12 Mart 1921 vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı İstiklâl şiirinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından milli marş olarak kabul edildiği tarih.
Geçen hafta bu vesileyle anma programları gerçekleşti. Okullarda etkinlikler düzenlendi. Sosyal medyada pek çok paylaşım yapıldı. Çocukların İstiklal Marşı’nı okurken çekilen videolarının paylaşımları duygu ve gurur vericiydi.
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu vesileyle saygı ve rahmetle anıldı. Pek çok kişi de İstiklal Marşı’mızı sayfasında paylaştı. Bu paylaşımlardan birinde İstiklâl Marşı’nı okurken şu mısraya takılıp kaldım:
“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar…”
Mısra, Batı medeniyetinin iki yüzlü, sömürgeci ve saldırgan yapısına yönelik bir eleştiri niteliğinde. Güçten düşmüş (tek dişi kalmış) ancak özünde vahşi, mazlum milletleri ezen emperyalist zihniyeti ve teknik üstünlüğü ile insanlığı tehdit eden Batı’yı simgeler.
Şiir bir asrı aşan bir zaman diliminde kaleme alınmış. O zamandan bu yana dünya çok değişti. Emperyalist ülkelerin güç mücadelesi niteliğindeki İkinci Dünya Savaşı’nı gördü. Ardından savaştan galip çıkan devletlerin öncülüğünde dünyada barış ve güvenliği korumak, kalkınma ve insan haklarını sağlamak amacıyla 1945 yılında Birleşmiş Milletler oluşturuldu. Merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde (New York).
Sorular şunlar:
Dünyaya barış ve güvenlik geldi mi? Kalkınma ve insan hakları gerçekleşti mi? Emperyalizm yok oldu mu? Silahlanma durdu mu? Medeniyet bugün ne durumda? Günümüzde dünya halklarının güvenliği, BM Güvenlik Konseyi’nde kendi çıkarlarını ön planda tutan daimi üyelerine emanet edilebilir mi?
Geçen yüzyılın başlarında “tek dişi kalmış canavar” olarak tanımlanan medeniyet günümüzde başka görünümde. Dünyamız bugün Mehmet Akif Ersoy’un dünyasından daha güvensiz. Silahlanma yarışı tüm hızıyla sürüyor. Gökten taş değil ama binbir çeşit füze, bomba yağıyor. Masum insanlar, çocuklar can veriyor. Nükleer silahlar, kimyasal, biyolojik silahlar. Say sayabildiğin kadarıyla. İnsanları yok etmeye yönelik silahlar dünyaya yayılmış durumda. Emperyalizm çeşitli kılıklara bürünmüş. Silahsızlanma amaçlı uluslararası sözleşmeler rafa kaldırılmış. Barışı, güvenliği ararsan bulamazsın. Keza insan haklarını. Yoksulluk dünyanın dört bir yanında.
Mehmet Akif Ersoy bugün yaşasaydı medeniyeti nasıl tanımlardı merak ediyorum…
Geçenlerde sosyal medyada gördüm. Moskova’daki Çin Büyükelçiliği 1945’ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri tarafından bombalanan ülkelerin listesini yayınlanmış. Liste Güney Amerika, Asya ve Afrika kıtalarındaki 30’u aşkın ülkeyi içeriyor. Sadece ABD değil, BM Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyelerinin geçmiş sicilleri de ABD’den pek farklı değil. Barış, güvenlik, kalkınma, insan hakları bu yaşlı dünyanın ne kadar uzağında ise, emperyal eğilimler, saldırganlık, hukuk tanımazlık o denli yakınında.
“ABD’nin İran’a müdahalesinde Çin faktörü” başlığı ile geçen hafta bu köşede yer alan yazımda, “Pekin’in stratejisinin ABD’yi Orta Doğu’da çıkmazda tutmak” olduğunu yazmıştım. Çin gibi İran ile yoğun askeri ilişkileri olan Rusya’nın da aynı stratejiyi benimsediği görülüyor.
