27.2 C
İstanbul
13 Haziran 24, Perşembe
spot_img

Tramvaylar şehri San Francisco

Alper Eliçin (noktakibris.com)

San Francisco ABD’nin Californiya Eyaleti’nde Pasifik Okyanusu kıyısında bir şehir. Yakın çevresiyle birlikte 3.3 milyon civarında nüfusu var. Bu bölgeye Avrupalı olarak 1776’da ilk İspanyollar gelmiş. San Francisco Körfezi’nin Pasifik’le bağlantısını sağlayan boğazın güney ucuna bir kale kurmuşlar. Burası San Francisco Yarımadası’nda Avrupalıların ilk yerleşim alanı olmuş. Tabii bu bölge yerlilerinin üç bin yıllık bir geçmişi olduğunu da söylemek lazım.

1821’de ise Meksika’nın bağımsızlığını kazanmasıyla bölge bu ülkenin bir parçası olmuş. 1846’da ise ABD bu bölgeyi ele geçirmiş. 1847’de de daha önce Yerba Buena olan adı San Francisco olarak değiştirilmiş.

O zamanlar ABD’nin batı sahilinde ufak bir liman olan San Francisco’nun kaderi 1849’da Californiya’nın Sierra Nevada Dağları’nda altın bulunmasıyla değişmiş. 1848’de 1000 olan nüfus 1849’da 25,000’e fırlamış. ABD’nin doğusundan tüm ülkeyi aşarak at arabalarıyla gelenlere ek olarak Güney Amerika’yı dolanarak gemiyle ulaşanlar ve başta Çinliler olmak üzere Asya’dan gelenler bir anda kenti doldurmuş.

Tahmin edebileceğiniz gibi altın arayanlardan pek azı zengin olabilmiş. Asıl parayı kazananlar altın arayanlara hizmet sunanlar olmuş. Günümüzün tanınmış markaları Wells Fargo Bank ve Levi Strauss gibi firmalar bunlardan bazıları. Yine o dönemlerde doğudan batıya ilk demiryolu bağlantısı sağlanmış. Filmlerde gördüğümüz, bu tepelik kente özgü tramvaylar ise 1873’de devreye girmiş.

San Francisco deyince 18 Nisan 1906’da sabaha karşı gerçekleşen ve o zaman 400 bin olan nüfustan tahminen 3000 kişinin ölümüne, kentin dörtte üçünün yok olmasına neden olan deprem ve üç gün boyunca söndürülemeyen yangını da unutmamak lazım.

Hızla yeniden imar edilen San Francisco Batı Amerika’nın finans merkezi haline gelmiş. Dünyaca meşhur Bank of America da burada kurulmuş. Eski adı ise Bank of Italy. Wells Fargo Bank’in merkezi ise 1837’den beri San Francisco’da.

1937’de yapımı biten ve San Francisco Körfezi’ni Pasifik’e bağlayan boğazın üzerine inşa edilen Golden Gate Köprüsü ve Al Capone gibi hükümlülerin yattığı, aynı isimli bir adanın üzerinde kurulu olduğu Alcatraz Hapishanesi (şimdi müze) günümüzde San Francisco deyince ilk akla gelen yerler arasında.

1990’lardan itibaren kentin güneyinde yer alan Palo Alto civarında kurulmaya başlayan yüksek teknoloji şirketleri San Francisco ekonomisine yeni bir ivme kazandırmış. Bildiğiniz gibi bugün bu bölgeye Silicon Valley (Silikon Vadisi) deniliyor.

Ben San Francisco’ya, ilki 1981 Ocak ayında olmak üzere üç kez gittim. Son seyahatim ise Haziran 2019’da oldu. San Francisco’nun üç tarafının denizlerle çevrili olması, kentin tepelik topoğrafyası, başta Alcatraz olmak üzere Körfez’deki adalar ve çevresindeki Oakland, Berkeley, Sausalito gibi birbirlerinden sosyolojik olarak çok farklı yerleşim alanlarıyla bana hep İstanbul’u hatırlatır.

Bu yazımda size 2019’da yapmış olduğum son seyahatimi anlatacak, zaman zaman daha önceki seyahatlerimle karşılaştırmalarda bulunacağım.

