İtalya’daki Trento Üniversitesi araştırmacılarından Daniele Stracquadanio’nun Moscow Times gazetesinde yayımlanan “Trump ve Putin’in kurallarıyla yönetilen bir dünyaya giriyoruz” başlıklı yazısı:
İkinci Trump yönetiminin başka ülkelere müdahaleleri dünya genelinde şok dalgaları yarattı. Kenardan izleyen Moskova için bu, çok taraflılık çağının sona ermesinin ve yerini “Büyük Güç” siyasetine bırakmasının uzun zamandır beklenen teyidi anlamına geliyor.
Ukrayna’nın işgali gibi egemenlik ihlalleri artık uluslararası sistemde dışlanması gereken eylemler olarak görülmüyor; 21. yüzyılda devlet yönetiminin standartı olarak normalleştiriliyor.
Ukrayna’nın işgalinin Batı tarafından kınanmasından dört yıl sonra, Washington Moskova’ya çok benzer bir dil benimsemiş durumda. ABD Dışişleri Bakanı Rubio, İran’ın İsrail’e yönelik misillemesinden doğabilecek daha fazla zararı önlemek için önleyici saldırıların gerekliliğini savunurken, Savunma Bakanı Pete Hegseth ABD’nin bu savaşı başlatmadığını ancak sona erdirmeye çalıştığını açıkladı. Günümüzde “gayrimeşru” rejimlere karşı ayaklanma çağrıları, ister “İranlı teröristler” ister “Ukraynalı Neo-Naziler” olsun her iki güç için de propaganda araçlarına dönüşmüş durumda.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, İran’a yönelik saldırıyı “egemen bir BM üyesine karşı planlanmış ve kışkırtılmamış bir saldırganlık eylemi” olarak tanımlıyor. Ancak Devlet Başkanı Vladimir Putin doğrudan bir kınamadan kaçınıyor. Bunun yerine gerilimin azaltılması çağrısı yaparak ve Moskova’yı arabulucu olarak sunarak, büyük güçlerin stratejik çıkarları söz konusu olduğunda artık izin istemediği bir dünyanın yeni statükosunu sessizce onaylıyor.
Çifte standartlar uluslararası ilişkilerin olağan bir parçası olsa da, bu değişim sıradan dış politika ikiyüzlülüğünden daha derin görünüyor.
Washington’ın tek taraflılığı ve önleyici savaşları yeni değil; Başkan George W. Bush’un 2003 Irak işgalini meşrulaştırma girişimlerinde bu görülmüştü. Ancak bugünle temel bir fark var: Bush yönetimi en azından BM Güvenlik Konseyi üzerinden hareket etmeye çalışmış, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair sonradan uydurma olduğu anlaşılan sözde kanıtlar sunmuştu. Doğrudan bir yasal yetki alamayınca Washington, destek sağlayan onlarca ülkeyi bir araya getirerek “Gönüllüler Koalisyonu”nu oluşturdu.
Bir tür uzlaşı arama eğilimi 2011’de de sürdü; Güvenlik Konseyi Libya müdahalesi için kısmi bir yetki verdi. 2014’te Suriye’deki askeri operasyon, iç savaş sırasında Suriye hükümetinin sınırları içindeki terörist grupları bastıramadığı gerekçesiyle savunuldu ve bu çaba 90 üyeli IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu tarafından desteklendi.
Artık ise her türlü görünüş terk edilmiş durumda. ABD, ulusal güvenlik gerekçelerine dayanarak yabancı hükümetleri devirmeyi hedefleyen operasyonları tek taraflı olarak yürütüyor; Birleşmiş Milletler’i ya da herhangi bir çok taraflı uzlaşıyı tamamen devre dışı bırakıyor. Bu yaklaşım, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’daki savaşlarının mantığını yansıtıyor.
Washington’ın müttefikleri bile bu değişimi fark etmeye ve kabullenmeye başladı. 2026 Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda Kanada Başbakanı Carney, kurallara dayalı düzenin “hoş bir kurgu” olmaktan öteye gitmediğini ve artık yerini güçlülerin çıkarlarını sınırsızca takip ettiği “sert bir gerçekliğe” bıraktığını söyledi.
2026 AB Büyükelçiler Konferansı’ndaki konuşmasında Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin “eski dünya düzeninin” koruyucusu olamayacağını ve yeni bir gerçekçilik çağına uyum sağlaması gerektiğini savundu. Aynı etkinlikte AB’nin baş diplomatı Kaja Kallas, “80 yılda inşa ettiğimiz mevcut uluslararası normların, kuralların ve kurumların zayıflamasından” yakındı. Ancak İran ve Rusya’nın yarattığı kaosa odaklanırken ABD-İsrail’in harekâtı konusunda sessiz kalması, uluslararası hukuku giderek solan bir kurguya dönüştüren çifte standardın kendisini ortaya koydu.
Washington ve Moskova’nın davranışlarındaki artan benzerlikler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan kırılgan kurallara dayalı düzenle nihai bir kopuşa işaret ediyor. Tek taraflı ve önleyici askeri eylemin dış politikanın standart bir aracı olarak normalleşmesi, dünyayı Ukrayna’nın işgalinin artık uluslararası hukukun ciddi bir ihlali değil, meşru bir devlet politikası eylemi olarak görüldüğü yeni bir sisteme doğru yönlendiriyor. Bu ortaya çıkan gerçeklikte büyük güçler, kendi etki alanları üzerinde doğuştan hak iddia ediyor, bu alanlar “yakın çevrelerinden” uzak stratejik bölgelere kadar uzanabiliyor.
Ulus devletler katmanlara ayrılıyor. Küçük ve orta güçler, bugün Ukrayna, Venezuela veya İran; yarın belki Tayvan ya da bazı Avrupa ülkeleri ikincil aktörlere indirgenmiş durumda. Bu ülkelerin güvenliği, her zaman komşu hegemonun çıkarlarının gerisinde kalıyor. Washington ve Moskova, önleyici güvenlik adına toprak bütünlüğü ilkesini giderek daha fazla feda ettikçe, egemen devletler arasındaki eşitlik ilkesini zayıflatıyor ve hiyerarşik bir uluslararası topluluğu güçlendiriyor.
Sınırlı egemenlik kavramı “Soğuk Savaş”taki Brejnev Doktrini’ni ve ABD’nin Güney Amerika’daki rejimleri devirmeye yönelik gizli operasyonlarını hatırlatsa da, günümüz ortamı tartışmasız biçimde daha istikrarsız. “Soğuk Savaş” sırasında dünya, iki ideolojik blok ve oyunun kurallarına dair paylaşılan zaman zaman alaycı bir anlayış içinde öngörülebilir bir yapıdaydı. Bu sınırlar artık akışkan güç blokları içinde erimiş durumda. Kurallar gerçek zamanlı olarak yeniden yazılıyor, ihlaller daha açık hale geliyor ve sistemin tepesindeki büyük güçler arasındaki hiyerarşi bile tehlikeli biçimde bulanıklaşmış durumda.
Bu tabloda ABD ve Rusya, ideolojik rakiplerden ziyade, hukukun gücü sınırlamadığı; gücün hukuku belirlediği bir dünyanın ortak mimarları gibi görünüyor.
Putin-Trump görseli: Rus ressam Aleksey Sergiyenko
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
