Suriye sahası, son günlerde sadece askeri bir hareketliliğe değil, aynı zamanda Ankara’nın söylem düzeyindeki keskin dönüşlerine de sahne oluyor.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in “SDG ayak sürüyor” çıkışı ve Rojava’nın yeniden “terörize” edilen bir dille tanımlanması, Türkiye’nin kısa süreli bir “gevşemenin” ardından yeniden fabrika ayarlarına döndüğünü gösteriyor. Ancak bu dönüşü okurken ihtiyatlı olmakta fayda var; zira bugün “terörist” ilan edilenlerin yarın hangi konjonktürde “müzakere edilebilir” görüleceği, Ankara’nın iç siyaset dengeleriyle doğrudan ilintili.
Halep’te kırılan müzakere masası
Halep’te yaşanan son çatışmalar ve SDG’nin bölgeden çekilmesi, aslında perde arkasında yürütülen ama akamete uğrayan bir sürecin sonucu. SDG kaynaklarından sızan bilgiler, Şam yönetimiyle otonomi ve özerklik üzerine ciddi bir noktaya gelindiğini, ancak HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) içinden bir figürün -ki bu ismin Şeybani olduğu iddia ediliyor- toplantıya girerek süreci bozduğunu işaret ediyor. Burada asıl soru şu:
Bu müdahale sadece yerel bir aktörün işi mi, yoksa arkasında Ankara’nın veya Washington’ın sessiz onayı mı var?
Özellikle ABD’nin bölge temsilcisi Tom Barak’ın çatışmaların en şiddetli olduğu anlarda sessiz kalması ve ardından süreci Rubio gibi daha “İsrail merkezli” düşünen bir ekibe devredeceğini açıklaması, Suriye’deki Kürt oluşumları için yeni bir dönemin habercisi. Eğer bu bir “sınır düzeltme” operasyonuysa, Fırat’ın batısındaki unsurların tamamen doğuya itilmesi süreci nihayete erdiriliyor demektir.
Kürtlerin “aldatılma” tarihi ve Lozan tartışmaları
Suriye’deki gelişmeleri analiz ederken Kürt siyasetinin tarihsel derinliğini göz ardı edemeyiz. 1946 Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nden 1970’lerdeki Irak otonomi anlaşmalarına kadar uzanan süreç, Kürtler için hep bir “aldatılma” kelimesiyle yan yana yürümüştür. Bugün Türkiye’de DEM Parti üzerinden yürütülen “Lozan ve Sevr” tartışmaları da bu tarihsel kırılmanın bir yansımasıdır.
Ankara, Türkiye’deki Kürtleri Suriye’dekilerden itinayla ayırmaya çalışırken, Bahçeli’nin sınırın kuzeyinde “Öcalan” vurgulu ılımlı dili ile sınırın güneyindeki “güvenlikçi” söylemi arasındaki çelişki, aslında bir yönetme biçimine dönüşmüş durumda. Ancak unutulmamalıdır ki; ABD, Türkiye ve Şam yönetimi hep birlikte Kürtlere yönelik topyekûn bir imha operasyonuna girişirse, bu sadece Kürtlerin değil, Şam yönetiminin ve mevcut Suriye dengelerinin de sonu olur.
“Tek devlet tek ordu” söyleminin içeriği
Son günlerde Milli Savunma Bakanlığı ve hükümet sözcüleri tarafından sıkça tekrarlanan “Tek devlet, tek ordu” vurgusu, aslında doğrudan SDG’ye ve onun özerklik taleplerine verilmiş bir cevaptır. Ankara, Suriye’nin geleceğinde iki ordulu veya özerk yapılı bir modeli kesinlikle reddettiğini bu sloganla mühürlemek istiyor.
Ancak bu söylemin bir de iç kamuoyu boyutu var. 100 yıllık Cumhuriyet’in ardından hâlâ “tek ordu” vurgusu yapma ihtiyacı duyulması, devletin kendi içindeki beka kaygısının ne denli derin olduğunu gösteriyor. Hakan Fidan’ın “100 yıllık uykudan uyanan Müslüman dünyası” çıkışı ise, ulusalcı bir devlet refleksinden İslam birliği idealine doğru kayan yeni bir dış politika ambalajının işaretidir.
Seçim odaklı dış politika
Türkiye’de dış politika, hiçbir zaman iç politikadan bağımsız değildir. Suriye’de bir operasyon çığırtkanlığı yapılması, ekonomik krizin ve toplumsal gerilimin gölgesinde, seçimlerin “beka” gerekçesiyle dizayn edilmesi ihtimalini her zaman masada tutar.
Eğer bugün Halep’te binalardan atılan cesetler ve IŞİD’i andıran görüntüler eşliğinde bir “temizlik” yapılıyorsa, bu sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda insanlık vicdanında açılan yeni bir yaradır. Türkiye’nin milli çıkarları, komşusundaki yangına körükle gitmekte değil, rasyonel ve sürdürülebilir bir barışın mimarı olmaktadır. Aksi takdirde, “U dönüşleri” ile meşhur dış politikamızda, bugün haklı çıkanların yarın nasıl haksız duruma düştüğünü izlemeye devam ederiz.
Fotoğraf: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan-Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara-Dışişleri Bakanlığı X hesabı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