Gezimiz, İstanbul Havalimanı’nda yedi farklı güvenlik kontrolünden geçerek başladı. ABD ve Türk makamlarınca istenen farklı kontrollerden geçtikten sonra, THY’nin bir Boeing 777-300 uçağı ile saat 13:40’da havalandık. On iki saat kırk beş dakika süren uçuşumuz, Norveç’ten sonra İzlanda, Grönland ve Kanada üzerinden geçti. Yerel saatle 16:30, Türkiye saati ile 02:30’da San Francisco Havalimanı’na indik. Grönland üzerinden geçerken erimekte olan buzlar, buzların üzerinde oluşan gölcükler, denize akan buz parçaları çok hüzün vericiydi. Küresel ısınmanın sonuçlarının yakında insanlığın felaketini getireceğini hatırlatıyordu.

Pasaport ve gümrük işlemleri hayret verecek kadar çabuk tamamlandı ve eşimle birlikte BART (Bay Area Rapid Transit) adı verilen bir hızlı metro ile kent merkezine doğru yola çıktık. BART bizim Marmaray benzeri bir sistem San Francisco’yu Körfez’in karşı yakasındaki Oakland’a bağlıyor. Oradan da kuzey, güney ve batı yönlerinde üç farklı kola ayrılıyor. 1960’ta yapımına başlanan BART da Körfez’i tıpkı bizim Marmaray gibi tünelle geçiyor.

Pek çok ABD kentindeki metrolar gibi BART’ta da kendinizi güvende hissetmiyorsunuz. Her tipten insan var. Kim sarhoş, kim uyuşturucu etkisi altında belli değil. Belki silah taşıyanlar bile var. Vagonlara arada sırada silahlı güvenlik elemanları binip iniyor. Bu belki güvenlik açısından iyi ama, Marmaray’dan alışık olmadığımız için, bizde daha fazla huzursuzluğa neden oluyor.

Şehir merkezinde BART’dan inip, tramvayla otelimize ulaştık. Konaklayacağımız yer, artık bir turist tuzağı haline gelmiş olan eski limana çok yakın bir yerde, küçük bir oteldi. Bölgenin adı Fisherman’s Wharf, yani balıkçı iskelesi.

San Francisco’nun merkezi, surlar içerisindeki eski İstanbul gibi bir yarımada.  Ama yüzölçümü daha küçük. O nedenle arazi oldukça kısıtlı. Yeşil alanlara inşaat yapmak da akıllarına gelmemiş. Dolayısıyla  emlak son derece pahalı. Zaten, San Francisco’nun güneyindeki Silikon Vadisi’nin oluşturduğu, teknoloji sektörü kaynaklı çok yüksek refah düzeyi, şehirde her şeyin fiyatını artırmış. ABD’nin en pahalı kentlerinden biri…

Acımasız piyasa ekonomisi nedeniyle refah düzeyini yakalayamayan düz işçiler, başlarını sokacak bir yer bulamıyorlar. Sonuçta sokaklar, meydanlar, parklar uyku tulumlarında, çadırlarda yatan insanlarla dolu. Bunların bir kısmı ise psikolojik sorunları olan insanlar. Bir zamanlar Silikon Vadisi’nde ofis temizliği yapan birinin geceyi otobüslerde seyahat ederek geçirdiğini okumuştum. Daha önce San Francisco’ya yaptığım seyahatlerde durum hiç bu kadar vahim değildi.

Otele yerleştikten sonra sahile inip, 27 yıl önce de gitmiş olduğumuz, Alioto isimli balıkçı restoranında birer istiridye çorbası (clam chowder) içtik. Bizim için tam bir nostalji oldu. Çorbanın, içi oyulmuş yuvarlak bir ekmek somunu içerisinde sunulması bir özelliği. Benzer bir uygulamayı daha önce de Sibirya’da Novosibirsk’te görmüştüm.

Seyahate başladıktan 25 saat sonra otelde kendimizi yatağa attık ve rahat bir uyku çektik. Batıya doğru uçmuş olduğumuzdan, biraz erken uyanmakla birlikte ciddi bir jet-lag hissetmedik. Bildiğiniz gibi jet-lag doğuya doğru yapılan uçuşlarda epey rahatsız edici oluyor ve biyolojik saatinizin toparlanması üç ila yedi gün alabiliyor.

