Bir ülkede düşünce özgürlüğünün sınırlarını anlamak için yasaklanan kitaplara, kapatılan gazetelere ya da verilen cezalara bakarız.
Oysa başka bir sınır daha vardır; pek görünmez, ölçülmesi de zordur. Bir gazetecinin elindeki haberi bekletmesi, bir akademisyenin ulaştığı sonucu açıklarken tereddüt etmesi, insanların bildikleri bir konuyu konuşmamayı seçmesi. Bunların kaydı tutulmaz. Yine de zamanla kamusal tartışmanın niteliğini değiştirirler. İnsan neyi söyleyebileceğini düşünmeye başladığında, doğruyu aramakla kendisini korumak arasında bir hesap yapmaya da başlamış demektir.
Yanlış bilgiyle mücadele bugün dünyanın pek çok ülkesinde gündemde. Bunun anlaşılır nedenleri var. Sosyal medya aracılığıyla asılsız bir haber birkaç dakika içinde milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Bir salgında sağlıkla ilgili yanlış bir öneri, bir finansal kriz sırasında ortaya atılan gerçek dışı bir iddia ciddi zararlara yol açabilir. Dolayısıyla sorun yanlış bilginin önemsenmesi değil. Sorun, yanıltıcı olanı belirlerken hangi ölçütlerin kullanılacağı ve bu yetkinin kimlerin elinde toplanacağı. Bir bilginin yanlışlığını ortaya koymak başka, onu dile getirmenin sınırlarını belirsiz bırakmak başka sonuçlar doğurur.
Ekonomiden örnek verelim. Enflasyonun yükseldiği bir dönemde fiyat artışlarının nedenleri üzerine birbirinden farklı açıklamalar yapılır. Kimi para politikasına, kimi üretim maliyetlerine, kimi döviz kuruna ya da gelir dağılımına dikkat çeker. Açıklanan rakamların doğruluğu denetlenebilir; fakat bu rakamların nasıl yorumlanacağı tartışmaya açıktır. Bir görüşün eksik veya hatalı bulunması onu otomatik olarak yanıltma girişimine dönüştürmez. Bilimsel düşünce de böyle ilerler zaten. Yeni veriler eski açıklamaları değiştirir, kimi zaman yıllarca doğru kabul edilen varsayımlar yeniden tartışılır. Her tartışmanın sonunda bir makamın son sözü söylemesini beklemek, bilginin gelişme biçimiyle bağdaşmaz.
Hannah Arendt, 1967 tarihli “Hakikat ve Siyaset” makalesinde olgusal hakikatin siyaset karşısındaki kırılganlığı üzerinde durmuştu. İnsanlar bir olayın anlamı hakkında anlaşamayabilir. Ancak o olayın gerçekleşip gerçekleşmediği, sırf farklı siyasi görüşlere sahip oldukları için değişmez. Kamusal tartışmanın sürdürülebilmesi, üzerinde anlaşılabilecek olguların varlığına bağlıdır. Bu ortak zemin zayıfladığında herkes kendi açıklamasına, kendi haber kaynağına, giderek kendi gerçekliğine çekilir. Sonunda farklı düşüncelerin karşılaşması yerine birbirini duymayan topluluklar ortaya çıkar.
İşin ekonomik tarafı üzerinde daha az duruluyor. Oysa bilgi, piyasadaki güç ilişkilerinin temel unsurlarından biridir. Bir yatırımcı şirketin durumunu, bir çalışan iş güvencesini, bir aile tasarruflarının geleceğini anlamak için bilgiye ihtiyaç duyar. Fakat bilgi hiçbir zaman eşit dağılmaz. Şirket yöneticileri, büyük yatırımcılar ve uzman kadroları olan kurumlar, sıradan insanların erişemediği verilere sahip olabilir. İktisatta bilgi asimetrisi dediğimiz mesele budur. Taraflardan birinin diğerinden çok daha fazla şey bildiği bir işlemde, kararların görünüşte serbest olması koşulların eşit olduğu anlamına gelmez.
Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde bu eşitsizlik büyür. Büyük sermaye grupları gelişmeleri uzmanları ve bağlantıları aracılığıyla izlerken küçük yatırımcılar, ücretliler ve tasarruf sahipleri çoğu zaman kamuya açık bilgilere dayanır. Bağımsız araştırmanın ve ekonomi haberciliğinin değeri burada ortaya çıkar. Bir şirketin bilançosunu sorgulayan, açıklanan verileri karşılaştıran, kamunun bilmediği ilişkileri araştıran gazeteci bilgi farkını bir ölçüde azaltabilir. Böyle haberlerin eksikliği herkesi aynı ölçüde etkilemez. Güçlü olan bilgiye başka kanallardan ulaşırken diğerleri belirsizlik içinde karar vermek zorunda kalır. Bu yüzden bilgiye erişim meselesinin gelir ve servet dağılımından bağımsız olduğunu düşünemiyorum.
Elbette araştırmacılar da gazeteciler de yanılabilir. Eksik belgeyle yola çıkılabilir, bir kaynak güvenilir çıkmayabilir, bir iddia yeni bilgilerle çürütülebilir. Bunların düzeltilmesi gerekir; cevap hakkı, açık kaynak gösterme, bağımsız denetim ve somut zararlara ilişkin hukuki yollar bunun için vardır. Fakat yanılma ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırma beklentisi, özellikle araştırma gerektiren konularda, insanları soru sormaktan uzaklaştırabilir. Bir iddianın doğruluğunu sınamak için daha fazla bilgiye ihtiyaç duyarken bilgi üretimini caydırmak, çözülmek istenen sorunu ağırlaştırabilir.
