1-Türkçe 10.000 yıl önce var mıydı?
Kısa yanıt: Hayır, bugünkü anlamda bir “Türkçe” yoktu. O dönemde belki Türkçenin çok uzak ve ilkel bir ön biçimine kaynaklık etmiş bazı konuşma formları vardı ancak bunlara doğrudan “Türkçe” demek tutarlı olmaz.
Türkçeyi tanıyabildiğimiz tarihsel dönemler çok daha geçtir ve elimizde o kadar eskilere gidebilen kesin dilsel kanıt yoktur.
Dil aileleri zaman içinde kollara ayrılır, değişir ve özgün kimliklerini ancak belirli tarihsel aşamalarda kazanır. Bu yüzden 10.000 yıl önce konuşulmuş olabilecek uzak bir ata dili bulunduğunu varsayabiliriz. Ne var ki, o dilin seslerini, sözcüklerini ve yapısını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz.
2-Diller neden ve nasıl yayılıp çeşitlendi?
İnsan toplulukları göç ettikçe diller de onlarla birlikte dünyaya yayıldı. Coğrafi ayrılıklar, iklim koşulları, yeni yaşam biçimleri ve farklı topluluklarla etkileşimler, dillerin zamanla dallanıp budaklanmasına yol açtı.
Her yeni çevre, insanların adlandırma gereksinimini değiştirdi; dağ, deniz, hayvan, bitki, araç ve toplumsal ilişkilere ilişkin yeni sözcükler doğdu.
Ticaret, savaş, ittifak, din ve teknoloji gibi temas yolları ise dillerin birbirinden ses, sözcük ve anlatım kalıpları ödünçlemelerini sağladı. Böylece her dil, seslerinde, söz varlığında ve anlatım biçimlerinde toplumun tarihini, belleğini ve dünyayı algılayışını taşıyan canlı bir kültürel fosile dönüştü.
3-Dil mi önceydi, düşünce mi?
Hayvan iletişiminden insan diline geçişte temel mesele, düşüncenin mi dili doğurduğu, yoksa dilin mi insan düşüncesini bugünkü karmaşıklığına taşıdığıdır. Burada eldeki bulgular, düşünsel süreçlerin dilsel yapılardan önce geldiği yönündeki tezi güçlü bir biçimde desteklemektedir.
Gündelik yaşamdan birkaç örnek verilebilir: Dengesini yitiren biri, daha “düşüyorum” diyemeden toparlanmaya çalışır. Ekşi bir tat ya da garip bir koku alınca bir şey diyemeden yüz buruşur. Karanlıkta bir gölge görünce ya da ansızın yüksek bir ses duyunca beden hemen irkilir. Bu tür anlarda düşüncenin kıvılcımı, dilden önce parlar.
4-Soyut kavramlar ne zaman üretilmiş olabilir?
İnsanın simgeler aracılığıyla soyutluk arayışının bilinen en eski örneklerinden biri Güney Afrika’daki Blombos Mağarası’nda bulundu. Burada bir taş parçası üzerine çizilmiş çapraz desenler, yaklaşık 73.000 yıl öncesine tarihleniyor.
Yazı ve alfabenin ortaya çıkışı soyut kavram aktarımını hızlandırdı. Yazı Milattan Önce (M.Ö.) 3.500’lerde, alfabe ise M.Ö. 1200’lerde yaratıldı. İlk alfabe olan Fenike alfabesi, Eski Yunanlar ve Romalılarca daha da geliştirildi; nihayetinde semboller bugünkü Latin harflerine evrildi.
5-İnsan dili hayvan iletişiminden nasıl ayrılır?
İnsan dili, hayvan iletişim sistemlerinden sembolleştirme, sözdizimi, yer-zaman dışı anlatım, soyutlama ve sınırsız üretkenlik gibi özelliklerle ayrılır.
