Modern siyaset uzun süredir çözüm üretme iddiasıyla değil, riskleri yönetme vaadiyle ilerliyor; bu dönüşümün merkezinde ise “güvenlik” kavramı yer alıyor ağırlıklı olarak.
Güvenlik artık belirli bir tehdide karşı geliştirilen geçici bir refleks olmaktan da çıkmış durumda; aksine, siyasetin kendisini meşrulaştırdığı kalıcı bir zemin haline gelmiş durumda. Devletler neyi inşa edeceklerini anlatmaktan çok, neyin yıkılmasını engellediklerini vurguluyor; bu da siyasal tahayyülün geleceğe değil, sürekli ertelenen bir felaket senaryosuna bağlanmasına yol açıyor.
Bu noktada güvenlik ile siyaset arasındaki ilişkinin doğası değişmiş görünüyor. Güvenlik, artık siyasetin araçlarından biri değil; siyasetin kendisi. Krizler çözülmesi gereken istisnai durumlar olarak değil, yönetilmesi gereken süreklilikler olarak ele alınıyor. Terör, göç, savaş, ekonomik dalgalanma ya da toplumsal huzursuzluk gibi başlıklar, geçici alarm durumları olmaktan çıkıp kalıcı yönetim gerekçelerine dönüşüyor. Böyle bir çerçevede siyasal iktidar, başarısını krizleri ortadan kaldırarak değil, onları “kontrol altında tuttuğunu” iddia ederek ölçüyor.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonucu, olağanüstü hâlin normalleşmesi. Olağanüstü hâl artık belirli bir anın hukuki istisnası değil; gündelik yönetim pratiğinin görünmez zemini. Hukuk askıya alınmıyor, fakat sürekli esnetiliyor. Demokrasi ortadan kaldırılmıyor, ancak daraltılarak yeniden tanımlanıyor. Haklar iptal edilmiyor, ama güvenlik gerekçesiyle ertelenebilir hale geliyor. Bu durum, istisnanın kural haline geldiği bir siyasal iklim yaratıyor; olağan olanın sınırları belirsizleşiyor, normal olan giderek tanımsızlaşıyor.
Bu süreçte dikkat çekici olan, bu dönüşümün büyük kopuşlarla değil, küçük ve neredeyse fark edilmeyen adımlarla gerçekleşmesi. Toplumlara ani rejim değişiklikleri dayatılmıyor; bunun yerine, geçici olduğu söylenen uygulamalar kalıcılaşıyor. İlk başta “olağanüstü koşullar” için getirilen tedbirler, zamanla olağan koşulların parçası haline geliyor. Böylece siyasal alan daralırken, bu daralmanın kendisi bir kriz olarak algılanmıyor; aksine, istikrarın bedeli olarak kabulleniliyor.
Bu noktada toplumsal rıza meselesi belirleyici hale geliyor. Günümüz siyasetinde rıza artık büyük idealler ya da kolektif umutlar üzerinden üretilmiyor. İnsanlar ikna edilmiyor; yoruluyor. Sürekli kriz söylemi, bireyleri itiraz etmekten çok korunmaya yöneltiyor. Güvenlik vaadi, özgürlükten feragat edilmesini meşrulaştıran bir takas ilişkisi yaratıyor. Bu rıza coşkulu değil; sessiz. Destekten çok kabullenişe dayanıyor.
Sessiz kabul, çağımızın en güçlü siyasal olgularından biri haline gelmiş durumda. Toplumlar baskı altında oldukları için değil, belirsizlikle yaşamak istemedikleri için susuyor. Sürekli tehdit algısı, bireyleri siyasal özne olmaktan çok riskten kaçınan aktörlere dönüştürüyor. Böylece siyaset, katılım alanı olmaktan çıkıp güvenli mesafe alınan bir alana dönüşüyor. İtiraz maliyetli, suskunluk ise konforlu hale geliyor.
Bu tablo, devletin rolünü de yeniden tanımlıyor. Devlet artık çözüm üreten bir yapı olarak değil, hasarı sınırlayan bir yönetici olarak konumlanıyor. Krizi ortadan kaldırma iddiası yerini, krizin etkilerini yönetme vaadine bırakıyor. Bu yaklaşım kısa vadede istikrar hissi yaratabiliyor; fakat uzun vadede siyasal meşruiyeti aşındırıyor. Çünkü sürekli olağanüstülük hâli, toplumu korumak yerine onu sürekli teyakkuzda tutuyor.
Belki de en kritik mesele tam burada düğümleniyor: Güvenlik dili, sorunları çözmediği halde onları konuşulamaz hale getiriyor. Olağanüstü hâlin kalıcılığı, siyaseti daraltırken toplumu da edilgenleştiriyor. Devletler ayakta kalıyor; fakat siyasal anlam üretme kapasiteleri zayıflıyor. Bu durum ani bir çöküşe işaret etmiyor; fakat uzun süreli bir yorgunluğa işaret ediyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, klasik anlamda bir otoriterleşme anlatısından daha karmaşık. Ne açık bir diktatörlük ne de işleyen bir demokrasi var. Bunun yerine, güvenlik gerekçeleriyle sınırlandırılmış, olağanüstülüğü içselleştirmiş bir yönetim biçimi ortaya çıkıyor. Bu biçim, kendisini krizle besliyor ve krizi yöneterek meşrulaştırıyor.
Sonuç olarak mesele, devletlerin güvenliği öncelemesi değil; güvenliği siyasetle ikame etmesi. Sürekli olağanüstü hâl, istikrar üretmiyor; yalnızca istikrarsızlığın yönetilebilir olduğu yanılgısını sürdürüyor. Bu yanılgı bozulmadığı sürece, siyaset çözüm üretmek yerine risk hesaplamaya, toplum ise itiraz etmek yerine uyum sağlamaya devam edecek. Bugünün en belirgin eşik hali de tam olarak burada duruyor: Hiçbir şey hemen çökmüyor, fakat hiçbir şey de gerçekten iyileşmiyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
