geçmiş rejimlerin ağırlığını üzerinden atamayan bir görünüm sunmakta. Özellikle Robert Koçaryan faktörü muhalefetin genişleme kapasitesini sınırlamakta. Koçaryan kendi tabanında ağırlık taşısa da, daha geniş kamuoyu açısından muhalefeti büyüten değil daraltan bir etki yaratmakta. Kişisel rekabetler, eski rejim mirası ve klikler arası husumet, stratejik aklın önüne geçmekte; seçmenin önüne yeni ve inandırıcı bir siyasal teklif değil, büyük ölçüde geçmişin yüklerini taşıyan bir blok çıkmakta.
Samvel Karapetyan’ın yükselişi de bu yüzden dikkat çekmekte. Ancak burada da yapısal bir sınır bulunmakta. Mevcut kurallara göre Karapetyan başbakanlığa uygun değil; çünkü yalnızca Ermenistan vatandaşlığı taşımamakta. Ekibi bu engeli anayasal değişiklikle aşmayı hedeflemekte. Yani Karapetyan, muhalefetin dikkat çeken ‘yeni yüzü’ olmakla birlikte, aynı zamanda hukuki ve siyasal sınırlarla çevrili bir figür olarak öne çıkmakta. Bu da onu güçlü bir sembol haline getirse de, otomatik biçimde güven veren bir iktidar alternatifi haline getirmemekte.
Güvenlikten ekonomiye kayan öncelik
Toplumun öncelik sıralamasındaki değişim, bu sessiz konsolidasyonu anlamak bakımından özel bir önem taşımakta. IRI verilerine göre artık ulusal güvenlik ve sınır sorunlarını ülkenin temel meselesi olarak görenlerin oranı yüzde 21’e gerilemekte; bu başlık 2023–2025 döneminde yüzde 41–44 aralığında seyretmekteydi. Buna karşılık ekonomik sorunlar öne çıkmakta: İşsizlik yüzde 18, hayat pahalılığı yüzde 11, düşük ücretler yüzde 9 oranında başlıca sorun olarak gösterilmekte. Bu değişim, Ermenistan toplumunun güvenlik kaygılarından tamamen kurtulduğu anlamına gelmemekte; ama savaş sonrası dönemde normalleşme ve geçim talebinin daha görünür hale gelmekte olduğunu göstermekte. Toplum artık yalnızca beka diliyle değil, gündelik hayatın yükleriyle de oy verme eğilimi göstermekte.
Bu dönüşüm, ülkenin yönüne ilişkin genel algıda da görülmekte. IRI verilerine göre Ermenistan’ın doğru yönde gittiğini düşünenlerin oranı yüzde 47, yanlış yönde gittiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 41 olmakta; net artı 6 puanlık bir olumlu fark ortaya çıkmakta. Bu, Aralık 2021’deki savaş sonrası düşük seviyelere göre kayda değer bir toparlanmaya işaret etmekte. Kırsal kesim ve 56 yaş üstü gruplar daha iyimser görünürken, Yerevan daha kuşkucu kalmakta. Buna karşılık parlamento memnuniyeti yalnızca yüzde 32’de kalmakta, memnuniyetsizlik yüzde 66’ya çıkmakta. Toplum devletten ve mevcut istikametten bütünüyle tatmin olmuş görünmemekte; ama sistemin genel yönü konusunda önceki yıllara göre daha az karamsar davranmakta. Destek, coşkulu bir onaydan çok, kontrollü bir kabul biçiminde ortaya çıkmakta.
