Orson Welles’in çok sevilen bir şarkısı var: “I know what it is to be young, but you, you don’t know what it is to be old.” Türkçesi “Sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin ama ben gençliğin ne olduğunu bilirim.”
Galiba kuşaklar arasındaki temel gerilim burada başlıyor. Yaşlılar geçmişi deneyimlemiş olmanın verdiği bir öz güvenle bugünü yorumlarken, gençler henüz yaşanmamış bir geleceğin telaşıyla bu yorumları bir “nostalji” olarak görüyor.
İki taraf da kendi pencerelerinden haklı ama asıl sorun pencerelerin giderek birbirinden uzaklaşması.
65 yaş üstü bireyler kendi gençlik dönemlerini bugünün gençliği ile kıyasladığında; eskinin daha iyi olduğunu iddia ediyor. Gençler ise bu yaklaşımı geçmişi idealize eden bir bakış olarak değerlendiriyor.
Oysa mesele “iyi” ya da “kötü” olmak değil, farklı yaşam temposu, farklı ilişkiler ağı ve farklı beklentiler meselesi.
Eskiden aileler kalabalıktı; çok çocuk vardı, bazen dede ve nine de aynı evde yaşardı. Akşam sofraları yalnızca yemek yenilen yerler değil, hayatın öğrenildiği alanlardı. Orada konuşulur, tartışılır, susulur, öğrenilirdi.
Kalabalık aile çoğu zaman insanı törpülerdi. Paylaşımı öğretirdi; odayı, yemeği, sevgiyi paylaşmayı gençler kalabalık ailelerde yaşayarak öğrenirdi. Yani bir tür okul gibiydi.
Bu yapı evin dışında da devam ederdi. Aile, mahallenin doğal bir uzantısıydı. Evden çıkıldığında insan kendini yabancı bir dünyada bulmazdı; sokaklar, yüzler, sesler tanıdıktı.
Kapılar çoğu zaman kilitlenmezdi, çocuklar sokaklarda büyürdü. Kim kimin çocuğu, kim kimin annesi babasıydı bilinirdi.
Selam vermemek ayıp sayılırdı; hâl hatır sormak bir nezaket değil, bir sorumluluktu.
İnsan sadece ailesine değil, mahallesine de aitti. Bu aidiyet duygusu, bireyi hem korur hem de sınırlandırırdı.
Bu ortamda saygı, öğretilen bir kavramdan çok yaşanan bir hâldi. Özellikle yaşlılara duyulan saygı kendiliğindendi.
Yaş almak başlı başına bir değeri temsil ederdi. Saçlar beyazladığında “bir şeyler görmüş geçirmiştir” denirdi. Otobüste yer verilirdi, sofrada söze önce büyükler başlardı, önemli kararlar alınırken yaşlıların fikri sorulurdu.
Bugün ise bu ilişki biçimi büyük ölçüde zayıfladı. Mahalleler yerini sitelere, tanışıklıklar yerini mesafelere bıraktı.
Saygı hâlâ sözlerde var ama gündelik hayatta karşılığı azaldı. Modern hayat hız üzerine kurulu, yavaşlayan herkes, özellikle yaşlılar, sistemin gerisinde kalmış gibi algılanıyor.
Eskiden yaşlılar aile içinde işe yarardı; torun bakar, evin hafızası olur, denge unsuru sayılırdı. Bugün ise yaşlılık çok erken bir şekilde “bakıma muhtaç” etiketiyle tanımlanıyor.
Oysa insan, işe yaradığını hissettiği sürece hayata bağlı kalır; bu his kaybolduğunda yaşlılık ağırlaşır.
İşte tam da bu yüzden, kuşaklar arasındaki mesafe sadece yaş farkından değil, temasın azalmasından kaynaklanıyor. Aynı evde, aynı sokakta, aynı sofrada bir araya gelmeyen insanlar birbirlerini anlamakta zorlanıyor.