İnsan, sınırlı sayıda ses birimi ile sınırsız sayıda yeni sözcük, anlam ve cümle üretebilir, hayvanlar bunu yapamaz. Bazı şempanzelere bazı işaretler öğretildiği doğrudur ancak bu sonuçta bir işaret dili değildir.
Ayrıca hayvan iletişim sistemleri gramer özellikleri üretemez. Yalnızca insan bilinci iletişimde özneyi, nesneyi, yüklemi ayırır, sonra da farklı zaman kiplerine göre tümcede kullanır.
6-Dil doğuştan mı gelir, sonradan mı öğrenilir?
Modern dil bilim perspektifine göre dil, doğuştan gelen biyolojik yetiler, zamanla gelişen bilişsel beceriler ve çevresel edinim arasındaki bir sentez olarak değerlendirilir.
Dil konuşabilmemiz için gerekli anatomik donanım ve bilişsel yatkınlıklar, genetik mirasımızın bir parçası olarak doğuştan gelir. Ancak hangi dilin öğrenileceği, bireyin içinde büyüdüğü sosyokültürel çevre tarafından belirlenir. Özetle, konuşmayı olanaklı kılan biyolojik ve evrimsel temeller doğuştandır ancak konuştuğumuz dili sonradan ediniriz.
7-Diğer Homo türleri dil geliştirdi mi?
Büyük olasılıkla, Homo sapiens’te gördüğümüz düzeyde gelişmiş dilleri hiç olmadı. Neandertaller ve diğer Homo türleri, doğada sağ kalmalarını sağlayan sınırlı ama işlevsel bir iletişim biçimine sahip olmuş olmalıdır. Tümden sessiz değillerdi; çeşitli sesler, mimikler ve beden hareketleriyle aralarında iletişim kurabiliyorlardı.
Ancak bu iletişim, soyut düşünceleri, karmaşık anlatıları ve kuşaklar arası ayrıntılı bilgiyi taşıyacak kadar gelişmiş görünmemektedir. Dilin tam anlamıyla gelişebilmesi için yalnızca ses çıkarmak değil, sembolik düşünme, güçlü bellek ve karmaşık sosyal örgütlenme de gerekir.
Bu nedenle onların iletişimi, Homo sapiens’te ortaya çıkan çok katmanlı ve yaratıcı dil düzeyine büyük olasılıkla ulaşmadan tarih sahnesinden çekildi.
8-Tüm diller tek bir kökten gelmiş olabilir mi?
Bu konuda tartışılan iki görüş vardır: “Tek köken” (Monogenez) ve “çoklu köken” (poligenez). İnsanın evrimi Afrika’da gerçekleştiğine göre, ilk konuşma deneyiminin de orada başlamış olması akla yatkındır.
Bu yüzden Türkçe dahil pek çok dilin en eski köklerinde Afrika’ya uzanan izler bulunması şaşırtıcı olmaz. Ayrıca “Nostratik hipotez” olarak bilinen bir görüşe göre, Hint-Avrupa, Ural, Altay, Dravid ve Kartvel dil grupları ortak bir ata dilden türemiş olabilir.
9-Dillerin yaşı saptanabilir mi?
Kısa yanıt: Hayır, saptanamaz çünkü dil belirli bir anda yaratılmış bir ürün değildir. Biyolojik evrim gibi kesintisiz ve yavaş işleyen bir süreçtir. Başka bir tanımla, diller statik değil dinamiktir, durmadan değişme özellikleri vardır.
Dillerin gerçek konuşma yaşını bilemeyiz, yalnızca yazı yaşını bilebiliriz. Karşılaştırmalı dil bilim çalışmaları; ses değişimleri, yazılı belgeler ve söz varlığı üzerinden dilleri geriye dönük olarak yeniden yapılandırır. Bu sistematik analizler, bir dilin yaşına ilişkin bilimsel temelli hipotezler sunulmasına olanak tanır. Ancak adı üstünde bunlar birer hipotezdir.
halilocakli@yahoo.com
“10 soruda” dizisindeki diğer yazılar için tıklayın
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