Ertesi sabah otelde ayaküstü verilen sözde kahvaltıyı odamıza getirip yedikten sonra, elimizde bir şehir planıyla yürümeye başladık. Ben kentlerin, en iyi yürünerek öğrenilebileceğini, yaşamın hissedilebileceğini ve kent içinde oryantasyonun sağlanabileceğini düşünenlerdenim. O nedenle elden geldiğince toplu taşıma kullanmam.

Haziranın ikinci yarısında olmamıza rağmen hava 10-12 derece civarında ve son derece nemliydi. Mark Twain’in meşhur bir lafı vardır; “Hayatımda en çok bir yaz günü San Francisco’da üşümüşümdür” diye. Biz de yazlık kıyafetlerle olduğumuzdan o soğuğu iliklerimizde hissettik.

“Küçük İtalya” adı verilen mahalleden sonra Çin mahallesine girdik. Burası Amerika’nın en eski ve en büyük Çin mahallesi. İlginç dükkanların önünden geçerek kentin merkezi olarak tanımlayabileceğimiz Union Square’e ulaştık.

Meydanda kahve içtik ve dinlendik. Şehrin önemli noktalarında bedava internet var. Biz de bu sayede kısaca Türkiye’de olup bitenlere baktık. Ben o sırada büyük bir Apple, bir de Dyson mağazasına girdim. Dyson’un Türkiye’de pek bulunmayan yaratıcı ürünleri oldukça ilgimi çekti.

Daha sonra geldiğimizden farklı ve çok inişli çıkışlı bir yoldan otele doğru yola çıktık. Rampalar bizi epey zorladı.

Yolumuzun üzerindeki meşhur Fairmont Hotel’in lobisine girip, başrollerinde Audrey Hepburn ve Mickey Rooney’in oynadığı 1961 yapımı ‘Tiffany’de Kahvaltı’ (Breakfast at Tiffany’s) filmi dahil pek çok filmin sahnelerinin çekildiği, bir üst kattan lobiye inen merdivenlerde poz verdik. Otelin ön bahçesine de şarkıcı Tony Bennet’in bir heykeli yerleştirilmiş…

Daha sonra asıl görmek istediğimiz, Lombard Street’e geldik. Burası zigzaglar çizen dik bir yokuş. San Fransisco’nun ikonik sokaklarından biri.

1920’lerde, üst gelir grubunun oturduğu Russian Hill semtindeki cadde, %27 eğimi olan tepenin üstüne ulaşmak için düz bir yol yapılması halinde fazla dik olacağı düşünülerek kavisli olarak inşa edilmiş. Zamanla çiçekli bitkilerle bezendirilerek çekici bir görünüm almış. Turistlerin görmeye gittiği bir yer olmuş. Epey yorulmuş olarak otelimize geri döndük.

San Francisco’da 2000’li yılların başlarında tanışmış olduğumuz bir iş arkadaşımız ve partneri de oturuyor. Kendisi ile bir AB projesi kapsamında İstanbul’da tanışmıştık. Julia İstanbul’da geçirdiği birkaç gün çok mutlu olmuştu. Benim rehberliğimde vakit buldukça eski İstanbul ve Boğaziçi’nde AB projesine katılanlarla keyifli geziler yapmıştık. Daha sonra benim yönlendirmemle partneriyle tekrar Türkiye’ye gelmiş, araba kiralayarak Ege Bölgesi’nde bir hafta kadar gezmişlerdi. Sonra da kendilerini İstanbul’da ağırlamıştık.

O gün San Francisco’da yıllar sonra tekrar buluşma fırsatımız oldu. Davet ettikleri bir cafe’de oturup sohbet ettik. Türkiye’den getirmiş olduğumuz hediyeleri de kendilerine verdik. Şehirde gezmemiz için bazı önerilerde bulundular. Bu arada oturduğumuz cafe’nin hemen karşısındaki kiliseyi işaret ederek, o kilisede Marilyn Monroe’nun ilk evliliğini yapmış olduğunu anlattılar.