Bu noktada güvenlik ve barış meselesi hâlâ belirleyici eksenlerden biri olmayı sürdürmekte. Uzun savaş yılları, yenilgi, kırılgan sınırlar ve sürekli tehdit hissi, Ermenistan toplumunu “kusurlu da olsa istikrar” arayışına yöneltmekte. Bu nedenle sert güvenlikçi ve çatışmacı dil, belirli bir çekirdek seçmeni elde tutsa da toplumsal merkezde genişlemekte zorlanmakta. İktidar ise muhalefeti istikrarsızlık riski taşıyan aktörler olarak çerçeveleyebilmekte, barış ve yönetilebilirlik söylemiyle ortadaki seçmeni kendisine yaklaştırabilmekte. IRI verilerinde hükümetin en büyük başarısı olarak “güvenlik ve barışın sağlanması”nın yüzde 17 ile ilk sırada anılması da bu algının tamamen ortadan kalkmadığını göstermekte. Bunun yanında dış politika çeşitlendirmesi yüzde 9, yol iyileştirmeleri yüzde 9 ve evrensel sağlık sigortası yüzde 8 ile sayılmakta. Yüzde 32’lik bir kesimin hükümetin hiçbir başarısını sayamaması ise desteğin kırılgan niteliğini hatırlatmakta.
Değişen Washington değişen denge
Mevcut iç siyasi tabloyu tam anlamıyla kavramak için, bunun dış dünyadaki dönüşümle birlikte okunması gerekmekte. 2026 başından itibaren ABD dış politikasında daha belirgin hale gelen çizgi, normatif ve kurumsal dış politika anlayışından daha egemenlikçi, daha işlemci ve daha stratejik bir yaklaşıma işaret etmekte. Washington’ın çok taraflı kurumlardan çekilmesi, esnek ortaklıklara yönelmesi ve stratejik faydayı öne çıkarması, Ermenistan’a verilen mesajın tonunu da değiştirmekte. Demokrasi, hukuk devleti ve reform dili geri plana itilmekte; teknoloji, bağlantısallık, ekonomik modernizasyon ve bölgesel stratejik işlev öne çıkmakta. JD Vance’in Güney Kafkasya ziyareti bu yeni dilin Ermenistan’a yansıyan en görünür örneklerinden biri olmakta.
Azerbaycan’la kurulan yeni stratejik ortaklık dili de bu dönüşümü tamamlamakta. Önceki dönemde Ermenistan’la kurulan çerçevelerde demokratik gelişim ve kurumsal dayanıklılık daha görünür sütunlar iken, yeni belgelerde enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve jeopolitik hizalanma öne çıkmakta. Bu, ABD’nin artık ittifaklarını esasen normatif yakınlık üzerinden değil, stratejik fayda ve bölgesel işlev temelinde tanımlamaya yöneldiğini göstermekte. Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki yaklaşımı da bu dönüşümün ideolojik ifadesi gibi durmakta: Kurallara dayalı uluslararası düzen vurgusunun yerini, egemenlik, stratejik gereklilik ve kültürel-siyasal birlikteliğe dayalı bir Batı tahayyülü almakta. Bu, izolasyonculuk değil; küresel angajmanın şartlarının yeniden tanımlanması anlamına gelmekte. Küçük devletler için ise hem fırsat hem de kırılganlık üretmekte.
Paşinyan’ın iç siyasetteki avantajının bir bölümü de burada yatmakta. Değişen bu dış politika diline uyum sağlayabilen, Ermenistan’ı yalnızca demokratik reform hikâyesi olarak değil, teknoloji, enerji, ulaştırma ve bağlantısallık açısından da işlevli bir ortak gibi sunabilen başlıca aktör hâlâ mevcut iktidar olmakta. Ancak burada önemli bir denge bulunmakta: Ermenistan toplumu bu açılımlara bütünüyle teslim olmuş görünmemekte. Dış açılımlar reddedilmemekte; ama seçmen sembolik jestlerden çok somut sonuç beklemekte. Dış ilişkilerde görünürlük tek başına yeterli bulunmamakta, bu ilişkilerin elle tutulur karşılığını görmek istenmekte.
