Şimdilerde de kullanılıyor, “hasta bitkisel hayata girdi” deyimi. Bunu doktorlar mı ilk kez kullandı bilmiyorum ama bitkileri tanıyan birileri tarafından söylenmediği açık. Bitkilerin neler yapabildiklerini bir bilseniz bu sözü söyleyenlerin cehaletiyle dalga geçerdiniz. Ben öyle yaptım.
Tabii ki herkes onların canlı varlıklar olduğunu kabul eder. Zaten çoğalmaları, büyümeleri, meyve vermeleri bunun kanıtları değil mi? Ancak bu canlıların zekâya da sahip olduklarını kimse kabul etmezdi. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü artık birçok kanıta dayanarak onların zekâya da sahip oldukları kabul ediliyor. Tabii zekâyı nasıl tanımladığınıza bağlı. On haneli iki sayıyı kafadan çarpıp söylemekse zekâ, dünyanın on binde 9999’u zekâsız demektir. Zekânın tanımı çok değişti artık. Edindiği bilgiyi işleme yeteneği de bu tanıma girdi.
Bitkiler hep görmezden gelindi
Bitkilerin görmezden gelinmesi ve taş toprak muamelesi görmesinin tarihi çok eskidir ve bu yakın tarihlere kadar sürmüştür. Bugün bile bazı bilim insanları onları canlı kategorisinde bile değerlendirmez.
İsterseniz dinsel metinlerle başlayalım. Efsaneye göre Nuh Peygamber Tufan’dan kurtarmak için Tanrının emriyle gemisine her canlıdan birer çift (erkek-dişi anlamında) almıştı. Çünkü Tufan’dan sonra da hayatın devam etmesi gerekiyordu. Ama hiç bitki almamıştı. Efsane devam eder. “Sular çekildi mi diye Nuh bir güvercini saldı. Acaba güvercinin konabileceği bir toprak parçası var mıdır yoksa hâlâ her yer sularla mı kaplı diye öğrenmek istedi. Güvercin bir zeytin dalını gagasında taşıyarak döndü yani bir bitki ile. Bu yeryüzünde yaşamın habercisi sayıldı.” Bitkiler bir biçimde Nuh Tufanı efsanesine dahil olmuştu ama ne Nuh Peygamber ne de bu efsaneye inananlar bitkilerin canlı olup olmadığı konusunda hiç düşünmemişlerdi.
Bitkilerin yaşamın kanıtı olarak dinsel metinlere girmesi güzel bir şeydir. Bitkiler olmasaydı yaşam olmazdı. Nuh karaya çıkınca ilk iş olarak bir üzüm bağı kurar. Yani yine bitkiler girer işin içine. Müslümanlar Ramazan’da oruçlarını zeytin veya hurma ile açmaya çalışır. Bunlar kutsal bitkilerdir çünkü. Ancak onlara atfedilen kutsallık yine de onların canlı sayılmasını gerektirmez nedense.
İslam sanatında yalnızca bitkilerin resimleri yapılabilir. Çünkü canlı varlıkların resmedilmesi yasaklanmıştır. Garipliğe bakın ki canlı olmadığı düşünülen bitkilerin meyveleri sofraları zenginleştirmeye devam etmiştir. Cansız bir varlık nasıl meyve üretebilir sorusu hiçbir Müslümanın aklına gelmemiştir. Oysa Kuran’da ağaç ve bitki sözcükleri yirmi altı yerde geçmektedir. “Kur’an’da ayrıca hurma, nar, üzüm, incir ve zeytin gibi bazı ağaçlar ismen anılmakta, incir ve zeytin ağacı üzerine yemin edilmektedir.” (1)
Yahudilikte ise sebepsiz yere ağaçların kesilmesi yasaktır. Ağaçların yeni yılı kutlanır: Tu Bişvat.
Tek tanrılı tüm dinler bitkileri cansız olarak görmüştür. Ancak diğer inançlarda bu durum farklıdır.
