Bugün sizlere herkesin bildiği iki küçük hikâye anlatmak istiyorum. Güncele dair olduğunu düşündüğüm bu hikayelerden isteyen istediğini anlasın, istediği hisseyi kapsın.
İlk hikâyemize hemen başlayalım…
Efendim, geçmiş zamanın birinde, bir oduncu ormanda odun keserken çalı arasında yılana rastlamış.
Elindeki baltayla yılanın kafasını koparmak üzereyken bir an göz göze gelmişler. Yılan yalvaran gözlerle oduncuya bakarken oduncu da yılanın kafasını koparmaya kıyamamış.
Yılan da duygulanmış ve dile gelmiş: “Ey insanoğlu, sen benim hayatımı bağışladın ben de sana bunun karşılığında bir iyilik edeceğim” demiş.
Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın ile dönmüş ve “Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın vereceğim” demiş.
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün bolluk, bereket, şenlik olmuş. Ailesi dahil hiç kimseye olanı biteni anlatmamış. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Oduncu yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altını almış.
Bir gün oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış. “Kör kuyunun başına git ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek “ demiş. Oğlu önce inanmamış ama yine de gitmiş.
Yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirdikten sonra kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış ve “Kim bilir daha ne kadar altın vardır bu kuyunun içinde” diye düşünmüş.
Hırsla yılanı öldürmek için elindeki baltayla bir hamle yapmış fakat ıskalamış. Ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılanda can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam olup oğlu eve gelmeyince oduncu telaşlanmış. Hasta yatağından zorla sürünerek kalkmış. O kör kuyunun başına gitmiş ki ne görsün. Oğlu yerde sere serpe, boylu boyunca cansız yatıyor.
Yılan da o anda görünmüş ama kuyruğu yok ve kanlar içinde. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı. “Hatalı olan oğlum olmalı” demiş ve yılandan özür dilemiş. “Tekrar dost olalım” demiş. Yılan ise acı acı gülümsemiş: “Çok isterdim ama sende bu evlat acısı, bende bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız” demiş.
Geçelim ikinci hikâyemize, yine çok bilindik bir öyküdür, hepiniz bilirsiniz.
Kuzunun biri pırıl pırıl bir dereden su içerken, av peşinde koşan aç bir kurt derenin yukarısından çıkagelmiş.
Öfkeyle, “Vay!” Sen kim oluyorsun da, benim suyumu bulandırıyorsun? Bu hadsizliğinin cezasını ödeyeceksin” diye kuzuya bağırmış.
Zavallı kuzu, “Aman efendim, kızmayın da bir bakın ben nerdeyim. Nasıl olur da ben sizin suyunuzu bulandırabilirim? Siz derenin yukarısındasınız ve akıntı sizden bana doğru geliyor” diye cevap vermiş.
Kurt, hiddetini artırarak, “Onu bunu bilmem ben, bulandırıyorsun işte, o kadar. Hem dahası da var, sen geçen yıl bana küfretmişsin” diye bağırmış.
Kuzu, “Nasıl olur efendim, ben geçen yıl dünyada bile yoktum, baksanıza daha süt kuzusuyum” demiş.
Bu defa kurt, “Sen değilsen kardeşindir, ukala ukala konuşma” diye çıkışmış.
Kuzu, “Kardeşim yok ki size küfretsin” diye cevap verince, kurt “O halde sizinkilerden biridir, işiniz gücünüz beni çekiştirmek. Çobanlar ve köpekler bana her şeyi anlattılar. Artık size haddinizi bildirme zamanı geldi” deyip, zavallı kuzuyu oracıkta parçalayıvermiş.
İşte böyle dostlar, bazen iki küçük hikâye ile bütün süreçleri ve olup bitenleri özetlemek mümkün.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