 

 

Daha sonra tekrar sahile döndük. 39 numaralı iskeleyi işgal etmiş olan deniz aslanlarını fotoğrafladık.

San Francisco’ya 1981’in ilk günlerinde ilk kez geldiğimizde deniz aslanları burada değildi. Şehrin batısında Pasifik’e bakan bir sahilde kayalıkların üzerini mesken tutmuşlardı. Görebilmek için uzun bir otobüs yolculuğu yapıp sonra da bir park içinde yürümemiz gerekmişti. 1989 depreminden sonra akıllarına esip körfezin içerisindeki bu iskeleye taşınmışlar. Tabii burada da koruma altındalar. Erkekleri 400 kilograma kadar ulaşabilen deniz aslanları aslında sürekli burada yaşamıyor, mevsimlere göre bir kısmı Atlantik sahili boyunca yüzlerce kilometre kuzeye veya güneye göç edebiliyorlarmış.

Biz deniz aslanlarına bakarken hava da iyice sertleşmişti. Ray ve Julia ile vedalaştık. İzleyen akşam bir Çin lokantasında yemek yemek üzere de randevulaştık.

Ertesi sabah Sausalito’ya gitmeye karar verdik. 27 yıl önce de gitmiştik. Sausalito, San Francisco’dan vapurla 30 dakika kadar uzaklıkta, Golden Gate’in kuzeyinde körfezin batı kıyısında yer alan, sanat galerileriyle ünlü bir sayfiye yeri. Özellikle bölge yerlilerinin yarattığı motiflere dayanan bilezik, yüzük, kolye gibi modern kuyumlar hayranlık verici.

Vapura binmek için önce Ferry Building denilen iskeleye yürüdük. Eski yolcu salonu şimdi butik bir alışveriş merkezine dönüştürülmüş. İstanbul Galataport’taki eski paket postanesinin yeni hali gibi. İçerisinde ilginç dükkanlar var.

Benim en çok ilgimi çeken mantar üretme kitleri satan yer oldu. Seçeceğiniz kite göre beş altı çeşit değişik mantarı evde üretmek mümkün. Kitin tanesi 25 dolardan satılıyordu. Başka bir dükkanda zeytin ürünleri vardı. Bir zeytin ülkesi olduğumuz halde aklımıza gelmeyen ilginç çeşitler gördük. Örneğin tattığımız enginarlı zeytin ezmesi çok lezzetliydi.

Saat 10:00 vapuruyla yola çıktık. Şansımıza hava 19 derece ve açıktı. Bol bol fotoğraf çektik. Gemi Alcatraz Adası’nın arkasından dolanıp, Golden Gate’in uzağından geçerek Sausalito’ya ulaştı.

Vapurla Alcatraz’ın yakınından geçerken üzerindeki bir zamanlar cezaevi olarak da kullanılan yapıya bakarken başrolünde Burt Lancester’in oynadığı Alcatraz Kuşçusu (Birdman of Alcatraz) filmi ister istemez aklıma geldi.

Sausalito’da kordon boyu biraz yürüdük. Restoranlar, kuyumcular ve pahalı butiklerin önünden geçtik. Bir ara bir İtalyan lokantasında hafif bir şeyler yedik.

Sonra bir otobüse binip San Francisco’ya doğru yola çıktık. Otobüs, Sausalito’nun yaslanmış olduğu sırtı tırmanarak Golden Gate’e ulaştı. Köprüyü geçer geçmez ilk durakta indik. Buradan bir park içinden şehir merkezine doğru yürümeye başladık. El değmemiş doğasıyla çok iyi korunan bir parktı. Bol bol doğanın ve doğa ile son derece uyumlu olan Golden Gate’in fotoğraflarını çektik.