Öte yandan, ABD’nin Batı’daki müttefikleri derin bir suskunluk içinde. ABD ve Batı’nın insan hakları, uluslararası hukuk ve küresel güvenlik söz konusu olduğunda uyguladığı çifte standarda dünya bir kez daha tanık oluyor.
Kurallara dayalı uluslararası düzen işlev kaybına uğramış durumda. Birleşmiş Milletler’in etkisi asgari düzeyde. Konulan kurallar güçlüye karşı işletilememekte. Kavramların içleri boşaltılmış.
Yaşanan gelişmeler geçici bir kriz olarak değerlendirilmemeli. Uluslararası sistemin, niteliği ve işleyişi bakımından ağır bir çözülme sürecine girdiği gözleniyor. Hukukun yerini kuvvetin, ilkenin yerini keyfiliğin, müşterek vicdanın yerini stratejik hesapların aldığı bir ortamın oluştuğu gözleniyor. En ağır bedeli de yine siviller ödüyor. Gazze’den sonra bu kez İran’da hayatını kaybeden sivillerin acısı ile Lübnan’da derinleşen kayıplar büyük trajedinin yeni halkaları. Her biri, hukuk tanımaz zihniyetin birbirine eklenen halkaları. Bu saldırılarla oluşan güvenlik kriziyle birlikte uluslararası hukuk, meşruiyet, egemenlik, diplomasi, caydırıcılık gibi kavramların ne ölçüde aşındırıldığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Karşı karşıya bulunan tablo sadece askeri bir gelişme olarak değerlendirilmemeli.
Kuralsızlığın normalleştiği, güç kullanımının hukukun yerine geçtiği ve uluslararası mekanizmaların etkisizleştirildiği bir süreçten geçiliyor. Sistem hukukla değil kuvvetle tanımlanıyor.
Savaşın Türkiye’deki yansımaları
Türkiye kaygı içinde. Ancak soğukkanlı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sürekli savaşın büyümeden durdurulması ve diplomasiye fırsat verilmesi çağrısında bulunuyor. “Bizim barıştan başka hiçbir gayemiz yok” diyor.
Savaş başlamadan önce ilgili ülkeler nezdinde savaşın önlenmesi amacıyla yoğun diplomatik girişimlerde bulunan Türkiye, bu kez savaşın büyümeden durdurulmasına yönelik yoğun diplomatik girişimle yapıyor. Savaşın Türkiye’ye ve bölgeye etkileri hakkında TBMM Genel Kurulu’nda milletvekilleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından kapalı oturumda bilgilendiriliyor.
Savaş Türkiye’de yakından izleniyor. Medyada gün boyu savaştaki gelişmelere ilişkin haber ve yorumlara yer veriliyor. Gelişmelerin Türkiye’ye olası etkileri, yansımaları tartışılıyor. İç politik gelişmeler savaşın gerisinde kaldı. Bu çerçevede kısa bir süre önce İran’dan dönen bir dostumun gözlemleri şöyle :
“İran içindeki Türkçe konuşan nüfus (Azerbaycan Türkleri ve diğer Türkmen gruplar) Türkiye’nin tutumunu yakinen takip ediyorlar. İran içindeki muhalefet ise bu süreçte Türkiye’nin tutumunu çok ağır şekilde eleştiriyor. İran’da yaşayan Kürtlerin rejime karşı eylemde bulunmalarına yönelik yapılan çağrılara ise pek itibar edilmediği, ülke içinde otorite sorunu olmadığı gözleniyor. Bu aşamada Türkiye’ye yönelik bir göç riskinden de söz edilmiyor. Vatandaşların İran’dan çıkış yapmasına izin verilmiyor. Ağır bombardımanın ve büyük ekonomik sıkıntıların da etkisiyle insanlar şehirleri terk ederek kırsala, köylerine, kasabalarına dönüyorlar. İran ekonomisi çok zor durumdaydı. Şimdi iyice bitap düştü. Ekonomik faaliyetler durma noktasında. Savaşın şu ana kadarki etkileri Körfez ülkelerine nazaran ülkemize sınırlı oldu. Özellikle petrol fiyatlarındaki artışlar ile havacılık sektöründe uçuş iptalleri gerek turistik gerek ticari boyutta hızlı ve önemli etkileri oldu.”
