Hatırlayın.
Eskiden yorulurduk çünkü bir yere varmış olurduk. Gün bittiğinde beden çökerdi ama zihnin içinde tamamlanmış bir şeylerin sessiz huzuru vardı. Yapılan işin, harcanan emeğin, geçirilen zamanın bir anlamı olurdu. Yorgunluk, yaşanmış bir günün doğal iziydi.
Bugün gün bitiyor ama hikâye tamamlanmıyor.
Gün bitiyor; her şey yerli yerinde görünüyor. İş tamam, ev düzenli, yapılacaklar listesi işaretlenmiş.
Hatta belki gün, dışarıdan bakıldığında “üretken” bile.
Peki o hâlde bu derin, uykuyla dağılmayan, adı konulamayan yorgunluk nereden geliyor?
Günler artık bir hikâyeye eklenen sayfalar gibi değil. Daha çok, birbirini tutmayan notlar gibi yaşanıyor. Yarım cümleler, kopuk sahneler, hızla geçilen anlar… Akış var ama ritim yok. Hareket var ama yön belirsiz.
Zaman “şimdi”ye sıkışmış durumda.
Dün bulanık.
Sonra belirsiz.
Ve insan, farkına varmadan kendine şu soruyu sorarken buluyor kendini:
“Bu yaşadığım, gerçekten benim hayatım mı?”
Tetikteki beyin dinlenemeyen zihin
Bu yorgunluk, yoğun bir haftanın yorgunluğu değil.
Bu, uykuyla geçmeyen bir hâl.
Beden duruyor ama zihin durmuyor. Ortada görünür bir tehlike yokken bile içeride bir alarm çalıyor. Motoru kapatıyorsunuz ama gösterge panelindeki ışıklar hâlâ yanıyor.
Modern hayat bize dinlenmeyi öğretmedi.
Dinlenmek, artık insani bir ihtiyaç değil; üretkenliğin ardından hak edilen bir mola. Önce yorul, önce yetiştir, önce göster. Sonra belki durabilirsin.
Ama o “sonra” hiç gelmiyor.
Çünkü sistem durmayı değil, devam etmeyi ödüllendiriyor. Yetmiyor; ürettiğinin ölçülmesini, görünür kılınmasını, performansa dönüştürülmesini de istiyor. İnsan çalışmaktan çok, kendini kanıtlamakla meşgul hâle geliyor.
Beyin bu hâli tehdit gibi algılıyor. Belirsizlik, sürekli tetikte olma ve zihinsel parçalanmışlık zamanla birikiyor. Bu, basit bir stres değil; üst üste yığılmış, bedende sessizce taşınan bir zihinsel yük.
Ve insan, tam da bu yüzden dinlenemiyor.
Hayatımız tweet’lere bölündü
Eskiden hayat bir anlatıydı.
Şimdi daha çok, birbirine bağlanmayan tweet’ler ve yirmi dört saat sonra kaybolan hikâyeler gibi.
Yaptıklarımız bir bütüne ulaşmıyor. Kalıcı bir iz bırakmayan, bir sona varmayan, sadece “devam eden” bir emek döngüsünün içindeyiz. Günler yaşanıyor ama hiçbir yere yazılmıyor.
Enerji var.
Hareket var.
Ama yön yok.
İnsan, parça parça yaşayıp kendini bütün hissetmeye çalıştığında yoruluyor.
Potansiyelin altında ezilmek
Sorun eksiklik değil.
Tam tersine, fazlalık.
Modern insan baskı altında değil; sürekli genişleyen bir potansiyelin altında yaşıyor. Her şey mümkün, her yol açık, her hedef erişilebilir gibi. Ama tam da bu yüzden insan yerinden kımıldayamıyor.
“Yapabilirsin.”
“Daha fazlası mümkün.”
“Kendini aş.”
Bu cümleler artık bir motivasyon mesajı gibi durmuyor. İçeriden kemiren bir buyruğa dönüşüyor. Dışarıdan bir zorlama olmadan, kendi kendimizin en acımasız koçu oluyoruz.
Artık yorucu olan, başarısızlık değil.
Yorucu olan, başarının asla “tamam” demeyi bilmemesi.
Bu, sürekli genişleyen bir potansiyel bataklığı. İçinde “yeterli olmak” diye bir zemin yok. Sadece daha iyisi, daha hızlısı, daha fazlası var. Kendini gerçekleştirme dediğimiz şey, farkına varmadan kendini tüketmeye dönüşüyor.
Çünkü varış noktası olmayan bir yarış, insanı eninde sonunda yorgunluktan çökertecek.
Hikâyesiz günler anlamsız emek
Bu yorgunluk artık bireysel bir sorun değil.
Bu, çağın kendine özgü bir belirtisi.
Çünkü yaptıklarımız bir hikâyeye bağlanmıyor. Başladığı yeri, vardığı noktayı ya da anlamlı bir sonu olmayan bir düzenin içindeyiz. Emek var ama iz yok. Çaba var ama kapanış yok.
Günler yaşanıyor ama hiçbir yere yazılmıyor.
Hayat, birbirini takip eden ama birbirini anlatmayan sahnelere bölünmüş durumda. Yapıyoruz, yetişiyoruz, devam ediyoruz; fakat bütün bunlar bir anlatıya dönüşmüyor.
Sosyoloji buna parçalanmış hayat anlatısı diyor. Fizikte entropi düzeni nasıl dağıtıyorsa, modern yaşamda da anlam kaybı benzer bir çözülme yaratıyor:
Enerji var.
Hareket var.
Ama yön yok.
Bütünlük yok.
Psikoloji ise anlamın üç temel kaynaktan beslendiğini söylüyor:
Özerklik.
Yetkinlik.
İlişkisellik.
Modern hayatın pek çok düzeni, bu üç ihtiyacı aynı anda aşındırıyor. Ve hikâye, tam da burada kopuyor.
Bir arıza değil alarm
Belki de bu yorgunluk bir sorun değildir.
Belki bir uyarıdır.
İnsan, uzun süre başkalarının temposuyla yaşayamaz. Günler dolar ama bir hikâyeye bağlanmazsa, anlam sessizce geri çekilir. Hareket vardır ama yön belirsizdir. Yorgunluk tam da bu boşlukta ortaya çıkar.
Bu alarmı susturmaya çalışmak yerine, belki de dinlemek gerekir.
Belki ilk adım, bu akşam telefonu bir kenara bırakıp kendimize şu soruyu sormaktır:
“Bugün, benim hikâyeme ne katkı yaptı?”
Cevap zor geliyorsa, işte o alarm çoktan çalmaya başlamış demektir.
Çünkü insan, hikâyesiz kaldığında yorulur.
Ve ancak kendi hikâyesinin öznesi olmayı yeniden seçtiğinde dinlenmeye başlar.
Kaynakça (Kuramsal arka plan)
- Byung-Chul Han – The Burnout Society
- Hannah Arendt – The Human Condition
- Shoshana Zuboff – The Age of Surveillance Capitalism
- Zygmunt Bauman – Liquid Modernity
- Deci & Ryan – Self-Determination Theory
- Bruce S. McEwen – Allostatic Load
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
