Entegrasyon ama nasıl?-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)
SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.
Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YDP/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.
Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca.
Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/ SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.
Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/ SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.
Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)
Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.
Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”
Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda… Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”
Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.
Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.”
Bahçeli ikinci anahtarı da ele geçirmeye çalışıyor olabilir-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Devlet Bahçeli’nin “Siyasi partiler ve seçim sistemi yeniden düzenlenmelidir” sözünü duyanlar, bundan “Bahçeli Erdoğan’a bir kıyak daha çekiyor” demeye başladılar…
Ben ise, Bahçeli’nin kendisini, “cumhurbaşkanını belirleyen aktör” haline getiren %50+1’den vazgeçebileceğine ihtimal vermiyorum…
Bahçeli’nin asıl hedefinin, Erdoğan sonrasının siyasi mimarisini kurmak olduğu kanaatindeyim…
Bahçeli (Bence) kafasındaki:
“Erdoğan siyasetten çekildiğinde ne olacak?.. AK Parti aynı seçmen kitlesini koruyabilecek mi?.. Cumhur İttifakı devam edecek mi?.. MHP yine vazgeçilmez olacak mı?..” sorularına cevap arıyor…
Çünkü 50+1 bugün MHP’ye muazzam bir güç veriyor…
AK Parti tek başına cumhurbaşkanı seçtiremediği sürece MHP’nin desteğine ihtiyaç duyuyor…
O halde akılcı olan 50+1’i kaldırmak değil de, bu güce ikinci bir güç eklemek olamaz mı?..
Sorunuzu duyar gibiyim, kısaca cevap vereyim…
Meselâ ittifak oylarının milletvekili dağılımında yeniden daha etkili olduğu bir sistem kurulabilir…
Cumhur İttifakı önce toplam oyuyla milletvekili kazanır… Ardından bu sandalyeler ittifak ortakları arasında dağıtılırsa… Bazı seçim çevrelerinde boşa giden MHP oyları milletvekilliğine dönüşebilir…
Böylece MHP iki ayrı anahtara sahip olur:
Cumhurbaşkanlığı seçiminde 50+1’in anahtarı…
Meclis çoğunluğunda ittifakın anahtarı…”
Şu atom meselesi-Hakkı Öcal (Milliyet)
“Çok ama çok haklı bir soru: “Halen yeryüzünde 10 ülke nükleer silahlara sahipken, Amerika neden diğer ülkelerin nükleer silah edinmesine bu kadar karşı çıkıyor?”
Bir Web sitesinde açılan ankette yer alan bu soruya on bine yakın cevap gelmiş! (Anlaşılan milletin işi gücü yok!) En çok beğeni alan cevap: “Çünkü Amerika bu 10 ülkeye karşı bir plana sahip; karşısında ne yapacağını bilmediği yeni bir rakip istemiyor!” (Kitleler bazen doğruyu bilebiliyor galiba!)
Temmuz 1945’te ABD ilk nükleer denemeyi gerçekleştirdi ve bir ay sonra savaşta nükleer silah kullanan ilk ve tek ülke oldu. Rusya, 5 bin 459 savaş başlığıyla en fazla onaylanmış nükleer silaha sahip ülke. Amerika, 5 bin 277 nükleer silahla ikinci sırada yer alıyor; bu silahların konuşlandırıldığı ülkeler Türkiye, İtalya, Belçika, Almanya ve Hollanda.
(Diğer nükleer ülkeler ve ellerindeki atom/hidrojen bombaları şöyle sıralanıyor: Çin 600, Fransa 290, İngiltere 225, Hindistan 180 , Pakistan 170, İsrail 90, Kuzey Kore 50.)
Kendisine Neoconların fikri hamisi dendiği zaman kızan ama aynı zamanda NeoConların dünyaya şekil verme gücü azaldığı için karalar bağlayan Heritage Vakfı, New York Times’ın, Trump’ın istediği zaman tek taraflı olarak nükleer saldırı emri verebilir olmasını kınamasını vatan hainliği sayıyor; onlara göre gazete atom ve hidrojen bombalarının neden gerekli olduğunu anlamıyor.
Bu satırların yazarı, nükleer silahların neden gerekli olduğunu anladığını sanıyor. Bana göre, nükleer silahlar, kullanılmak için değil, karşı tarafın kullanmasını önlemek için varlar; yani nükleer silahlanmanın esası caydırıcılıktır. Askeri strateji eğitimim yok; ama uluslararası ilişkiler eğitimi çerçevesinde çağdaş savaş kuramları ve en önemlisi Just War (Haklı/Adil Savaş) meselesine kafa yormuş, uluslararası toplantılarda söylenenleri dinlemiş birisiyim.
Adil savaş teorisi (Bellum iustum), bir savaşın ahlaki olarak haklı çıkarılmasını sağlamayı amaçlayan, askeri etik alanında bir doktrindir. Bir savaşın adil sayılması için bir ç ok kriterlerin karşılanması gerekir. Büyük komutanlar, din alimleri, Etikçiler ve siyasetçiler bu kavramı ikiye ayırırlar: jus ad bellum (savaşa girme hakkı) ve jus in bello (savaşta doğru davranış).”