Batı’ya yönelim güçlenirken kırılganlık da artıyor
IRI verileri, dış politika alanının hem fırsat hem de kırılganlık taşıdığını açık biçimde göstermekte. Rusya yüzde 43, ABD ise yüzde 42 ile Ermenistan kamuoyunda “en önemli siyasi ortak” algısında neredeyse başa baş durumda bulunmakta. Bu tarihsel bir yakınsama anlamına gelmekte. Ancak aynı dönemde ABD’nin tehdit olarak algılanma oranı altı ay içinde yüzde 5’ten yüzde 10’a çıkmakta. Rusya’nın tehdit olarak görülme oranı ise yüzde 29’da durmakta. Buna karşılık dış politika yöneliminde toplumun yüzde 49’u Batı yanlısı bir çizgiyi desteklemekte; bunun yüzde 17’si açık biçimde yalnızca AB/Batı yönelimli, yüzde 32’si ise Rusya ile bağları da koruyan dengeli bir Batı yöneliminden yana olmakta. Yalnızca yüzde 9’luk bir kesim münhasıran Rusya yanlısı görünmekte. Avrupa Birliği üyeliğine destek yüzde 72’ye ulaşmakta; yüzde 33 güçlü biçimde, yüzde 39 ise bir ölçüde destek vermekte. Varsayımsal bir referandumda yüzde 51 “evet”, yüzde 13 “hayır” diyeceğini belirtirken, yüzde 32 sandığa gitmeyeceğini söylemekte. Bu tablo, Ermenistan’da Batı yöneliminin güçlenmekte olduğunu; ancak bunun otomatik, risksiz ve toplumsal olarak tamamlanmış bir süreç olmadığını göstermekte.
“Kolektif Batı”nın artık yekpare bir blok olmaması, Ermenistan için hem fırsat hem belirsizlik yaratmakta. Washington daha işlemci ve daha stratejik bir çizgiye kayarken; Avrupa Birliği, Fransa ve Kanada gibi aktörler dış politikayı hâlâ uluslararası hukuk, demokratik yönetişim ve kurumsal öngörülebilirlik üzerinden tanımlamakta. Bu, Ermenistan için bir manevra alanı açmakta: Washington’la pragmatik iş birliği geliştirirken, Avrupa ile normatif ortaklığı derinleştirmek mümkün görünmekte. Bu nedenle demokrasi Ermenistan açısından artık tek başına dış politika dili olmasa da, hâlâ en önemli stratejik sermayelerden biri olmayı sürdürmekte. Çünkü demokratik dayanıklılık yalnızca dış destek üretmemekte; içeride öngörülebilirlik, yatırım güveni ve kurumsal meşruiyet de üretmekte.
TRIPP: dış başarı iç kuşku
TRIPP meselesi yani “Trump yolu”, dış politika alanının ne kadar hassas olduğunu göstermekte. Dışarıdan bakıldığında stratejik bir açılım gibi duran bu çerçeve, içeride beklenenden daha kutuplaştıran bir başlığa dönüşmekte. IRI verilerine göre Ağustos 2025 tarihli Ermenistan-Azerbaycan-ABD ortak deklarasyonu olan TRIPP’e toplumun yüzde 44’ü destek verirken, yüzde 47’si karşı çıkmakta; yüzde 5’i ise bu projeyi ilk kez duyduğunu söylemekte. Muhalefetin seçmeninde karşıtlık daha sert görünmekte: Güçlü Ermenistan destekçilerinin yüzde 64’ü, Ermenistan İttifakı destekçilerinin yüzde 69’u TRIPP’e karşı durmakta. Karşı çıkanlar bunu en çok güvenlik kaygılarıyla açıklamakta: Yüzde 20 güvenlik endişesini, yüzde 16 “düşman ülkelerden vatandaş girişini”, yüzde 7 ise Syunik’i kaybetme riskini gerekçe göstermekte. Destekleyenler ise ekonomik büyümeyi yüzde 30, barışı yüzde 19, ablukayı kırma ihtimalini yüzde 16 oranında en önemli fayda olarak görmekte. Yerevan en olumsuz bölge olarak öne çıkmakta; başkentte destek yüzde 37, karşıtlık yüzde 51 olmakta. Kırsalda ise destek yüzde 48, karşıtlık yüzde 36 düzeyinde kalmakta. Bu tablo, dış politika başarısı olarak sunulan bir dosyanın içeride aynı ölçüde güven üretmediğini açıkça ortaya koymakta.
