İsrail kendisini dünyadaki tüm Yahudilerin “tek güvenli sığınağı” olarak tanımlıyor.
Ancak tarih, bu doktrinin her zaman koruma amaçlı olmadığını, bazen de bu sığınağa muhtaç bırakma taktiğini güttüğünü gösteren çarpıcı örneklerle dolu. Bunların en hüzünlü sembolü ise, Lübnan’ın başkenti Beyrut’un kalbindeki Maghen Abraham Sinagogu.
Beyrut’un merkezinde, bir zamanlar farklı inançların iç içe geçtiği, ticaretin ve kültürün kalbinin attığı Wadi Abu Jamil Mahallesi vardı. Burası sadece bir Yahudi mahallesi değil, Lübnan’ın o meşhur çok kültürlü dokusunun yaşayan bir parçasıydı. Sokaklarında Lübnan Arapçası ile Şabat dualarının birbirine karıştığı bu mahallenin incisi ise Maghen Abraham Sinagogu’ydu. 1982 yılına kadar bu yapı, Lübnan Yahudilerinin de bu topraklara ait olduğunun en somut kanıtıydı. Ancak 1982 Lübnan Savaşı bu aidiyetin üzerine bombalarla çöktü.
1982 kuşatması sırasında İsrail ordusu, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) hedef aldığını savunarak Batı Beyrut’u ağır bombardımana tuttu. Bu süreçte Maghen Abraham Sinagogu da doğrudan isabet alarak yıkıma uğradı. Resmî açıklama “yanlışlıkla” veya “operasyonel gereklilik” dese de, burada çok daha sarsıcı bir soru karşımıza çıkıyordu.
İsrail, Lübnan’daki Yahudi toplumunu “kurtarmak” mı istiyordu, yoksa onların oradaki varlığını imkânsız kılan şartlara bilerek mi katkı sağladı?
Bir sinagogun vurulması, sadece bir binanın yıkılması değildi aslında. Bir bakıma o toplumun güvenlik duygusunun ve geleceğe dair umudunun yok edilmesiydi de. Eğer Yahudiler, Müslüman ve Hristiyan komşularıyla Beyrut’un göbeğinde huzur içinde yaşayabiliyorsa, bu durum İsrail’in “Yahudiler sadece İsrail’de güvende olabilir” tezini çürütüyordu. Dolayısıyla sinagogun harabeye dönmesi, Lübnan Yahudiliğinin tarih sahnesinden çekilmesi için vurulmuş en ağır darbeydi.
Ayrıca bu tartışma Beyrut ile sınırlı değil. 1950-1951 yıllarında Bağdat’ta Yahudi kurumlarına yönelik düzenlenen bombalı saldırılar da benzer bir şüpheyi barındırır. On binlerce Iraklı Yahudi’nin ülkeyi terk etmesine neden olan bu kaosun arkasında, siyonist yeraltı örgütlerinin “göçü teşvik etmek” amacıyla yer aldığı iddiası bugün hâlâ tarihçilerin en karanlık tartışma konularından biridir. İster Beyrut’ta bir topçu ateşi olsun, ister Bağdat’ta bir el bombası… Sonuç hep aynı oldu: Tarihi yerel Yahudi varlığının sona ermesi ve İsrail’e zorunlu bir göç.
Lübnan’da Maghen Abraham Sinagogu bugün restore edilmiş, pırıl pırıl taşlarıyla ayakta duruyor olabilir. Ancak bu restorasyon, içindeki derin sessizliği örtmeye yetmiyor. Bugün orada ne bir Şabat mumu yanıyor ne de sokaklarında eski komşuların sesi yankılanıyor. Taşlar onarıldı ama ruh göç ettirildi. Belki de en rahatsız edici gerçek şu ki… Bazı yapılar ve toplumlar için tarih, korunacak bir miras değil; siyasi projeler için feda edilecek veya yeniden şekillendirilecek bir araçtır. Maghen Abraham’ın hikâyesi, bize “güvenli sığınak” vaadinin, bazen mevcut yuvaların yıkılması pahasına nasıl inşa edildiğini hatırlatıyor.
Fotoğraf: ynetnews.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