Reel sektör döviz kıskacında-Naki Bakır (Dünya)
“Ekonomi yönetiminin yüksek faiz ve kur istikrarına dayalı sıkılaştırma programı sürerken, jeopolitik risklerin, küresel tedarik zincirini vuran savaş sarmalının ve küresel ekonomideki sert çalkantıların gölgesinde geçen yılın ilk yarısında, reel sektör firmalarının hızla büyüyen döviz açığı tehlikeli boyutlara ulaştı.
Merkez Bankası, Haziran 2026 dönemine ait Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri veri setini yayımladı. Aralık 2025’te 190 milyar 368 milyon dolar olan reel sektörün net döviz pozisyonu açığı, altı ayda net 15 milyar 387 milyon dolar birden büyüyerek 205 milyar 755 milyon dolarla tarihi zirveye tırmandı.
Bu kümülatif bozulmanın arkasındaki alt kırılımlar incelendiğinde ise üretici ve tüccarın bilançosundaki yapısal yıpranma net bir şekilde görüldü. Makroekonomik dengeler açısından alarm zili olarak yorumlanabilecek söz konusu veriler, TL krediye ulaşamayan reel sektörün yeniden döviz borcuna sığındığı, kur riskinden korunma maliyetlerinin önemli boyutta katlandığı, doğrudan sermaye yatırımlarında yurt dışına kayışın hızlandığı ve en önemlisi de kısa vadeli likidite kalkanının yarı yarıya eridiğini ortaya koydu.
Bilançonun yükümlülükler tarafındaki en dikkat çekici yapısal gelişme, yurt içi döviz kredilerindeki keskin tırmanış oldu. Sıkı para politikası nedeniyle TL cinsi krediye ulaşmakta zorlanan ya da fahiş TL faiz oranlarını üstlenmek istemeyen firmalar, kur riskini göze alarak yeniden dövize yöneldi. Şirketlerin yurt içi bankalardan kullandığı net döviz kredileri, altı aylık süreçte 172 milyar 71 milyon dolardan 177 milyar 552 milyon dolara yükseldi. Sadece altı aylık sürede içerideki döviz borcuna 5 milyar 481 milyon dolar ekleyen reel sektör, kurda yaşanabilecek olası bir dalgalanmaya karşı kendini daha da savunmasız hale getirdi.”
Borcumuz az ama pahalı borçlanıyoruz-Servet Yıldırım (ekonomim.com)
“Türkiye’nin kamu borcunun milli gelire oranı birçok ülkeye göre düşük. Buna rağmen devletin borçlanma maliyeti oldukça yüksek. Geçen hafta Mahfi Eğilmez bloğunda ülkeleri sıralamış. Bizim 10 yıllık tahvil faizimiz yüzde 35 civarında, 2 yıllık faizimiz ise yüzde 40’ın üzerinde.
Oysa bizim aynı havuzdan borçlandığımız benzer ekonomilerin hiçbiri borçlanırken bu kadar yüksek faiz ödemiyor.
Peki, borcu Türkiye’den çok daha yüksek olan ülkeler, mesela Yunanistan, neden bizden daha ucuza borçlanabiliyor?
Piyasalar ve kreditörler sadece “Ne kadar borcun var?” diye bakmıyor. “Bu borcu ne kadar güvenli ve istikrarlı biçimde çevirebilirsin?” diye soruyorlar. Borcun vadesine, faiz yapısına, hangi para biriminde olduğuna, enflasyona, kur riskine, bütçe dengesine, dış finansman ihtiyacına, merkez bankasının rezervlerine ve ekonomik kurumlara duyulan güvene bakıyorlar.
Türkiye’nin yüksek faizle borçlanmasının en önemli nedenlerinden biri ülke riskinin yüksek olması. Bunun önemli göstergelerinden biri CDS (Credit Default Swap), yani Türkçesiyle “Kredi Temerrüt Takası” ya da daha yaygın kullanımla “Kredi Temerrüt Riski Primi”.
CDS bir tür sigorta mekanizmasıdır. Bir kreditörün, verdiği borcun vade sonunda tahsil edilememesi riskini ortadan kaldırmaya yarar. Bu sigorta karşılığında risk üstlenen CDS satıcısına bir prim ödenir. Söz konusu prim, borçlunun finansal durumuna, itibarına ve piyasa koşullarına göre değişir.
Bir ülkeye borç veren yatırımcı, “Paramı geri alamama ihtimalim nedir?” diye bakıyor. Risk arttıkça daha yüksek bir getiri istiyor. İşte CDS budur. Türkiye’nin 5 yıllık CDS’i yaklaşık 220 baz puan seviyesinde. Bu oran Brezilya ve Güney Afrika’nın yaklaşık iki katı, Almanya’nın ise 30 katı.
Yüksek risk yüksek CDS’i doğuruyor. Bu da yatırımcının borç verirken yüksek faiz istemesine neden oluyor. Sonuçta bizim Hazine pahalı borçlanıyor. İşte zincir böyle işliyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
