Kapitalizmin yalnızca bir üretim modeli değil, aynı zamanda kendi krizleriyle yaşayan tarihsel bir sistem olduğu fikri Marx’ın analizlerinin merkezinde yer alır.
Sermaye birikimi belirli bir noktaya ulaştığında, kâr oranları daralır, pazarlar doygunlaşır ve rekabet giderek daha yıkıcı bir hâl alır. Bu aşamada sistem kendi iç dengeleriyle ayakta kalmakta zorlanır. Marx’a göre bu durum ahlaki bir sapma değil, yapısal bir zorunluluktur. Kapitalizm, krizlerini çözemez; yalnızca onları başka coğrafyalara ve başka toplumsal yapılara ihraç eder.
Bu ihracın siyasal ve ekonomik biçimi, 20. yüzyılın başında Lenin tarafından emperyalizm kavramıyla sistematik hâle getirilmiştir. Emperyalizm, kapitalizmin geçici bir aşaması değil; onun olgunluk döneminde aldığı zorunlu biçimdir. Büyük sermaye artık yalnızca üretimi değil, devlet aygıtlarını, finans sistemlerini ve uluslararası hukuk mekanizmalarını da kendi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenler. Bu noktada emperyalizm, askeri işgalden çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir ilişki biçimine dönüşür.
“Soğuk Savaş” sonrasında sıkça dile getirilen “emperyalizm sona erdi” iddiası, bugünden bakıldığında ciddi bir kavrayış eksikliğini yansıtır. Askeri işgallerin azalması, emperyal ilişkilerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Güç yalnızca biçim değiştirmiştir. Tankların yerini yaptırım kararları, doğrudan müdahalelerin yerini finansal kuşatmalar, işgal söylemlerinin yerini ise “hukuk” ve “meşruiyet” tartışmaları almıştır. Bugünün emperyalizmi daha sessizdir; fakat bu sessizlik onu daha az etkili kılmaz.
Venezuela bu dönüşümün en açık örneklerinden biridir. Yıllardır uygulanan ekonomik yaptırımlar, yalnızca bir hükümeti hedef almakla kalmaz; toplumun tamamını uzun süreli bir baskı rejimi altında tutar. Petrol gelirlerine erişimin engellenmesi, uluslararası finans kanallarının kapatılması ve ticaret ağlarının daraltılması, klasik bir kuşatma mantığıyla işler. Bu kuşatma askeri değildir; fakat etkileri askeri bir çatışmadan çok daha kalıcıdır. Enflasyon, gıda güvencesi ve sağlık sistemi üzerinden toplumsal yaşam doğrudan şekillendirilir.
Son dönemde ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik doğrudan müdahalesi, bu emperyal pratiğin yeni bir eşiğe taşındığını gösteriyor. Bu hamle, teknik bir hukuki süreç olarak sunulsa da, gerçekte egemenliğin kim tarafından tanımlandığına dair temel bir soruyu gündeme getiriyor. Bir devletin liderinin başka bir ülke tarafından kriminalize edilmesi, yalnızca bireysel bir suç isnadı değildir. Bu durum, siyasal meşruiyetin ulusal sınırların dışına taşındığını ve güç merkezlerinin bu meşruiyeti yeniden dağıtma iddiasında olduğunu gösterir.
Burada emperyalizmin güncel işleyişi netleşir. Önce hedef ülke ekonomik olarak zayıflatılır. Ardından siyasal yapı, “meşruiyet krizi” söylemiyle tartışmalı hâle getirilir. Son aşamada hukuk, bir dış politika aracına dönüştürülerek müdahale normalleştirilir. Böylece emperyal güç, doğrudan işgal etmeden, yönetme kapasitesini fiilen ele geçirmiş olur. Bu yöntem, klasik sömürgecilikten daha az görünür; fakat çok daha derin bir denetim üretir.
Marx’ın devlet ve hukuk üzerine yaptığı analizler, bu süreci anlamak açısından hâlâ son derece açıklayıcıdır. Hukuk, tarafsız ve evrensel bir alan değildir. Üretim ilişkilerinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bir düzenleme alanıdır. Venezuela örneğinde yaşanan tam olarak budur. Enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurmaya çalışan bir devlet, küresel sermaye düzeni açısından sistem dışı bir aktör hâline gelir. Bu durum ahlaki değil; yapısal bir çatışmadır.
Venezuela’nın maruz kaldığı baskı, tekil bir istisna değildir. Benzer mekanizmalar geçmişte İran, Küba ve Irak üzerinde farklı biçimlerde işletilmiştir. Ortak nokta açıktır: Sistemin dışında kalmaya çalışan her siyasal yapı, önce ekonomik olarak yıpratılır, sonra siyasal olarak kriminalize edilir. Emperyalizm burada bir saldırı anı değil; uzun vadeli bir disiplin mekanizması olarak işler.
Bugün emperyalizm olağanüstü bir durum olmaktan çıkmıştır. Küresel kapitalist düzenin gündelik işleyişinin parçası hâline gelmiştir. Müdahale artık savaş ilanıyla değil; yaptırım listeleriyle, mahkeme dosyalarıyla ve medya anlatılarıyla gerçekleşir. Güç, gürültü çıkarmadan çalışır. Bu sessizlik, emperyalizmi daha az tehlikeli değil; daha kalıcı kılar.
Sonuç olarak Venezuela örneği, Marx’ın emperyalizm öngörüsünün günümüzde hâlâ geçerli olduğunu açık biçimde gösterir. Kapitalizm krizlerini çözemediğinde, onları dışsallaştırır. Bu dışsallaştırma artık klasik sömürgecilik biçiminde değil; hukuki, finansal ve siyasal kuşatma biçiminde karşımıza çıkar. Emperyalizm geri dönmedi. Hiçbir zaman gitmemişti. Yalnızca daha sessiz, daha sofistike ve daha inkâr edilebilir hâle geldi.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
