ABD’nin Çin’le mücadele stratejisi-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, önümüzdeki birkaç on yıl boyunca, ABD’nin çok kutuplu yeni dünyada hangi hedeflere, hangi araçlarla hangi yoldan ilerleyeceğinin planlamasıdır.
Çünkü belge, öncelikle ABD’nin zayıfladığını saptıyor ve buradan hareketle “dünya düzenini ayakta tutma görevinin sona erdiğini” belirterek müttefiklerini “bölgelerinde birincil sorumluluğu üstlenmeye” çağırıyor.
ABD üç temel amaç belirlemiş durumda. ABD’nin birincil önceliği Batı yarım küreyi işbirliği yapan ve yabancı güçlerden arınmış bir bölge yapmak, ikincil önceliği Hint-Pasifik’i ABD’ye açık tutmak (hakimiyet alanı haline getirmek), üçüncül önceliği de Ortadoğu enerji kaynaklarına ve yollarına düşman saydığı güçlerin hâkim olmasını engellemek.
Bu üç öncelik de temelde ABD’nin stratejisini Çin’e karşı oluşturması demektir. Dolayısıyla ABD’nin üç amacı da sonuçları itibarıyla tek bir amaca, Çin’e yöneliktir.
ABD açısından artık birincil önemli bölge Batı yarım küredir; yani Pasifik ve Atlantik’in arasındaki Kuzey ve Güney Amerika’dır. ABD bu bölgede yeni Monroe doktrini uygulayacak. Yani ABD “yarım küre dışındaki rakiplerin, yarım kürede kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasını veya stratejik açıdan hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini” engellemeyi önüne temel hedef koymuş durumda. Kuşkusuz buradaki “dış kuvvet” Çin’dir. (Orijinal Monroe doktrininin hedefi Avrupa ülkelerinin Güney Amerika’ya sızmasını önlemeye dönüktü. Şimdiki ise Güney Amerika’yı Çin’e karşı cephenin “sıklet alanı” yapmayı amaçlıyor.)
ABD bu amaca ulaşabilmek için birincisi, “Bölgenin, ABD’yle uyumlu hükümetlerini, siyasi partilerini ve hareketlerini ödüllendirecek ve teşvik edecek”, ikincisi de bunun kaldıracı olarak, Batı yarım küredeki askeri varlığını artıracak.
Ulusal Güvenlik Strateji belgesi, ABD’nin Batı yarım küredeki kaynaklara çökmesini formüle etmiş: “Ulusal Güvenlik Konseyi, istihbarat topluluğumuzun analitik biriminin desteğiyle, Batı yarım küredeki stratejik noktaları ve kaynakları tespit etmek ve bunların korunması ve bölgesel ortaklarla birlikte geliştirilmesi amacıyla kurumlara görev vermek üzere güçlü bir kurumlar arası süreç başlatacaktır.”
Mükelleflere neler yapıyorsunuzdur-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Kaç gündür kendilerini “Vergi Müfettişleri” diye adlandıran bir grubun tacizlerine maruz kalıyorum.
Telefonumdan, sosyal medya mecralarından, ders vermeler, hakaretler, ilgili ilgisiz istatistikler…
Sanırım 30 bin TL’lik ballı seyyanen zammı alamamalarının faturasını bana çıkarmışlar.
Bugün hepsine toptan yanıt vereceğim.
1) Ben hiçbir zaman “Uzman personel ile çaycı, çöpçü aynı parayı almalıdır” demedim. Bilakis “Ben çaycıyla aynı parayı mı alayım” diye mesaj atan, çaycıları çöpçüleri aşağılayan bir müfettişe hak ettiği yanıtı verdim.
Anlamayanlar için söylediğimi son defa tekrarlayacağım:
Kardeşim bu ülkede milyonlarca insan 16 bin lira ya da 22 bin 104 lira maaş alıyor. Onların da bir kısmına yüzde 13-17, başka bir kısmına da yüzde 25-30 arasında zam yapılması planlanıyor. 2026’da o zamlar gerçekleştikten sonra alacakları para bir kısmı için 19 bin, asgari ücretliler için de 28 bin lira olacak.
Aralarında mühendislerin, mimarların, üniversite mezunlarının olduğu milyonlarca kamu çalışanı, emekli, emekçi “kamuda yönetici” olmadıklarından ya da “uzman personel” sayılmadıklarından yüzde 17 zamma talim edecek.
Bir grup ise iktidara yakın çalışıyor olmalarını fırsata çevirip ekstradan 30 bin lira seyyanen zam alacak.
Ülkede kamu çalışanları bu haldeyken 20-30 bin “seçkin” kamu yöneticisine ve uzmana rutin zammın dışında 30 bin lira seyyanen zam yapılması adil midir?
(Daha açık nasıl yazabilirim ki?)
