Telefona gelen bildirimleri hemen fark etmemiz, cihazın teknolojisinden çok beynimizin milyonlarca yıldır taşıdığı evrimsel mirasla ilgilidir.
Bu miras özünde “çevreyi sürekli tara, potansiyel tehditleri ayırt et ve hayatta kalmak için gerekeni yap” mantığıyla çalışır. Modern çağın dijital dünyasında ise aynı mekanizma, “hiçbir bildirimi kaçırma, anında değerlendir ve tepki ver” olarak yeniden tetiklenir. Bu refleksin kökeni, atalarımızın çevreyi aralıksız izlemek zorunda olduğu dönemlere uzanır.
Toplayıcı-avcı atalarımız gözleri ve kulaklarıyla her an tetikteydi. Ormanda işitilen en ufak bir hışırtı yaklaşan bir yırtıcıya işaret ediyor olabilirdi, yerdeki bir sarmaşık kıvrımı zehirli bir yılan sanılabilirdi. Benzer biçimde koku alma duyusu da, örneğin bir su kaynağının zehirli olup olmadığını sezmede kritik rol oynuyordu.
Bu koşullarda sinir sistemimiz, çoklu duyusal veriyi hızla sınıflandıracak biçimde gelişti. Risk sinyalleri belirdiğinde “savaş, kaç ya da don” (fight, flight, or freeze) tepkisini devreye alan bir alarm düzeni kurdu. Ne var ki çevreyi sürekli tarayıp tetikte kalmak, beyne yüksek bir enerji maliyeti yüklüyordu.
İnsan beyni bu maliyeti düşürmek için, nörobilimde bugün “öngörücü kodlama” denilen bir stratejiyi geliştirdi. Tehditleri her seferinde baştan hesaplamak yerine, bir öngörü üretip gelen verilerle bu öngörüyü düzeltmeyi öğrendi. Böylece hızlı karar verme kapasitesini korurken enerji tüketimini de azaltabildi.
Bu nedenle beynimiz dış dünyayı bir kamera gibi edilgen biçimde kaydetmez ya da bir ayna gibi birebir yansıtmaz. Duyusal girdiler bellekteki alışkanlıklar, örüntüler ve beklentiler ışığında yorumlanarak işe yarayabilecek veriler seçilir ve bilince taşınır.
Algı, beynin beklentilerimiz ile dış dünyanın gerçekleri arasındaki farkı azaltma çabasıdır. Bu çaba, en az enerjiyle en hızlı kararı vermek için kurgulanan aktif bir süreç olarak işler. Dolayısıyla bu düzenek, sonsuz veri akışını hayatta kalmaya yetecek kadar süzen, güvenlik odaklı bir filtre gibi çalışır
Ancak beynin bu “hız ve verimlilik” odaklı çalışma biçimi, bizi bazen yanılsamalara sürükleyebilir. Buradaki temel sorun, kısıtlı izlenimleri sosyal öğrenmenin de etkisiyle “gerçek” sanmak ve bu ön yargılara sıkı sıkıya tutunmaktır. Zihin, durumu tartıp sorgulamak yerine en belirgin ve en sık yinelenen uyaranların “güvenli” olduğu yönünde bir sonuç üretir.
Günümüzde belki orman yırtıcılarıyla karşılaşmıyoruz ancak risk tarama sistemimizin çalışma mantığı değişmedi, yalnızca hedefler dönüştü. Tehlikenin biçimi artık fiziksel bir tehdit değil; ekonomik belirsizlik, işsizlik ya da sosyal dışlanma gibi psikolojik formlarda karşımıza çıkıyor.
Zihnimizdeki bu kadim alarm devreleri, özellikle dijital ortamlarda sürekli dürtülür. Sesli bildirimler, ışıklı uyarılar ve bitmek bilmeyen kısa akışlar, beynin sık gelen sinyallere olan duyarlılığını sömürür. Öyle ki, beklenen “laykların” gelmemesi ya da farklı bir tepki alınması, zihin tarafından çoğu zaman “yakın bir tehdit” varmış gibi kodlanır.