Romalılar defne dalını zaferin, zeytin dalını barış ve mutluluğun, meşe yapraklarını ise gücün sembolü olarak görmüştür.(2)
Çok tanrılı toplumlar dünyayı canlı bir varlık gibi görüyordu. Ağaçların ruhları olduğuna inanıyor ve bu nedenle de onlara canlı gibi davranıyorlardı. Eski toplumlar ağaçların kendilerine verilen zararı hissettiklerine de inanıyordu. Ne kadar doğru bir sezi! Bu sezi sonra kaybolmuş. Ağaçlar yağmur yağdırma, güneş açtırma, sığır ve sürüleri çoğaltma, kadınları kolayca doğurtma gibi birtakım güçlerle donatılmıştı. Hatta bu ağaçlar bir kısım özelliklerinden (biçimi, büyü işlemindeki işlevi vb.) hareketle erkek ve dişi olarak sınıflandırılmıştı. Mesela selvi ve güzelavrat otu erkekti. Fakat günlük ağacı sahip olduğu işleve göre erkek veya dişi olabiliyordu. (3)
Çin ve Hint kozmolojisinde evren büyük bir ağaç biçiminde betimlenir. Eski Türk ve Moğol inançlarında da dünyanın merkezinde ağaç olduğu görülür. “Ulukayın, Türk, Altay, Çuvaş, Yakut, Moğol ve Macar mitolojilerinde, halk inancında ve Şamanizmde Yaşam Ağacı”dır. (4)
Bu ağaç “Dünya ile birlikte yaratılmıştır. Dünyanın, yeraltının ve gökyüzünün tam merkezindedir. Dalları gökyüzünü ayakta tutar. Kökleri toprağın tüm katlarını delip yeraltı okyanusuna kadar uzanır.” (4)
Beş duyudan fazlasına sahipler
“Bitkilerin bir beyne ya da ruha sahip olduğu fikri ve en basit bitki organizmalarının bile dış kaynaklı stresi hissedip ona cevap verebileceği, sayısız filozof ve bilim insanı tarafından yüzyıllar boyunca önerilmiştir. Demokritus’tan Platon’a, Fechner’den Darwin’e tüm zamanların en parlak zihinlerinden bazıları, bitkilerin zekâsının savunucuları olmuştur, bazıları onlara hissetme kapasitesi atfetmiş, diğerleri onları başları toprağın altında insanlar olarak hayal etmiştir.”
“Sağlam, ölçülebilir bilimsel bilgilere dayanarak bitkilerin sanıldıklarından çok daha gelişmiş organizmalar olduğunu ilk kez ileri süren Charles Darwin’di. Bugün 1,5 yüzyıl sonra … üst düzey bitkilerin gerçekten de ‘zeki’ olduğunu gösteriyor: Çevrelerinden sinyaller alabilen, bilgiyi işleyen ve kendi hayatta kalışlarına uyarlanan çözümler planlama becerisini gösteriyorlar. Dahası, birey olarak değil, toplum olarak davranmalarını sağlayan bir tür ‘sürü zekâsı’ sergiliyorlar; bir karınca kolonisinde, büyük balık sürülerinde ya da kuş sürülerinde görülen aynı davranış biçimini.”
Bugünkü bilgiler kadar olmasa da o zamanlar da bitkilerin yaşama yararları biliniyordu. “Dünya üzerindeki varoluşumuzu onlar sağladı, (fotosentez aracılığıyla, hayvan hayatını mümkün kılan oksijeni oluşturarak) ve bugün hayatta kalmamız için hâlâ onlara bağlıyız (besin zincirinin en alt basamağındalar). Onlar aynı zamanda uygarlığımızı binlerce yıldır ayakta tutan enerji kaynaklarımızın da kökenindeler (fosil yakıtlar). Dolayısıyla bitkiler, besinimiz, ilaçlarımız, enerji aletlerimiz için gerekli kıymetli ‘ham maddelerdir’.”
