Vladimir Nabokov’un Lolita romanı yayımlanalı 71 yıl oldu ama aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ konuşuluyor, tartışılıyor ve okunuyor.
Bunun nedeni yalnızca konusu değil.
Nabokov’un 1955’te Paris’te yayımlanan romanı, orta yaşlı Humbert Humbert’in çocuk yaştaki Dolores Haze’e duyduğu saplantıyı kendi ağzından anlatıyor. Romanın en sarsıcı taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor: Okur bütün hikâyeyi Humbert’in bakış açısından dinliyor.
Humbert son derece zeki, kültürlü ve etkileyici bir anlatıcı. Kelimelerle oynuyor, espriler yapıyor, kendisini zaman zaman mağdur gibi gösteriyor ve böylece okuru kendi bakış açısına çekmeye çalışıyor.
Fakat Nabokov’un edebî başarısı da burada yatıyor. Humbert’in güzel cümleleriyle anlattıklarıyla yaptıkları aynı değil.
Okur, bir süre onun dilinin cazibesine kapılabiliyor; ardından anlatıcının olayları nasıl çarpıttığını fark etmeye başlıyor. Bu nedenle Lolita, yalnızca bir aşk ya da tutku hikâyesi değil, aynı zamanda anlatıcının güvenilirliği üzerine kurulmuş büyük bir edebiyat deneyi olarak değerlendiriliyor.
Romanın yayımlanması da en az kendisi kadar olaylı oldu. ABD’deki yayınevleri eseri yayımlamaktan çekindi. Sonunda Paris’teki Olympia Press tarafından iki cilt halinde basıldı. 1955’in sonunda yazar Graham Greene kitabı “yılın en iyi eserleri” arasında gösterince büyük bir tartışma başladı. İngiltere’de ithalatı engellendi, Fransa ise 1956’da kitabı yasakladı. ABD’deki ilk tam baskı ancak 1958’de yayımlandı.
Ancak sansür tartışması zamanla romanın edebî değerinin önüne geçemedi.
Lolita bugün özellikle dil, anlatıcı, ironi, arzu, güç ve okurun anlatıcı tarafından yönlendirilmesi üzerine yapılan edebiyat çalışmalarının önemli eserlerinden biri. Library of Congress’in Nabokov üzerine çalışmasında da romanın zamanla edebiyat dünyasında kanonik bir konuma ulaştığı ve Nabokov üzerine yazılmış akademik çalışmaların yaklaşık beşte birinin Lolita‘ya ayrıldığı belirtiliyor.
Belki de romanın 71 yıl sonra hâlâ önemini korumasının en basit nedeni şu:
Nabokov yalnızca bir hikâye anlatmadı. Bir hikâyenin nasıl anlatıldığında, okurun gerçeği nasıl görebileceğini ya da göremeyebileceğini gösterdi.
Ve Lolita‘nın asıl büyük tuzağı: Okur, kitabı okurken yalnızca Humbert’i değil, kendisini de okumak zorunda kalıyor.
Filmi de yapıldı
Lolita sinemaya da uyarlandı. Stanley Kubrick’in yönettiği ve James Mason, Sue Lyon, Shelley Winters ile Peter Sellers’ın rol aldığı film 1962’de gösterime girdi. Romanın beyazperdeye aktarılması, dönemin sansür kuralları nedeniyle başlı başına bir mücadeleydi.
Nabokov senaryoyu kendisi yazdı ancak Kubrick ve yapımcı James B. Harris senaryoyu büyük ölçüde değiştirdi; sonuçta Nabokov’un yazdığı metnin yalnızca yaklaşık beşte biri filmde kullanıldı. Kubrick, romanın tartışmalı cinsel boyutunu doğrudan göstermek yerine kara mizah ve ironiye daha fazla ağırlık verdi. Film, Lolita‘nın “sinemaya aktarılamaz” kabul edilen anlatısının başka bir sanat dalında nasıl yeniden yorumlanabileceğinin de önemli bir örneği oldu.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
