Siyaset biliminin, sosyolojinin, akademinin ve on yıllardır süren koskoca bir entelektüel mesainin gelip dayandığı o muazzam sınırdayız.
Devletin kurucu ideolojisinden, askeri-bürokratik merkezin vesayetinden, Şerif Mardin’in meşhur merkez-çevre modelinden süzüle süzüle geldiğimiz yer burası: Türkiye’nin ana muhalefet partisi genel başkanının, kameralar karşısında itina ile paçalarını sıvayıp abdest aldığı o eşsiz an…
Cumhuriyet’i ve kurucu aklı anlamak için önce “Kemalizm” dedik. Baktık ki o bizi kesmiyor, 1980’lerden itibaren liberal ve İslamcı entelijensiyanın bitmek tükenmek bilmeyen korosuyla “Post-Kemalizm” sularına yelken açtık. Dediler ki, ülkenin tüm sorunlarının kaynağı bu tepeden inmeci, seçkinci Kemalist merkezdir! “Çevre” iktidara gelecek, militarist vesayet yıkılacak ve nur topu gibi bir demokrasimiz olacak. 2000’lerde AKP’nin yükselişini bu romantik hezeyanla meşrulaştıran o pek aydın kesim, 2015’ten sonra uyandığında ortada ne merkez-çevre kalmıştı, ne de sivil bir demokrasi. Yerine sivil görünümlü, eskisinden çok daha merkeziyetçi ve otoriter bir “post-AKP güvenlik mimarisi” inşa edilmişti.
İşte akademik literatür buna bugün nezaketle “Post-post-Kemalizm” diyor. Yani mealen; “Biz o post-Kemalist masalı çok yanlış okuduk, vesayet bitti derken yeni bir hegemonya kuruldu.”
Fakat bu akademik uyanışın zerresinin dahi “Yeni CHP” genel merkezine uğramadığını Özgür Özel’in o uhrevi anlarında müşahede ettik.
Siyaset bilimi açısından ortada trajikomik bir tablo var. Yeni Türkiye’nin mevcut siyasal gerçekliği, devlet-toplum ilişkilerini artık o modası geçmiş “laik merkez vs. dindar çevre” üzerinden kurgulamıyor. “Post-post-Kemalizm” vizyonu bize devletin tamamen yapı değiştirdiğini, yepyeni bir güvenlikçi ve rantiyer sistemin oturduğunu bağırıyor. Ancak Atatürk’ün kurduğu partinin “değişim” diyerek koltuğa oturan yeni lideri, hala15 yıl öncesinin çökmüş “çevreye şirin görünme” müsameresini sahnelemekte ısrarcı.
Nedir bu “Yeni Parti”nin ilkeleri? Siyasal İslam’ın kurduğu devasa hegemonik devlete karşı yapısal bir alternatif sunmak mı? Hayır. Güvenlikleştirilen her politikaya karşı ezilenlerin, emekçilerin, hukukun üstünlüğünün hakkını savunmak mı? O da değil. Görünüşe göre en büyük strateji, “Biz de sizdeniz, inanın biz de çok güzel abdest alıyoruz, bakın suyu nasıl nizami sıçratıyorum” diyerek, muhafazakâr seçmenin oylarını hipnotize edeceğini sanmak.
Post-Kemalist dönemin o zehirli mirası CHP’nin hücrelerine öyle bir işlemiş ki, kendilerini sürekli bir “özür dileme” mecburiyetinde hissediyorlar. İktidar blokunun kurduğu yeni düzenle siyaseten baş edemedikleri her an, çözümü teolojik bir performansta arıyorlar. Özgür Bey’in paçaları sıvayıp kameralara abdest pozu vermesi, bir inanç pratiğinden ziyade, siyasi bir çaresizliğin dışavurumudur. Kendi kurucu değerlerinden (Kemalizm) utanan, bunu aşmak adına rakiplerinin dayattığı kimlik siyasetine (Post-Kemalizm yanılgısına) teslim olan ve içinden geçtiğimiz şu dönemi (Post-post-Kemalizm) zerre okuyamayan bir siyasi aklın iflasıdır.
Özgür Özel o suyu yüzüne çarparken, Türkiye’nin devasa ekonomik çöküşünün, kurumsal çürümesinin ve hukuksuzluğunun üzerini yıkadığını zannediyor olabilir. Ancak ortaya çıkan fotoğraf; aydınlanmacı bir siyasetin değil, ideolojik olarak yenilmiş, rüzgârda savrulan, sığlık denizinde boğulurken can havliyle popülizmin ibriklerine sarılan bir muhalefetin vesikasıdır.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bugün Türkiye siyaseti, iktidarın kurguladığı “yeni güvenlik merkeziyetçiliği” ile ana muhalefetin sahnelediği “abdestli sosyal demokrasi” arasına sıkışmıştır. Kurucu partinin vizyonu çorap çekmecesinden öteye geçemediği sürece, biz daha çok “post-post-post” kuramlar yazarız. Zira abdest suyuyla siyasal arınma ummak, siyaset biliminin değil, ancak usta işi bir kara mizahın konusu olabilir.
Tıpkı bugün izlediğimiz şu tuhaf tiyatro gibi…
Not: Görsel videodan alınmıştır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