Marx’ın 1842’de Prusya sansür talimatını eleştirirken üzerinde durduğu mesele de bu bakımdan hâlâ düşündürücü. Yazılmış olanın ötesine geçip yazarın eğilimini ve niyetini yargılamaya başlayan denetim, düşüncenin önüne belirsiz bir alan koyar. Aradan neredeyse iki yüzyıl geçti; matbaanın yerini ekranlar, gazetelerin yanında dijital mecralar aldı. Ancak belirsiz sınırların insanları kendi kendilerini denetlemeye yöneltmesi yeni bir olgu değil. Bugün bir haberin neden yayımlanmadığını çoğu zaman bilmiyoruz. Belki yeterli belge bulunamamıştır, belki editoryal tercih yapılmıştır, belki de haberin doğuracağı sonuçlardan çekinilmiştir. Dışarıdan aynı görünen bu kararların kamusal bilgi açısından sonuçları farklıdır.
Üstelik bilgi üzerindeki güç artık çok daha karmaşık biçimde dağılıyor. Devlet kurumlarının yanı sıra büyük medya şirketleri, reklam piyasası ve dijital platformlar da hangi haberin görünür olacağını etkiliyor. Bir içeriğin milyonlarca kişiye ulaşması veya neredeyse hiç görülmemesi, bazen açık bir yasaktan çok ticari tercihlere ve algoritmaların işleyişine bağlı. Bu durum bilgi asimetrisini yeni bir düzeye taşıyor. Kullanıcı, karşısına çıkarılan haberlerin hangi ölçütlere göre seçildiğini çoğu zaman bilmiyor; haberi üreten de dağıtım kanalının kurallarına bağımlı hale geliyor. Ekonomik güç ile bilgi üzerindeki denetim arasındaki ilişki, dijital çağda ortadan kalkmadı; başka araçlar kazandı.
Belki de çağımızın çelişkisi burada. Hiç olmadığı kadar çok bilgi üretiliyor, buna rağmen güvenilir bilgiye ulaşmak birçok insan için zorlaşıyor. Aynı olay hakkında yüzlerce açıklama, birbirini çürüten yorumlar, kaynağı belirsiz görüntüler dolaşıyor. İnsanlar çoğu zaman zaten inandıkları görüşü destekleyen haberlere yöneliyor. Böyle bir ortamda güvenilir kamusal kurumlara, açık verilere ve bağımsız araştırmaya ihtiyaç daha da artıyor. Fakat güven, bir açıklamanın sorgulanmadan kabul edilmesiyle kurulmaz. Kurumların yanılabileceğinin kabul edilmesi, eleştirilere cevap verilmesi ve gerektiğinde hataların düzeltilmesi de güvenin parçasıdır.
Burada siyasal iktidarların ve ekonomik güç merkezlerinin ortak bir eğiliminden söz edebiliriz: Kendileri hakkında dolaşıma giren bilginin çerçevesini belirlemek isterler. Bu her zaman açık bir yasak biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen hangi verinin yayımlanacağına, bazen hangi sorunun cevapsız bırakılacağına, bazen de hangi haberin geniş kitlelere ulaşacağına ilişkin kararlarla işler. Böyle durumlarda kamunun önüne çıkan tablo eksik olabilir. Eksik olanın ne olduğunu bilmediğimiz için de tartışmanın nerede daraldığını kolayca göremeyiz.
Bu nedenle yanlış bilgiyle mücadeleyi değerlendirirken yalnızca iyi niyetli amaçlara bakmak yeterli gelmiyor bana. Kullanılan yöntemlerin ölçülü, öngörülebilir ve denetlenebilir olması gerekir. Somut yanlışların düzeltilmesiyle farklı yorumların bastırılması arasındaki ayrım korunmalı. Özellikle kamu gücünü kullananların kararları söz konusu olduğunda, eleştiri ve araştırma alanının geniş olması toplumun yararınadır. Yanlış bir görüşe cevap verilebilir, eksik bir haber tamamlanabilir, hatalı bir iddia belgelerle çürütülebilir. Bunların yapılabilmesi için önce soruların sorulabildiği bir ortam gerekir.
Sonunda dönüp aynı soruya geliyoruz: Yanıltıcı olanı kim belirler? Bir bilginin doğruluğu elbette araştırılacak, gerektiğinde bağımsız yargı somut uyuşmazlıklar hakkında karar verecektir. Ama hiçbir makamın kendi açıklamalarını tartışmanın dışına çıkarma ayrıcalığı olmamalı. Hakikati aramak, bir kez doğru cevabı bulup tartışmayı kapatmak değildir. Farklı kaynakların karşılaştırılması, yanlışların gösterilmesi ve yeni bilgilerin eski kabulleri değiştirebilmesi için açık bir alan gerekir.
Bir toplumun gerçeği bütünüyle kaybetmesi için herkesin yalan söylemesi gerekmiyor. İnsanların bildiklerini paylaşmaktan, duyduklarını sorgulamaktan ve kendilerine anlatılanlarla yaşadıkları arasındaki farkı araştırmaktan vazgeçmesi de yeterli olabilir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