Bitkilerin bir yerden başka bir yere hareket edemediğini biliyoruz. Ama bu onları cansız varlık yapmaz. Evrimsel süreçte farklı bir yol izlemişlerdir. Onlar vücutlarını hayvanlara (ve tabii bize) benzemeyen bir biçimde geliştirmişlerdir: modüler bir beden oluşturarak. Niçin? Otçul bir hayvan bitkinin bir kısmını yediğinde bitkinin ölmemesi için. Bitki vücudunun yüzde doksan hatta doksan beşini kaybedebilir ama ölmez. Çünkü kalan kısım yeniden kendini üretebilir.
Yetenekleri
En başta söyleyelim de heyecan artsın. “On yılların deneylerine dayanarak bitkiler, hesaplama ve seçim yapma, öğrenme ve hafıza becerilerine sahip varlıklar olarak ele alınmaya başlandı. Birkaç yıl önce İsviçre, özel bir beyanname ile bitkilerin haklarını doğrulayan dünyadaki ilk ülke oldu.”
“Bitkiler birbiriyle konuşur, akrabalarını tanır ve çeşitli karakter özellikleri sergiler. Hayvanlar aleminde olduğu gibi, bitkilerin dünyasında da bazıları fırsatçı, bazıları cömert, bazıları dürüst ve bazıları manipülatördür, kendilerine yardım edeni ödüllendirir ve zarar verenleri cezalandırırlar.”
Bu durumda bitkilerin “bize benzediklerini söyleyebilir miyiz? Hiç de değil; çok daha hassaslar ve bizim beş duyumuzun yanında onlar en az on beş başka duyuya sahipler. Örneğin yerçekimini, elektromanyetik alanları ve nemi hissedebilir ve hesaplayabilirler ve sayısız kimyasal değişimi analiz edebilirler.”
Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama gezegenimizde fotosentez yapabilen hücreler 3,5 milyar yılı aşkın bir zamandır var. Yani insanın 300 bin yıllık geçmişiyle karşılaştırınca gezegenin ilk sahipleri olma onurunu -açık ara farkla- onlara bırakmamız gerekiyor.
Görebilirler mi?
Bir insan gibi görmekten söz ediliyorsa tabii ki hayır. Ancak bir ışık algısından, bir görsel uyaranı algılamadan söz ediyorsak evet bitkiler görür. Bununla kalmaz ışığı yakalayabilir, kullanabilir ve ışığın miktarı ile kalitesini ayrıt edebilir.
Koku alabilirler mi?
“Bitkilerin kokuya olan hassasiyeti yayılmıştır. Tek bir burnumuz değil de tüm vücudumuza yayılmış milyonlarca minik burnumuz olduğunu hayal edin. Köklerden yapraklara, bir bitki genellikle yüzeylerinde tüm organizma için iletişim bilgi sinyalleri zinciri başlatabilen uçucu madde alıcıları bulunan milyarlarca hücreden oluşmuştur. Bu reseptörleri hücrelerin yüzeyinde yerleşmiş pek çok farklı kilitler olarak ve kokuları da çeşitli anahtarlar olarak hayal edin. Her bir kilit doğru anahtarla iletişime girdiğinde açılır ve bu kokuyla ilgili bilgiyi üreten mekanizmayı harekete geçirir.”
Tat alırlar mı?
“Bitkilerin tat alma duyusundan sorumlu olan organlar, onların besin olarak kullandıkları, köklerinin araştırmacı hareketlerle toprakta uğruna sondaj yaptığı kimyasal maddeler için belli alıcılardır. Bu arayış, bitki dünyasındaki damak tadının en iyi gurmelerinki kadar rafine olduğunu ispatlıyor. Belki de bu karşılaştırma sizi gülümsetti, ancak temel olarak hassas damakların bir yemekteki en az miktardaki içeriği dahi tespit edebilme becerisinin, köklerin toprağın pek çok metreküpünde gizli mineral tuzların sonsuz küçük değerdeki miktarlarını tanımasından çok da farklı olmadığını göz önünde bulundurun… Kökler çık kısıtlı miktarları dahi büyük bir kesinlikle tespit edebildikleri nitratlar, fosfatlar ya da potasyum gibi ‘iştah açıcı’ besinlerin arayışı içinde durmaksızın toprağın tadına bakıyor. Bunu nasıl biliyoruz? Bitki, tam da mineral bir tuzun yoğunluğunun en yüksek olduğu yerde daha çok kök üreterek ve bu kökleri mineral tuz etkili bir biçimde alınana kadar büyüterek bize söylüyor.”
