Geçenlerde kızımla yaptığımız bir sohbet sırasında konu “şiddetsiz iletişim” kavramına geldi.
Kızımın anlattıkları, sözcüklerin ilişkilerimizi nasıl etkilediğini ve bazen istemeden kırıcı olabildiğimizi yeniden düşünmemi sağladı. Araştırdıkça, şiddetsiz iletişimin basit bir konuşma tekniği olmadığını, insan ilişkilerine dair geniş bir bakış açısı sunduğunu fark ettim.
Bu öğretinin izini sürdüğümde ise karşıma, hayatını bu felsefeye adamış bir isim çıktı: Amerikalı yazar Marshall B. Rosenberg. Çocukluğunda toplumsal şiddete tanık olan Rosenberg, ilerleyen yıllarda klinik psikoloji alanında çalışan etkili bir psikolog, araştırmacı ve eğitimci olmuş.
Irk çatışmalarının yaşandığı zor ortamlarda arabuluculuk yaparken, insanların neden şiddete yöneldiğini ve zor anlarda bile şefkati nasıl koruyabildiklerini incelemiş. Geliştirdiği bu iletişim modelini eğitimler, atölyeler ve kurduğu Şiddetsiz İletişim Merkezi aracılığıyla yaygınlaştırmış.
Şiddetsizlik düşüncesinin yüzyıllara yayılan birikiminden beslenen yaklaşım, bu felsefeyi günlük ilişkilerde kullanabileceğimiz somut bir iletişim yöntemine dönüştürür.
Bu yöntemin yalın bir amacı var: Kişinin kendi değerlerinden ödün vermeden konuşabilmesi ve iletişim kurduğu kişiyi yargılamadan, empatiyle dinleyebilmesi.
Burada “şiddet”, fiziksel örseleme anlamının ötesinde, farkında olmadan dilimize yerleşen aşağılamaları, etiketlemeleri, örtük tehditleri ve genellemeleri de kapsar. Tüm bunlar aslında dilsel şiddetin farklı biçimleridir. Şiddetsiz dil ise öğrenilmiş kalıplardan uzaklaşıp bilinçli seçimler yapmayı, savunma reflekslerini yumuşatmayı ve uzlaşmacı dili yeniden kurmayı amaçlar.
Rosenberg, felsefesini geliştirirken Gandhi’nin “Şiddetsizlik” (Ahimsa) anlayışından etkilendiğini, Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili adlı kitabının ön sözünde açıkça belirtir.
Bu yolun temelinde güçlü bir varsayım vardır: Hepimiz temelde güvenlik, saygı, aidiyet, özgürlük, anlaşılma ve yaşama katkıda bulunma gibi ortak insani arayışları paylaşırız. Bizi karşı karşıya getiren çoğu zaman gereksinimlerin kendisi değil, onları doyurmak için seçtiğimiz yöntemler olabilir.
İnsanın her davranışı, bilinçli olsun ya da olmasın, içsel bir talebi karşılamaya yönelik bir çaba olarak görülebilir. Duygularımız ise bu taleplerin ne ölçüde karşılandığını bize fısıldayan içsel göstergelerdir.
Başkalarının sözleri hislerimizin tetikleyicisi olabilir ancak arkadaki asıl etken çoğu zaman onlara yüklediğimiz anlamlarda gizlidir. Bu yüzden hissedilenler için bir suçlu aramak yerine, onların bize neler anlatmaya çalıştığını kavramaya yönelmek daha sağlıklı bir tutumdur.
Sözlerin ötesini dinlemek
Sertlik içermeyen bağ kurma dili, ilişkilerimizde savunma mekanizmalarını harekete geçirmeden içten bir iletişim kurmamıza yardımcı olur.
Şimdi bu yaklaşımın dört temel boyutunu, güncel bir senaryo üzerinden ele alalım: Konuştuğumuz kişi sözümüzü birkaç kez kesiyor ve konuşma sırasında telefonuna ya da çevresine bakıyor.
İlk boyut gözlemdir. Burada amaç, davranışı yorumlamadan ve genelleme yapmadan somut biçimde betimlemektir. “Beni hiç dinlemiyorsun” demek yerine, “Konuşurken sözüm iki kez kesildi ve birkaç kez telefonuna baktığını gördüm” diyebiliriz. Böylece karşımızdaki kişinin niyetine ilişkin bir hüküm vermeden, yalnızca gözlemlediğimiz durumu aktarırız.