2) Ben hiçbir zaman “Vergi Müfettişi” ifadesini kullanmadım. Seyyanen zamdan yararlanacaklar arasında bir meslek grubunu özel olarak işaret etmedim. “Müfettiş” sözcüğü de ağzımdan bir defa çıktı. O da “ben çaycımla aynı parayı mı alayım” diye mesaj atan ayrımcı şahsın kendisini “müfettiş” olarak tanıtmasındandı.
Ayrıca ondan söz ederken de sadece “müfettiş” dedim ve vergi müfettişi olduğuna dair de hiçbir ifade kullanmadım. Vergi müfettişleriyle de bana taarruz etmeye başlamalarından sonra, mecburen muhatap olmak zorunda kaldım.”
Gazeteci neden “çakarlı araç” kullanır?-Faruk Bildirici (T24)
“GDH Dijital sitesinin “Ali Mahir Başarır’ın makam aracı otel sahibinde çıktı” başlıklı haberinde, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır’ın “kendi adına kayıtlı milletvekili çakarlı lüks aracını” bir arkadaşının kullandığı belirtiliyordu.
Bir milletvekilinin kendisine tanınan bir ayrıcalığı başkasına vermesinin haber değeri olduğu doğru. Ancak burada kalmadı mesele. Sonraki haberlerde, polisin Başarır’ın aracını kullanırken yakaladığı iş insanı Mehmet Hazım Giray’ın “tehdit, yaralama ve polise direnme suçlarından kaydı olduğu” vurgulandı. Sabah’ın haberinde Giray’ın “suç örgütleriyle iltisakı olduğu” öne sürüldü; Başarır ile Giray arasında kirli bir ilişki olduğu algısı yaratılmaya çalışıldı.
Başarır da arkadaşının “iltisak” ve “suç kaydı” olduğu iddiasını reddetmekle kalmayıp, CHP kurultayında Uğur Dündar ile canlı yayındayken, GDH’de haberi yazan muhabir Sema Kızılarslan için “Hemen savcının gözaltına alması lazım onu” dedi. Muhalif gazetecilerin gözaltına alınmasına karşı çıkan partinin yöneticisi olan Başarır’ın bir gazetecinin gözaltına alınmasını istemesi büyük çelişki, büyük yanlış. Haberin karşılığı gazeteciye gözaltı olamaz.
Ayrıca “Çoğu iktidar milletvekili işadamlarına, organize suç örgütlerine onun plakasını veriyor” iddiasında bulunan Başarır, gazeteciler Ahmet Hakan, Ferhat Murat, Candaş Tolga Işık ve Hadi Özışık ile hukukçu Serkan Toper’in de “çakarlı araç” kullandıklarını öne sürdü.
İktidar medyası, Başarır’ın “çakar”lı gazetecilerle ilgili iddiasını haber bile yapmadı. Başarır’ın “çakar” kullandıklarını öne sürdüğü gazetecilerden -Ferhat Murat dışında- itiraz da gelmedi. İktidar yanlısı olunca iktidar nimetlerinden yararlanmayı kendilerine hak görüyor olabilirler, ama gazetecilik böylesine ayrıcalıklarla yürütülemez.”
Suriye Modeli-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“Meclis’te kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndan AK Partili Hüseyin Yayman, MHP’li Feti Yıldız ve DEM Partili Gülistan Koçyiğit’in İmralı’ya giderek terör örgütü PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’la yaptıkları görüşmenin içeriği tam olarak açıklanmadı.
İmralı görüşmesiyle ilgili 16 sayfalık bir rapor düzenlendi ve üç milletvekili tarafından imzalandı. Ancak komisyona sunulan rapor 4 sayfaydı ve altında DEM Partili Koçyiğit’in imzası yoktu. Koçyiğit 4 sayfalık rapordan haberi olmadığını söyledi.
Bu durum, AK Parti ile MHP’nin, görüşmenin tamamını içeren 16 sayfalık raporun açıklanmasını istemediklerini gösteriyor. Koçyiğit de komisyon çalışmalarını gözeterek görüşmenin içeriğine yönelik çok fazla bilgi vermedi.
Ancak 4 sayfalık rapor dışında kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Öcalan ortaya bir “Suriye Modeli” koyuyor.
Öcalan’ın, Suriye’de, PKK’nın kolu olan YPG-SDG’nin ülkenin kuzeydoğusunda fiilen oluşturduğu özerk yönetim ve ABD’nin donatıp eğittiği askeri güçle ilgili önerileri var.
SDG’nin askeri gücünün Suriye ordusuna bağlanmasına sıcak baktığı ancak emir-komutayı tümüyle Suriye ordusuna bırakmak istemediği yönünde bilgiler kamuoyuna yansıdı.
Bu konuda Öcalan’ın, SDG’nin silahlı gücünün bir kısmının Suriye ordusuna bağlanabileceği ancak bir kısmının da Suriye’nin kuzeydoğusunda YPG-SDG özerk yönetiminin yerel asayiş gücü olarak görev yapabileceği düşüncesinde olduğu da kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında.
Bu model fiilen bir federasyondur.
Dolayısıyla YPG-SDG’nin kendini feshetmesi ve silah bırakması da söz konusu değil.”
Sorunumuz çözüldükçe karmaşıklaşıyor-Yusuf Ziya Cömert (Karar)
“‘Kürt sorunu’ Ortadoğu’nun en büyük sorunlarından biri.
Daha önce sorun, harici müdahalelerle çözülmeye çalışılıyordu.
Terör eylemleri takip edilerek. Tedip edilerek. Lüzumu halinde yargılanarak, cezalandırılarak.
Soruna hariçten müdahale etmek başka sorunla masaya oturmak başka.
Çözüm sürecinin gereklerine uygun olarak adımlar atıldıkça sorunun cesameti ortaya çıkıyor.
Çözüm sürecinin sağladığı en önemli değişikliklerden biri DEM’in kabil-i hitap bir parti olarak siyasi süreçlere dahil edilmesi.
DEM’in bu zamana kadar kabil-i hitap olmaması kendi kusuru değildi.
Tamam, DEM Partili biri iç tüzük gereği Meclis’te oturum yönetebiliyordu.
Fakat bilhassa iktidar partileri DEM’i herhangi bir memleket meselesine karıştırmamaya özen gösteriyordu.
Karıştırmak bir yana, cemiyet içinde DEM’in adını hayırlı bir cümlenin içinde kullanmak bile caiz değildi.
Bi’zzarure kullanırsan yanına bir menfi sıfat ilave etmen gerekiyor.
Terörün uzantısı, eli kanlı, hain, zalim, artık hangisini tatminkâr buluyorsanız.
DEM’in maruz kaldığı bu ‘şeytanlaştırma’ politikasından CHP’ye de büyük bir hisse veriliyordu.
CHP’nin tabanda DEM seçmeniyle sergilediği dayanışma aynı sıfatların CHP ile de terkip edilmesine sebep oluyordu.
MHP lideri Bahçeli’nin tarihi hamlesinden sonra DEM Kürt sorunu başta olmak üzere ülkenin bütün sorunlarında artık sorunun kendisi ya da bir parçası olarak değil çözümün ortaklarından biri olarak muhatap alınmaya başlandı.
Kötü mü oldu?
Hayır. Memleketin, halkın oyuyla Meclis’e gelmiş partilerinden birinin sorunların çözüm süreçlerine dahil olması hem lüzumlu hem faydalıdır.
Uzun zaman adı sadece ‘terör’ konulu cümlelerin içinde geçen DEM Parti artık çözüm ortağıydı.
Öyle ki Cumhurbaşkanı Erdoğan 12 Temmuz’da, ittifak yorumlarına yol açacak şekilde Ak Parti, MHP ve DEM’in isimlerini aynı cümle içinde kullandı.
“Biz, Ak Parti, MHP ve DEM Parti olarak beraber yürümeye karar verdik.”
Taş yerinden oynadı.”
Enflasyon düşünce alım gücü artar mı?-Özgür Erdursun (Dünya)
“Bilimsel yanıt: Ülkemizde hayır, artmaz.
Bu ifadenin neden yanlış olduğunu sade bir şekilde açıklayalım:
* Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmez.
* Sadece fiyatların artış hızının yavaşladığını gösterir.
* Yani fiyatlar yüksek seviyede kalmaya devam eder.
Örneğin bir ürünün fiyatı geçen yıl 200 TL iken bugün 400 TL olmuşsa, enflasyon düşse bile fiyat tekrar 200 TL’ye dönmez. Fiyat hâlâ 400 TL’dir. Eğer ücretiniz bu artışa ayak uydurmamışsa, enflasyon sıfıra inse bile alım gücünüz eski hâline dönmez.
Bu nedenle, önce kayıpların telafi edilmediği bir ortamda enflasyonun düşmesi tek başına alım gücünü artırmaz.
TÜİK kasım enflasyonunu %0,87, yıl sonu enflasyonunu ise yaklaşık %31 olarak öngörüyor. Buna göre yapılması beklenen artışlar şöyle:
* SSK ve Bağ-Kur emeklilerine: %12,3,
* Memur ve memur emeklilerine: %18,7,
* Asgari ücrete: %25 civarı.
Bu artışlarla birlikte:
* En düşük emekli aylığının 16.881 TL’den 18.950 TL civarına,
* Asgari ücretin 22.104 TL’den 27.630 TL civarına çıkacağı tahmin ediliyor.
Buna karşılık, asgari ücretin üzerinde gelir elde eden kesimler çoğu zaman daha düşük artışlar alıyor. Bu nedenle ortalama ücret düzeyi geriliyor, ortalama emekli aylıkları ise açlık sınırının çok altında kalıyor.
Nitekim Birleşik Kamu-İş’in Kasım ayı verisine göre açlık sınırı 30.061 TL.
Bu yeni zam oranlarıyla bile:
* Asgari ücret açlık sınırının çok altında,
* En düşük emekli aylığı açlık sınırının oldukça uzağında,
* Ortalama ücretler ise açlık sınırının hemen üzerinde veya hemen altında kalıyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