Dokunulduğunu fark ederler mi?
“Bunu cevaplamak için -‘hassas’ olarak adlandırılmış ve Lime tarafından sinekkapan ile aynı grupta sınıflandırılmış- sanki utangaç bir mizaca sahipmiş gibi (ismi deburadan gelir, küstümotu) dokunulduğu anda yapraklarını çeken özel bir mimoza türü olan Mimosa pudica bitkisinin davranışına bakalım.
Bu hareket yalnızca saniyeler içinde aktive olur ve şartlı bir refleks değildir (örneğin yaprak suyla ıslandığında ya da rüzgar estiğinde kapanmaz, gerçekten dokunulması gerekir.) Yani bu, bitki tarafından gerçek bir davranıştır ancak amacı kafa karıştırıcıdır. Bunun savunmacı bir strateji olduğu açıktır ancak mimozanın kendini neye karşı savunmak istediği hiç de net değildir. Bazıları bu ani kapanmanın yaprak üzerindeki tüm otçul böcekleri korkutacağını düşünür, diğerleri ise küstümotunun bu becerisinin beslenenlere daha az iştah açıcı görünmek için evrimleştiğini düşünür. Hangi teorinin doğru olduğu pek de önemli değildir. Önemli olan, bu bitkinin yalnızca son derece gelişmiş bir dokunma duyusuna sahip olduğu değil, aynı zamanda bir uyaranın tehlikeli olmadığını öğrendiği zaman kapanmayarak davranışını değiştirdiği gerçeğidir.”
Bizi duyabilirler mi?
“Bitkiler sesi taşımak için farklı bir taşıyıcı kullanır: Toprak…Dış kulakları olmayan tüm hayvanlarla aynı yolu kullanarak… böyle çok hayvan vardır. Yılanlar, solucanlar ve diğer pek çok hayvanın kulakları yoktur, yine de duyarlar. Bu nasıl mümkündür? İşitme becerileri, bitkilerde olduğu gibi, mükemmel bir titreşim iletkeni içinde verilmiş olmalarından gelir. Amerika yerlilerinin uzaktan gelen atları dinlemek için kulaklarını yere koydukları o filmleri hatırladınız mı? Bitkiler (ve yılanlar, köstebekler, solucanlar ve diğerleri) aynı tekniği kullanır.
Toprak sesi o kadar iyi iletir ki duymak için kulaklara gerek kalmaz… Bitkilerde işitme duyusu da yayılmıştır ve insanlarda olduğu gibi tek bir organda yoğunlaşmamıştır. Bitkinin tamamı duyma yetisine sahiptir, milyonlarca küçük kulakla kaplanmış gibi.”
Daha bitmedi başka duyuları da var
Bitkilerin şu ana kadar bizdeki beş duyuya sahip olduklarını gördük ama söz konusu bitkiler olunca bu kadar duyu yetersiz kalıyor. Yani bitkilerin insanlara fark attığı diğer duyularına geçelim.
“Bir bitki, toprağın nemini kesin bir biçimde ölçme yeteneğine sahiptir ve su kaynaklarını çok uzaklardan bile belirleyebilir. Toprakta ne kadar su olduğunu ve nerede olduğunu bulmakta çok yararlı olan bir çeşit higrometre (nem cihazı) kullanır.
… yerçekimini ve elektromanyetik alanları (ki bu büyümelerini etkiler) hissedebilir ve havadaki ya da topraktaki sayısız kimyasal maddeyi tanıyabilir ve ölçebilirler.
… bir bitki köklerinden birkaç metre uzakta olduğunda bile büyümesi için önemli olan ya da zararlı olan kimyasal elementlerin iz miktarlarının yerini belirleyebilir ve tanıyabilir.