Parkın adı Presidio. İspanyolca ‘kale’ demekmiş. Daha sonra otobüse binerek, parkın en yüksek noktası olan Presidio Heights bölgesine gittik. Manzara güzel, evler çok ihtişamlıydı. Uzun bir yürüyüşten sonra troleybüsle şehir merkezine geri döndük. Şöförlerin İngilizceye hakim olmamaları, bizi sürekli yanıltmaları nedeniyle yolculuk biraz maceralı oldu. Özellikle gitmemiz gereken yön konusunda epey yanıltıldık. California’da İspanyolca ikinci dil…

Otelimizin yakınlarında bulunan Holiday Inn otelinin yanında ufak bir yeşil alan ve belediyenin ‘U’ şeklinde yerleştirdiği üç adet bank vardı. Bankların üç tarafı da otelin duvarlarıyla çevriliydi. Toplamda 15 metrekarelik bir alan. Banklardan birinde uyku tulumuna benzer bir şey ve basit eşyalar vardı. Eşim boş olan banklardan birine oturup biraz dinlenmek istedi. Ancak hemen 55-60 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın belirdi ve söylenmeye, bağırıp çağırmaya başladı. Psikolojik problemleri olduğunu hemen sezdiğimiz kadın, eşimin banktan kalkmasını istiyordu.

Ürkmüş bir şekilde kalkıp banklardan uzaklaştık. Anlaşılan kadının evine davetsiz misafir olarak girmiştik ve o da evi işgal ediliyor diye sinirlenmişti. İşte dünyanın en gelişmiş ülkelerinden ABD’nin en zengin kentlerinden San Francisco’dan bir başka anı…

Sonunda otelimize ulaştık ve hazırlanıp yürüyerek yemeğe gittik. Julia ve Ray bizi Çin mahallesindeki restoranda karşıladı. Restoranın adı Brandy’s Ho. Yemekler Hunan mutfağından. Ben o güne kadar hiç Hunan mutfağından yememiştim. Malum, Avrupa’da ve Türkiye’de modernize edilmiş Kanton mutfağı yaygın. Hunan mutfağı acılı olması, yoğun çili biberi, çok sarımsak ve arpacık soğanı (shallot) kullanımıyla meşhurmuş. Ayrıca, özgün yemek tütsüleme yöntemleri de varmış. Brandy Ho’nun bir özelliği de San Francisco’nun en eski Çin restoranı olmasıymış.

Yabancısı olduğumuz Çin-Hunan mutfağını da beğendik. Erken yediğimiz bu akşam yemeğinden sonra saat 20:00 civarı yürüyerek otele geri döndük. Haziranın ikinci yarısı olduğundan hava hala aydınlık, ama bayağı serindi.

Ertesi gün San Francisco’dan ayrılma günümüzdü. Sabah erken kalkıp San Francisco’nun büyük yangınlarında ölen gönüllü itfaiyecilerinin anısına Telegraph Hill’de 1932-33 yıllarında inşa edilmiş olan Coit Tower’a gittik.

Telegraph Hill, San Francisco’nun göbeğinde muhteşem manzarası olan bir tepe. Üzerine inşa edilen 64 metre yüksekliğindeki kule, mimari olarak bir yangın hortumunu andıracak şekilde tasarlanmış. Kuleye Coit Tower denmesinin nedeni, kulenin San Francisco itfaiyecilerinin hamisi zengin bir kadın olan Lillie Hitchcock Coit tarafından inşa ettirilmiş olması.

San Francisco’nun yakın çevresinde gezilecek görülecek pek çok yer var. Üniversitesiyle tanınan Berkeley, bağlarıyla ve şarap üretimiyle meşhur Napa Vadisi, Silikon Vadisi bunlardan bazıları.

Yaptığım toplam üç seyahatte gerçekleştirdiğim o gezileri buraya sığdırmam olası değil. Ama San Francisco’ya yolu düşenlere öneririm.

Coit Tower ve Telegraph Hill’e yaptığımız yürüyüşten sonra otelimize geri dönüp, yine tramvay ve BART ile bu kez Oakland Havalimanı’na doğru yola çıktık.  Uçuşumuz Southwest Airlines ile Salt Lake City’ye idi. Asıl hedefimiz ise Yellowstone Milli Park’ıydı.

Medya Günlüğü

Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, dilediği konuda özgürce yazmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Önceki İçerikİstismar ve riya
Sonraki İçerikYaptırımların 7 faturası
Medya Günlüğü
Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, dilediği konuda özgürce yazmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

İlginizi Çekebilir

4,757BeğenenlerBeğen
678TakipçilerTakip Et
11,500TakipçilerTakip Et

Popüler İçerikler