İkinci boyut, gözlemlediğimiz davranışın bizde uyandırdığı duyguyu ifade etmektir. Örneğin: “… gibi bir davranış, kendimi huzursuz ve değersiz hissetmeme neden oluyor.” Burada önemli olan, yaşadığımız duyguyu açık, net ve içten bir şekilde sözcüklere dökebilmektir.
Üçüncü boyut, duygunun ardındaki ihtiyacı fark etmektir. Huzursuzluğun temelinde dikkatle dinlenme, sözünü tamamlama ve karşılıklı saygı gereksinimi bulunabilir. Bu nedenle “anlattıklarım senin için önemsiz mi?” diye çıkışmaktansa, “konuşurken karşılıklı dikkati korumak benim için önemli” demek daha açıklayıcıdır.
Dördüncü boyut, ihtiyacımızı karşılayabilecek net ve uygulanabilir bir ricada bulunmaktır. Rica, neyin yapılmamasını değil, ne yapılmasını istediğimizi belirtmelidir. Sözümü kesen kişiye, “konuşmamı tamamlayabilmem için beni iki dakika sözümü kesmeden dinler misin lütfen?” diyebiliriz.
Bu dört boyut bir araya geldiğinde sözlerimiz şöyle bir biçim alabilir:
“Konuşurken sözümün iki kez kesildiğini ve birkaç kez telefonuna baktığını gördüm. Bu olduğunda kendimi huzursuz hissediyorum. Sözümü tamamlamak ve birbirimizi dikkatle dinlemek benim için önemli. Beni iki dakika daha sözümü kesmeden dinlemeni rica ediyorum. Sonra ben de seni dinlemek isterim.”
Anladığım kadarıyla Rosenberg’e göre Şiddetsiz İletişim; gözlem, duygu, ihtiyaç ve rica boyutlarının uyumlu bir bütün oluşturmasıdır. Bu yaklaşım, iletişimin genellemelerden arındırılarak, somut durumların ve uygulanabilir taleplerin net bir dille ifade edilmesini esas alır.
İletişim burada sona ermez; diğer tarafın yanıtını dinlemek de sürecin değerli bir parçasıdır. Söz kesmenin ardında zaman darlığı, dikkat dağınıklığı veya konuşmayı daha sonra sürdürme isteği bulunabilir. “Şu an konuşmak için uygun musun, yoksa daha sakin bir zamanda mı konuşsak?” sorusu, iki tarafın da koşullarını görünür kılar.
Sergilenen bu yapıcı tutum sorunu küçültmez ama suçlayıcı tonu azaltır ve ortak çözüm için alan açar. Taraflar hem kendi ihtiyaçlarını açıkça ifade ettiğinde hem de birbirlerinin koşullarını dinlediğinde, konuşmanın çatışmaya dönüşme olasılığı azalır.
Buraya kadar aktarılanlardan hareketle, şiddetsiz iletişim sürecinin merkezinde barışçıl ve empatik dinlemenin yer aldığı söylenebilir. Empati, suçlu aramak, öğüt vermek ya da acele çözüm üretmek yerine söz ve tutumların ardındaki duyguları ve dürtüleri anlamaya yönelir.
Bu bağlamda “kim haklı, kim haksız” sorusuna dayanan bir bakış açısı, çoğu zaman diyalog kanallarını daraltır. Oysa bu önermede hedef, tarafların deneyimlediği dalgalanmaları ve bunların ardındaki derin yönelimleri keşfetmektir. Bu nedenle odak, yargı üretmekten çok bağ kurmaya ve ilişkiyi onarmaya yönelmelidir.
Dolayısıyla bir tepki vermeden önce bu davranışın kökeninde öğrenilmiş kalıplar olabileceği konusunda farkındalık geliştirmek önemli. Bizi iletişimde rahatsız eden koşulları not almak barışçıl dil ve empati becerileri geliştirmemize katkı sağlayabilir.
Bu yöntem ailede, işte, eğitimde ve birçok alanda kullanılabilir. Düzenli pratik, kişinin kendini daha iyi tanımasını sağlar, yanlış anlaşmaları azaltır ve güveni artırır.
Görünüşte basit olsa da alışkanlıkları değiştirmek zaman alır. Şiddetsiz iletişimin gücü, hazır çözümler vermesinde değil; insanlara kendileriyle ve başkalarıyla daha anlayışlı ve sorumlu bir ilişki kurabileceklerini hatırlatmasındadır. Şimdi kendinize şunu sormaya ne dersiniz:
“Bugün iletişimimi nasıl iyileştirebilirim?”
Kaynakça:
Marshall B. Rozenberg Ph. D., Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili, Remzi Kitabevi, 32. Basım.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