Dolayısıyla dış politika alanındaki avantaj, otomatik bir toplumsal rıza anlamına gelmemekte. İktidar, Washington’la geliştirdiği yeni dili ve stratejik açılımları kullanabilmekte; fakat bunları iç kamuoyunda ikna edici biçimde anlatmakta hâlâ zorlanmakta. Özellikle TRIPP gibi başlıklarda dış başarı anlatısı, güvenlik kaygıları nedeniyle kolayca iç siyasi gerilime dönüşebilmekte. Bu nedenle iktidarın önündeki mesele yalnızca dış destek bulmak değil, dış açılımı içeride meşrulaştıracak bir güven dili kurmak olmakta.
Sonuç: heyecanın değil ihtiyatın seçimi
Rusya faktörü de bu çerçevede daha anlamlı hale gelmekte. Moskova’nın Ermenistan seçimlerine ilişkin tercihlerini daha açık biçimde ifade etmesi, Kremlin’in ülkedeki bazı aktörleri vekil siyasi araçlar olarak gördüğü kanaatini güçlendirmekte. Buna rağmen Rusya bağlantılı korku dili seçmeni otomatik olarak bu aktörlere yöneltmemekte. Çünkü bu dil, seçmene gelecek vaadinden çok cezalandırılma korkusu sunmakta. Bugünkü Ermenistan seçmeni ise yorgun, temkinli ve hesapçı davranmakta; tehditten çok korunabilirlik, belirsizlikten çok yönetilebilirlik aramakta. Görece olumlu ekonomik hava ve güvenlikten ekonomiye kayan toplumsal öncelikler de bu nedenle radikal kopuş çağrılarından çok kontrollü devamlılık lehine çalışmakta.
Sonuçta bugün Ermenistan’da seçmenin yeniden iktidara yönelmesi, büyük bir siyasal heyecanın değil, yorgun ve ihtiyatlı bir aklın tercihi olmakta. Toplum geçmişe dönmek istememekte; ama geleceğe de bütünüyle güvenememekte. Bu nedenle radikal değişim yerine kontrollü devamlılığa yönelmekte. Paşinyan’ın mevcut avantajı da tam burada yatmakta: İçeride daha örgütlü, daha konsolide ve daha az riskli görünmekte; dışarıda ise değişen uluslararası dil içinde Ermenistan’ı yeni koşullara uyarlayabilen başlıca aktör olarak öne çıkmakta.
Ancak bu avantaj mutlak görünmemekte. Genç seçmenin yüksek orandaki kopuşu, TRIPP’in beklenenden daha kutuplaştırıcı niteliği, ABD’ye yönelik eş zamanlı umut ve kuşku, ayrıca ekonomik normalleşmenin henüz kırılgan olması, bu tabloyu oynak tutmakta. Ermenistan seçimlere yalnızca iktidar ile muhalefet arasında gitmemekte. Aynı zamanda iki farklı siyasal mantık arasında ilerlemekte: Biri geçmişin yükleri, korku dili ve parçalanmışlıkla malul; diğeri ise bütün kusurlarına rağmen istikrar, pragmatizm ve yeni jeopolitik gerçekliğe uyum iddiası taşımakta. Bugünkü göstergeler, seçmenin ikinci seçeneğe yeniden yaklaştığını göstermekte. Büyük bir sarsıntı yaşanmadıkça, bu eğilimin daha da görünür hale gelmesi şaşırtıcı olmayacak.
Manşet fotoğrafı: primeminister.am
***
Alin Ozinian’ın diğer yazısı:
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