Kızım gibi çocuklarının geleceğinden kaygı duyan genç bir komşum, “Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı, kimin kime saldıracağının belli olmadığı bir dünyada yaşıyoruz” diyor. Mütedeyyin bir komşum ise, “Anlamış değilim savaş neden çıktı. İsrail önce Filistinlilere saldırdı, sonra da İranlılara. Müslümanlar diye mi onlara saldırıyor? Müslümanlardan istedikleri ne anlamış değilim. ‘İran’dan sonra, Türkiye’ye saldıracak’ deniliyor. İnanmıyorum. Yapamazlar. Türkiye’nin gücünün farkındadırlar” diye konuşuyor. Pek çok insanımız da mütedeyyin komşum gibi savaşın neden çıktığını anlamıyor. Bilmiyor. Sadece biz değil, pek çok Amerikalı da, Avrupalı da bu savaşın neden çıktığını anlamış değil. Keza pek çok insan, çocuklarının, torunlarının geleceğinden endişeli, bu kural tanımaz dünyada.
İnsanlarımız, diğer ülkelerdeki insanlar gibi anlam veremedikleri savaşın durdurulmasını ve barışın bir an evvel gerçekleşmesini dilemekte. Galatasaray-Liverpool maçındaki Liverpool taraftarı gibi Atatürk’ün “Yurtta Barış Dünyada Barış” sözünü tüm dünyanın dikkatine getirmeyi görev bilmekteler. (Manşet fotoğrafı)
Saldırıların durdurulması ve çatışmanın daha geniş bir felakete dönüşmesinin engellenmesi amacıyla Ankara’nın sürdürdüğü yoğun diplomasi trafiğinin başarıyla sonuçlanmasını arzu eden insanlarımız, milli güvenlik hassasiyetlerimizin, egemenlik haklarımızın, sınırlarımızın güvenliğinin gözetilmesine önem vermekte. Keza, bölgede yaşanan sarsıntıların terör örgütleri ve vekalet unsurları eliyle yeni bir istikrarsızlık zeminine dönüştürülmesine izin verilmemesi de insanlarımızın arzusu. Diplomatik çabaların sonuç vermemesi ve savaşın uzaması ve enerji fiyatlarının sert şekilde yükselmesinin Türkiye ekonomisine cidde riskler yaratabileceği belirtiliyor. Petrol fiyatlarındaki artışın doğrudan enerji faturasını yükselteceği, bu durumun enflasyon, cari açık ve kamu maliyesi açısından kaygı verici sonuçlar doğurabileceği ifade olunuyor. Keza yabancı yatırımcıların çıkış yapma eğilimine girebileceği söyleniyor… Bölgesel güvenliğin zayıflamasının turizm ve ticaret üzerinde de olumsuz sonuçlar doğurabileceğine, Suriye krizinde görüldüğü gibi yeni göç hareketine yol açabileceğine işaret olunuyor.
Ülkemiz açısından bu riskleri de göz önünde tutarak dileğimiz, savaşın bir an evvel durdurulması, bölgenin hızla istikrara kavuşması. Günümüz medeni dünyasında bu anlamsız savaşın bölgesel barış ve istikrarın yanı sıra bölge ülkelerine olumsuz etkileri dikkate alındığında Türkiye’nin savaşın durdurulması yolunda sağduyu yüklü, soğukkanlı çabaları daha büyük anlam kazanıyor…
Fotoğraf: Liverpool Türkiye X hesabı
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