Sonuç olarak beyin, modern dünyanın sinyallerine karşı hâlâ o ilkel stres tepkilerini devreye sokarak tepki verir; çünkü alarm mekanizması hâlâ aynı kadim refleksle çalışmaktadır
Dikkat çekme mühendisliği
Sosyal medya platformlarının temel amacı kullanıcıyı “bilgilendirmek” değil, ilgiyi sürekli canlı tutarak kendine gelir üretmektir. Bu iş modeli, kullanıcının fiziksel ya da psikolojik sağlığını umursamaz, ekranda kalma süresini önceleyen metrikleri izler.
Bu amaç doğrultusunda platformlar, nörobilimden psikolojiye kadar pek çok farklı alandan uzmanla çalışarak algoritmalar geliştiriyor. Bu algoritmalar, beğenilme ve onaylanma beklentimizi canlı tutarken, kendi görüşlerimize yakın “sempatik” içerikleri öne çıkararak bu etkiyi pekiştirir.
Nitekim pandemi süreciyle hızlanan dijitalleşme, ekranlarla kurduğumuz bu ilişkiyi kalıcı bir alışkanlığa dönüştürdü. Geleneksel kurumlara duyulan güven zayıflarken, özellikle gençler için “fenomenler” yeni referans noktaları haline geldi. Böylece içerik akışı ve sosyal onay dinamikleri, manipülasyona çok daha açık bir zemine taşındı.
Bu manipülasyonun en güçlü aracı ise krizler, trendler ve skandallar üzerinden sunulan aralıksız bildirim akışıdır. Temelde hepsi aynı biyolojik düğmeye basar:
“Bak bir şeyler oluyor, hemen tara, sakın kaçırma!”
Bir zamanlar ormanda hayatta kalmamızı sağlayan “tetikte kalma” düzeneği, şimdi “dijital ormanda” sonsuz uyaran akışına bağlanarak adeta tutsak alınıyor. Bu nedenle ayrımcı, kutuplaştırıcı içeriklerin daha görünür olmasının gelişigüzel olmadığını düşünüyorum.
Algoritmalar; “kim ne demiş, şu an neler trend, yeni kedi videosu var mı, kimler beni laykladı” gibi merakı sürekli canlı tutan gizli sorular üzerinden kullanıcıyı ekrana bağlar. Beyin reflekslerini güçlü biçimde dürten bu tür uyaranlar, dikkati sık sık bölerek odağı tüketime yönlendiren birer “ekran tuzağı” işlevi görür. Bu sayede zihin sürekli tetikte tutulurken, her etkileşim platformların dikkat mühendisliği için ihtiyaç duyduğu o değerli veriyi sağlar.
Uzun vadede bu tasarım, denetlenmesi güç bir alışkanlığa ve dolayısıyla “problemli teknoloji kullanımına” evrilir. Gelişim çağındaki gençlerde anksiyete, depresyon ve uyku bozukluklarını tetikleyebilen bu tablo, olumsuz sonuçlara karşın davranışın sürdürülmesiyle kronikleşir. Ancak çözüm noktasında, popüler bir söylem olan “dopamin detoksu” gibi moda yaklaşımlar genellikle yüzeysel kalır.
Sosyal medyayla ilişkiyi dönüştürmek
Bu noktada asıl gereken, bilinçli kullanım alışkanlığı geliştirmektir. Bildirimleri kapatmak, ekran süresini kısıtlamak yaygın öneriler olsa da, aynı sonucu vermeyebilir. Hatta tersine bazı kişilerde “bir şeyleri kaçırma korkusunu” (FOMO) tetikleyerek içsel gerginliği artırabilir.
Çözüm “teknolojiden kaçmak” değil, kendimizi daha iyi tanımaya yönelmektir. Öncelikle zihnimizin manipülasyona açık olduğunu ve dijital platformların bunu gayet iyi bildiğini anlamalıyız.
Bu tanıma süreciyle beraber, ilk adım olarak bize değer katmayan, tersine öfke, kaygı ve yetersizlik üreten hesapları sistematik olarak ayıklayabiliriz. Arada bir göz atmak yerine, belirli net bir zaman ayırıp buna sadık kalabiliriz. Okuma, yürüyüş, müzik ve yemek yapmak gibi ekransız rutinlerle denge kurabiliriz.
Platformların gücü teknolojiden çok, evrimsel zayıf noktalarımıza aynı anda basabilmesinden gelir. Bu işleyişi anladığımızda mekanizma yönetilebilir hale gelir. Sosyal medya yalnızca bir araçtır; bu aracın rotasını algoritmalar değil, bizim bilinçli seçimlerimiz belirlemelidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
