Cuma, 30 Oca 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Serbest Kürsü

“Yerli ve millî aydın” olur mu?

Dr. Nil Gönce
Son güncelleme: 3 Ocak 2026 10:36
Dr. Nil Gönce
Paylaş
Paylaş

Geçen günlerde yapılan bir “yerli ve millî aydın” çağrısı, Türkiye’nin asırlık entelektüel krizine dokundu.

Bu çağrıda, Cumhuriyet dönemi “Batıcı-laik” aydını “kafaları işgal edilmiş” ve “taklitçi” olarak eleştirilip, “tasfiye oldular” denildikten sonra yeni bir model önerildi:

“Toplumun saygı duyduğu, sözüne itibar ettiği, aynı zamanda yerli ve millî olan yeni bir aydın sınıfına ihtiyacımız var.”

Çağrıyı yapan, geçmişe sert bir bakış atarak şu ifadeleri kullandı:

“Topraklarımız işgal edilmeden önce aydınlarımızın, entelektüel sınıflarımızın adeta kafalarının içi işgal edilmişti. Geldiğimiz noktada hamdolsun, o aydın sınıf tasfiye oldu, oluyor.”

Bu eleştiriye göre bahsi geçen aydın tipi, modernitenin eleştirel aklını değil, biçimsel unsurlarını ödünç almış, Batı karşısında aşağılık kompleksiyle hareket etmiş ve “kıyafeti giydin diye teknolojide gelişemiyorsun” düsturunda somutlaşan bir taklitçiliğe saplanmıştı.

Öte yandan, bu çağrı ilk bakışta makul görünse de, özünde çözülmesi imkânsız bir gerilimi -bir paradoksu- barındırıyor: Bir yandan toplumun saygı duyduğu özerk bir aydın talep edilirken, diğer yandan ‘yerli ve millî’ gibi normatif bir kalıba uyması bekleniyor. Bu ikilem, aydının itibarı ile iktidara sadakati arasındaki temel bir çatışmaya işaret eder. Buradan doğan asıl soru şudur: Aydın kime denir ve nasıl ortaya çıkar?


I–Ünvan değil konum

Aydın, diploma veya akademik ünvan ile tanımlanamaz; yazar, öğretim üyesi veya kamusal figür olmak da tek başına yeterli değildir. Aydınlık, bir meslek veya statü değil, zihinsel, epistemik ve ahlaki bir konumdur.

Peki nedir bu konum?

Öncelikle, bir zihinsel duruş gerektirir: bilgiyi olduğu gibi kabul etmek yerine eleştirel bir süzgeçten geçirmek, kökenini ve bağlamını sorgulamak, hatalı olabileceği ihtimaline her daim açık olma cesaretini göstermektir. İkincisi, epistemik bir sorumluluktur; yani neyi bildiğimiz kadar, bildiğimizi nasıl bildiğimizin ve bu bilgiyle ne yaptığımızın farkında olma hâlidir. En nihayetinde, kaçınılmaz olarak ahlaki bir seçimdir: tarafsız bir gözlemci koltuğuna kurulmak değil, hakikatten, adaletten ve ezilenden yana tavır alarak, bilgiyi iktidara şık bir süs olarak sunmak değil, onu güçsüzün sesini güçlendirmek için bir araç olarak kullanmaktır.

Bir aydını belirleyen, sahip olduğu bilgi değil; hangi doğruları sorgulayabildiği, hangi kutsalları eleştirebildiği ve iktidar ilişkilerine ne ölçüde mesafe koyabildiğidir. Daha da önemlisi, bu sorgulamanın bedelini ödemeye ne ölçüde hazır olduğudur.

Söz konusu eleştiri, Cumhuriyet dönemi Batıcı-laik aydın tipini “kafaların işgali” metaforuyla eleştirir. Bu eleştiriye göre bahsi geçen profil, modernitenin eleştirel aklını değil, biçimsel unsurlarını ödünç alarak toplumla arasında derin bir mesafe yaratmıştır. Bu durum, şöyle ifade edilmiştir:

“Kıyafeti giydin diye teknolojide gelişemiyorsun.”

Bu söz, taklit yerine özümseme, dönüştürme ve yeniden üretme kapasitesinin gerçek ilerlemeyi belirlediğini vurgular. Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkar: Eğer bu aydın tipi etkisiz hâle gelmişse, onun yerine ne gelmiştir? Çağrıda bu soruya şu yanıt verilir:

“Yeni bir aydın sınıfı henüz oluşmuş değil.”

Aydının özünü tarif etmek, onun boşluğu nasıl doldurduğunu anlamakla mümkündür. İşte bu derin boşluğu doldurmaya çalışan ve entelektüel sahneye çıkan iki baskın figürle karşılaşıyoruz:

II-Boşluğu doldurmaya çalışanlar

Çağrıda da işaret edildiği gibi, ‘yeni bir aydın sınıfı henüz oluşmuş değil.’ Bu entelektüel boşluk, iki baskın figür tarafından doldurulmaya çalışılıyor.

a) İlmihal aydını

Türkiye’deki düşünce geleneğinde, aydın kavramını sorgulayan en kritik kavramlardan biri “ilmihal aydını”dır. İlmihal, dinin temel kurallarını içeren bir rehber kitaptır ve buradan hareketle, bir öğretiyle (ister dini, ister ideolojik, ister politik olsun) kurulan ilişki biçimini tanımlar.

İlmihal aydını, aidiyeti, koşulsuz teslimiyeti ve “çokbilmişliği” öne çıkarır; düşünmeyi, eleştirmeyi ve şüpheyi ise dışlar. Bir kere benimsediği sistemi, onun hakkında koşulsuz düşünmeyi bırakarak, ona “koşulsuz abone” olur. Bu tip, düşünmeyi “daha önce düşünülmüşlerin birine katılmak” olarak anlar. Dolayısıyla, aydınlığın en büyük düşmanı cehalet değil, düşünmeyi bırakmış bir çokbilmişlik halidir.

b) İdeolojik teknisyenler

“Yerli ve millî” gibi normatif bir kategori içinde şekillendirilmek istenen aydın tipi, Gramsci’nin “organik aydın” kavramının çarpıtılmış bir yansıması olarak görülebilir. Burada asıl amaç, toplumsal gerçekliği analiz eden ve dönüştüren bir aydın değil; iktidarın söylemini yeniden üreten, onu teorik olarak meşrulaştıran bir “ideolojik teknisyen” yaratmaktır. Bu figür, eleştirel analiz kapasitesini kaybeder ve “hegemonik entelijansiya” dediğimiz, statükoya bağımlı ve kırılgan bir zihinsel ekosistemin parçası haline gelir.

Bu noktada, “ilmihal aydını” ile benzerlikler göze çarpar: Her ikisi de eleştirel düşünmeyi askıya alır. Fark, odak noktasındadır: İlmihal aydını, bir dini veya ideolojik öğretiye koşulsuz bağlıdır; ideolojik teknisyen ise iktidar söylemine abonedir. Yani biri inanç sistemine, diğeri iktidar mekanizmasına hizmet eder. Bu fark, metnin analitik derinliğini güçlendirir ve bu çağrıdaki paradoksu, yani özerk aydınlık ile normatif “yerli ve millî” beklentisi arasındaki çelişkiyi daha açık bir şekilde gözler önüne serer.

III-İtibar mı itaat mi?

Bu çağrının vurgusu, özerk ve eleştirel aydın ile iktidarın beklentilerine bağlı “yerli ve millî” normatif aydın arasındaki imkânsız denklemi ortaya koyuyor. Aydınların kamusal itibar kazanması, iktidarın takdiriyle değil, özerklik, mesafe ve eleştirel tutarlılık ile mümkündür. Uzun soluklu entelektüel emeğin, risk alabilmenin ve gerektiğinde hem iktidara hem de çoğunluğa karşı durabilmenin sonucu olarak ortaya çıkan bir sembolik sermaye söz konusudur.

Öte yandan “yerli ve millî” kavramı, sosyolojik bir betimlemeden çok ideolojik bir kategoridir; ulusal aidiyet, kültürel sadakat ve mevcut iktidar çizgisiyle uyum beklentisi içerir. Otoriter sistemlerde itibar, sadakate endeksli bir metaya dönüşür; “bir gün verilir, ertesi gün geri alınır” (Orwell, 1984).

Bu imkânsız denklemin çözümü, aydınlığın doğası gereği yoktur. Çünkü gerçek aydın, temel aidiyetini evrensel hakikat arayışına, eleştirel akla ve adalet duygusuna yapar. Julien Benda’nın yaklaşık bir yüzyıl önce “Aydınların İhaneti” olarak tanımladığı şey tam da bu epistemik zorunluluğun terk edilmesidir: Evrensel değerler ve hakikat arayışı yerine, millî, siyasi veya ideolojik tutkulara hizmet edilmesi.

IV-Hegemonyanın açmazı

Antonio Gramsci’nin kavramsallaştırdığı gibi, her iktidar bloğu kendi “organik aydınlarını” üretme eğilimindedir. Ancak bu aydınlar yalnızca iktidarın söylemini yeniden üreten figürler hâline geldiğinde, eleştirel analiz ve kuramsal üretim kapasitelerini yitirir ve “ideolojik teknisyenler” olarak sınırlı bir işlev üstlenirler.

Gerçek aydınların ortaya çıkabilmesi, somut kurumsal özgürlüklere bağlıdır. Bu nedenle gerekli koşullar şunlardır:

1-İktidar ve piyasa baskısından bağımsız, özerk ve akademik özgürlüğü güvence altına alınmış üniversiteler.

2-Tekelci yapılardan uzak, çoğulcu seslere olanak tanıyan bağımsız yayıncılık ve medya ortamı.

3-Eleştirinin bir tehdit veya sadakatsizlik değil, kamusal aklı besleyen değer olarak görüldüğü toplumsal iklim.

Bu koşulların yokluğunda ortaya çıkan figürler, iktidarı besleyen yaratıcı aydınlar değil, çoğu zaman savunmacı, tekrarcı ve kırılgan bir “saray entelijansiyası” ile sınırlı kalır.

Sonuç: Aydın kendiliğinden doğar

Belki de asıl sorun, yeni aydınların yokluğu değil; onların var olabileceği koşulların yokluğudur. Aydın, talep edilerek veya çağrılarla yaratılmaz; özgür düşünce ortamlarında, çatışmaların ve gerilimlerin içinden kendiliğinden doğar.

Bu bağlamda doğru soru şu şekildedir:

“Nasıl bir aydına ihtiyacımız var?” değil, “Hangi toplumsal ve kurumsal iklimde bir aydın var olabilir, düşünebilir ve konuşabilir?”

Aydın inşa edilmez; kendiliğinden doğar. Aydının doğduğu verimli toprak, eleştirel özerkliğin mümkün olduğu ortamlardır. Eğer gerçekten aydın istiyorsak, onları çağırmayı, yaratmayı veya millî listeler oluşturmayı bırakmalıyız. Bunun yerine, fikirlerin çarpışabildiği, eleştirinin cezalandırılmadığı ve risk almanın korunduğu ortamları inşa etmeliyiz. Gerisini kendi kendine gelişen doğal sürece bırakmalıyız. Aydın, bu ortamda zaten kendiliğinden doğacaktır. Doğmuyorsa, sorun aydın adaylarında değil, ortamı bozan iklimdedir.

Özerk ve eleştirel düşüncenin mümkün olduğu bir ortamda, aydın kendiliğinden doğar; aksi hâlde her çağrı yalnızca bir ideolojik beklentiyi kamufle eder.

Kaynakça

  • Benda, J. (1927). La Trahison des Clercs [Aydınların İhaneti]. Paris: Grasset.
  • Bourdieu, P. (1993). The Field of Cultural Production: Essays on Art and Literature. Columbia University Press.
  • Foucault, M. (1977). Discipline and Punish: The Birth of the Prison (A. Sheridan, Trans.). Pantheon Books.
  • Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks (Q. Hoare & G. N. Smith, Eds. & Trans.). International Publishers.
  • Orwell, G. (1949). *1984*. London: Secker & Warburg.
  • Said, E. W. (1995). Representations of the Intellectual: The 1993 Reith Lectures. Vintage.

İlgili yazı:

Aydın mı entelektüel mi?

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanDr. Nil Gönce
Takip et:
İstanbul’un renkli sokaklarında büyüdüm, ama merakım beni dünyanın dört bir yanına götürdü. Akademik ciddiyetimle ‘Dr.’, insanlara dokunan yönümle ‘psikolog’ oldum. Klinik psikolog kimliğimle ruhların derinliklerine yolculuk ederken, bir yandan da uluslararası hakemli dergilerde yayımlanan makalelerimle bilime katkı sunuyorum. Beyin-zihin ilişkisi, psikiyatrik bozukluklar, kişisel gelişim ve öğrenci koçluğu alanlarında çalışıyor; bilimsel bilgiyi yaşamın içinden süzüyorum. Yazmak benim için yalnızca üretmek değil; anlamak, anlatmak ve iyileştirmekle ilgili bir eylem. Akademik makalelerim uluslararası dergilerde yer bulsa da, asıl tutkum insana dokunan hikâyeleri paylaşmak. Çünkü biliyorum: İyileşmek, anlaşılmak ve büyümek, en çok da paylaştıkça anlam kazanır. Hayata biraz bilim, biraz mizah, ama hep insan sıcaklığıyla bakıyorum. Çünkü en karmaşık denklemler bile, bazen doğru bir soruyla, bazen de küçük bir gülümsemeyle çözülebilir."
Önceki Makale Mehmet Şüküroğlu çiziyor
Sonraki Makale Amerikan-Rus “devrimi”

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Devşirme kızlara niçin Arap adları verilmiş?

Metin Gülbay
30 Ocak 2026
ManşetSerbest Kürsü

Türkçe ve Japonca akraba mı?

Halil Ocaklı
30 Ocak 2026
Serbest Kürsü

YDÜ Hastanesi’nde bir garip muamele

Alper Eliçin
27 Ocak 2026
Serbest Kürsü

Ah özgürlük vah özgürlük!

Tijen Zeybek
26 Ocak 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?