Bu toplumsal yapı içinde gönül işleri de basitti. Eskiden ilk sevgiliyle evlenmek oldukça yaygındı; çünkü hem seçenekler sınırlıydı hem de beklentiler bugünkü kadar yüksek değildi. Flört dediğin şey çoğu zaman göz göze gelmekten ibaretti. El ele tutuşmak büyük bir adım sayılırdı. Aileler birbirini tanır, mahallede zaten kim kiminle görüşüyor az çok bilinirdi. Bu görünürlük, ilişkilere hem güven hem de sorumluluk yüklüyordu.
Evliliklerde boşanma nadirdi, hatta çoğu zaman ayıp sayılırdı. İnsanlar “idare etmeyi” evliliğin doğal bir parçası olarak görürdü. Sadakat, sabır ve sorumluluk; mutluluktan önce gelirdi. “Birlikte yaşlanmak” başlı başına bir değerdi ve bu değer, hayatın merkezinde dururdu.
Bugünün gençleri için bu tablo hem romantik hem de biraz ürkütücü gibi. İlk sevgiliyle evlenmek onlara göre büyük bir kumardır çünkü insan henüz kendini bile yeterince tanımadan, bir başkasına hayat boyu söz vermek mantıklı değil.
Bu nedenle günümüz gençleri daha geç evleniyor, daha çok ilişki yaşıyor, daha çok deniyor. Bu durum boşanma oranlarını da artırıyor ama belki de bu boşanmalar mutsuz evliliklerin daha görünür hâle gelmesini sağlıyor.
Acaba eskiden insanlar boşanmadıkları için mi mutluydular yoksa konuşamadıkları için mi ayrılmıyorlardı?
Belki de birçok şeyi “kader” diyerek içlerine atıp onu sessizce taşıyorlardı.
Yine de kabul etmek gerekir ki ilişkiler eskiden daha yavaş ilerlerdi. Hızın bu kadar belirleyici olmadığı bir dünyada, duygular da zamana yayılırdı. Bugün ise ilişkiler çok hızlı başlıyor, çok hızlı bitiyor. Mesajlar, sosyal medya ve “Nasılsa başkası var” hissi, bağ kurmayı değil vazgeçmeyi kolaylaştırıyor.
Seçenek bolluğu, sanıldığı kadar özgürleştirici olmayabilir. Aksine, bağlılığı zorlaştıran bir etkiye sahiptir.
Belki de bu, yeni kuşağın bir avantajı; eskilerin ise bir handikabıydı.
Eskiler daha az seçtiler ama daha derin sevdiler. Bugünküler çok seçiyor ama çoğu zaman yüzeyde kalıyor.
Sonuç olarak eski ile yeniyi karşı karşıya koymak, birini doğru diğerini yanlış ilan etmek eksik bir yaklaşım olur. Çünkü kuşaklar arasındaki fark, karakter farkından çok içinde yaşanılan dünyanın koşullarından kaynaklanıyor.
Eski dünya daha yavaş, daha kolektif ve daha öngörülebilirdi; bugünün dünyası ise daha hızlı, daha bireysel ve belirsizliklerle dolu. İnsan ilişkileri de bu yapısal farklardan bağımsız değil.
Eskiler sınırlı seçenekler içinde istikrar kurmayı öğrenirken, bugünün gençleri seçenek bolluğu içinde anlam arıyor. Birinde sabır ve süreklilik ön plandaydı, diğerinde ise uyum ve tatmin.
Bu nedenle eski kuşak ilişkileri “katlanmak” üzerinden okurken, yeni kuşak “seçmek” kavramını merkeze alıyor.
İki yaklaşım da kendi döneminin rasyonel sonucudur.
Mesele “eskiden her şey daha iyiydi” ya da “şimdi her şey daha doğru” demek değil. Asıl mesele, iki dönemden de nelerin alınabileceğini sorgulamaktır.
Eski kuşakların temas, sabır ve sorumluluk anlayışı ile yeni kuşakların bireysellik, farkındalık ve ifade özgürlüğü yan yana gelebilir mi?
Belki de gerçek ilerleme, bu iki dünyanın birbirini dışlamadan konuşabildiği noktada başlıyor.
Unutmayalım ki her kuşak, kendinden öncekilerin bıraktığı zeminde yürüyor; bastığı yer değişse de aradığı şey aslında aynı kalıyor: anlaşılmak, değer görmek ve ait olduğunu hissetmek…
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