Bitkinin kökleri, bir besini algıladığında yönünü değiştirir ve ona yetişene ve alana kadar büyür… tehlikeli olan kirleticiler veya kimyasal bileşikler söz konusu olduğunda kökler en kısa zamanda uzağa hareket eder.
Bitkiler inanılmaz temizleyicilerdir ve gezegeni arındırırlar. Nasıl mı? “Örneğin trikloroetilen (TCE) adlı maddeyi ele alalım, plastik endüstrisinde kullanılan, endüstrileşmiş ülkelerdeki potansiyel su kaynaklarının yüksek bir yüzdesini kirleterek suyu insan tüketimine uygunsuz hale getiren organik bir çözücü. TCE, hemen hemen yok edilemezdir ve on binlerce yıl bozulmadan kalabilir, gerçek bir zehir ve tehlike canavarı; ancak bitkiler tarafından güvenli bir şekilde emilebilir ve klor gazı, karbondioksit ve suya dönüştürülebilir.”
Bir bitki kökünden yaprağına kadar sürekli bir iletişim halindedir. “Bilgiyi vücudunun bir parçasından diğerine taşımak için, bitki elektriksel sinyallerin yanında hidrolik ve kimyasal sinyaller de kullanır…
Bitkilerde sinyaller bir hücreden diğerine hücre duvarlarında bulunan ve plazmodezma adı verilen basit açıklıklar aracılığıyla geçer, uzun mesafeler için (örneğin köklerden yapraklara) ana iletim sistemini kullanırlar… bitkiler de asıl olarak maddeleri organizma içinde bir noktadan diğerine taşımakla görevli olan ve merkezi bir pompaya (yani kalbe, M.G.) sahip olmayışının dışında bizimkine çok benzer gerçek bir iletim sistemi gibi çalışan hidrolik bir sistemle donanmıştır.”
Yani bitkiler sıvıları aşağıdan yukarı veya yukarıdan aşağı taşıyabilir. Bu sıvıların içinde mineral tuzlarının da bulunduğunu söylemek gereksiz herhalde. Yapraklar sürekli terleyip su kaybına neden olduğu için bitkilerde bu sıvı akışı hep işler. Diğer yandan fotosentez yoluyla yapraklarda üretilen şeker bitkinin diğer yerlerine taşınır.“
Bitkilerin bunlardan başka da yetenekleri yani duyuları, marifetleri var. Ancak tümünü anlatmak için yerimiz çok az. Siz en iyisi Stefano Mancuso’nun Bitki Zekâsı adlı kitabını en kısa zamanda edinin. Çok memnun kalacaksınız. Gerçi ben ikinci kez okuduktan sonra iyiden iyiye aşağılık duygusuna kapıldım ve her bitkinin özellikle de ağaçların yanından geçerken hani neredeyse saygıyla eğilerek selam verme ihtiyacı duydum. Çok belli ki hayvanlardan ve onun en zekisi olan biz insanlardan çok ama çok daha fazla yeteneğe sahipler. 3,5 milyar yıldan fazla bir süredir bu gezegende varlıklarını sürdürdüklerine bakılırsa bizden sonra da (tabii tümünü yok etmezsek) yeniden gezegenin rakipsiz sahipleri olmaya devam edecekler. Selam vermeyip de ne yapayım.
Herkese keyifli günler.
Fotoğraf: Gezegenin en ilk canlıları: Bitkiler
KAYNAKLAR
* Bu yazı temel olarak Stefano Mencuso’nun Bitki Zekası adlı kitabından yararlanarak yazılmıştır.
1-https://islamansiklopedisi.org.tr/agac#2-islamda-agac
2-Hikmet Tanyu, https://islamansiklopedisi.org.tr/agac#1
3-Mircae Eliade, Babil Simyası ve Kozmoloji, s.63. Abdülkadir Kıyak, Geleneksel Türk Dininde Ağaç Kültü, İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 13, Yıl 2011-2.
4-https://tr.wikipedia.org/wiki/Ulukay%C4%B1n
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları: