Aşağıdaki yazım, Rusya-Ukrayna savaşının başlamasından çok önce, ilk kez 2007 yılında yayımlandı…
***
2004 yılında yapılan seçimlerden zaferle çıkan Batı yanlıları, Batı’dan bekledikleri maddi ve manevi desteği bulamadı. Ukrayna’daki gelişmeleri yüzeysel olarak izleyen yabancı gözlemciler, siyasi krizlerle çalkalanan ülkenin Rusya ile Batı arasında bir tercih yapamadığı tezini işliyor.
O yılki seçimlerin birinci turunda Batı yanlısı Yuşçenko yüzde 39,87, Rusya yanlısı Yanukoviç ise yüzde 39,32 oranında oy almıştı. Adayların hiçbiri yüzde 50’yi geçemediğinden ikinci tur seçimlere gidilmişti. AGİT ve diğer uluslararası gözlemcilerin kural ihlalleri tespit ettiği ikinci turda, Yanukoviç yüzde 49,42, Yuşçenko ise yüzde 46,69 oranında oy aldı. Ülke genelinde yapılan protesto gösterileri (Turuncu Devrim) ve özellikle ABD ile Avrupa Birliği’nin (AB) seçim sonuçlarını tanımadıklarını açıklaması üzerine o anki Başkan Kuçma, Putin’in de desteğini alarak sadece ikinci turun değil, tüm seçimlerin tekrarlanmasına karar verdi. 26 Aralık 2004 tarihinde yenilenen seçimlerde Batı yanlısı Yuşçenko, oyların yüzde 51,99’unu alarak Cumhurbaşkanı seçildi.
Yuşçenko, iki yıllık görev süresince, aralarında Turuncu Devrim’i birlikte gerçekleştirdikleri Timoşenko’nun kabinesi de olmak üzere dört ayrı kabinenin görevine son vererek istikrar arayışını sürdürdü.
Yuşçenko ile Yanukoviç arasında yaşanan kriz, binlerce kişinin tekrar sokaklara dökülmesine neden oldu. “Renkli Devrim”in kesintili mi yoksa kesintisiz mi olacağı konusu yeniden gündeme oturdu. Ancak Batı yanlıları, bekledikleri desteği alamadıkları için Batı’ya duydukları öfke ile Rusya’nın giderek artan etkisi arasında sıkışmıştı.
Peki, Ukrayna’daki sorunların temelinde ne yatıyor?
Ukrayna; başta Rusya olmak üzere diğer Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri ile arasındaki “karşılıklı ekonomik bağımlılık” gerçeğini bir tarafa bırakarak, “sürüden ayrı” ve tek başına Batılılaşabileceğini düşünüyor. Batı’nın yardımıyla demokrasiyi yerleştirebileceğini ve pazar ekonomisini tesis edebileceğini sanıyor. Oysa Rusya ile serbest piyasa ekonomisi kurallarına uygun bir doğal gaz anlaşması yapmaktan bile uzak olan ülke, Rusya’dan hâlâ Sovyet mantığıyla doğal gaz almaya devam etmek istiyor.
Ukrayna’nın AB ile imzaladığı Ortaklık ve İş Birliği Anlaşması 1 Mart 1998 tarihinde yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, AB ile ilişkilerin seyri Ukrayna’ya bir üyelik perspektifi kazandıramadı. AB’nin Ukrayna ile uzun vadeli işbirliğini öngörerek, ülkeyi Rusya ile arasında bir tampon bölge olarak muhafaza etmek istemesi hayal kırıklığı yarattı. AB’nin yeni komşuluk politikasıyla statüsü bir anlamda netleşen Ukrayna’nın şaşkınlık yaşadığını söyleyebiliriz. Üstelik Rusya’nın, kendi coğrafi komşularına arka çıkma anlamına gelebilecek desteği karşısında AB’ye hırçın yaklaşımlarda bulunabilmesi Ukrayna’nın şaşkınlığını daha da artırıyor.
“Soğuk Savaş” sonrası dönemin acemi aktörü Ukrayna, ABD ile küresel bağlamda müttefiklik arayışına da girerek Irak’a 1500 civarında asker gönderdi. NATO üyeliği yolundaki çabalarıyla bölgede ve küresel ölçekte bir yere varabileceği yönündeki ümitleri de boşa çıkan Ukrayna, Rusya ile Batı arasındaki gerçek konumunu idrak etmekte zorlanmaya başladı.
Kiev’in işi gerçekten çok zor. Batı’nın evrensel değerlerinin cazibesine kapılarak Rusya’nın söylemiyle “kötü yola düşen” Ukrayna’da, krizin daha da derinleşeceğini söylemek mümkün. Ukrayna, Rusya’nın enerjisine bağımlı olarak ve Rusya ile komşu kalarak yaşamaya devam etmek zorunda olduğunu anlamaya başladı. Ülke, piyasa ekonomisi ile demokrasinin ancak kendi doğal gelişimi doğrultusunda yerleşebileceğini de kavrıyor.
Kısaca Ukrayna, bir ‘geçiş süreci ekonomisi’ olarak sabretmeyi öğrenmelidir; tıpkı renkli arayışlara yönelerek renkli rüyalara dalmanın, küresel kapitalizmin bir oyunu olabileceğini öğrendiği gibi.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
