Gözlerimizi doğu sınırımıza, İran’a çevirdiğimizde gördüğümüz tablo sadece bir komşunun iç karışıklığı değil; 45 yıllık ideolojik ve despotik bir rejimin, biyolojik ve siyasi ömrünün sonuna yaklaştığının resmidir.
Tahran’dan gelen haberler kesik, görüntüler flu. İran yönetiminin interneti tamamen kesmesi, rejimin “karanlıkta iş görme” refleksinin bir tezahürü. Ancak sızan kırıntılar bile, ülkede daha önce benzeri görülmemiş bir şiddet dalgasının baş gösterdiğini doğruluyor. Ölü sayısına ilişkin veriler muhtelif; muhalif kaynaklar ile resmi ajanslar arasında uçurum var. Ancak kesin olan şu ki; sokak, geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmış durumda.
Trump’ın “ters köşe” siyaseti ve müdahale ihtimali
Bölgedeki askeri hareketlilik, aslında “geliyorum” diyen bir fırtınanın habercisiydi. Orta Doğu’daki Amerikan üslerinin boşaltılması, Batılı ülkelerin vatandaşlarına “derhal çıkın” çağrıları, iptal edilen uçuşlar ve Katar’dan kalkan tanker uçaklar… Hepsi, İran’a yönelik bir askeri operasyonun lojistik hazırlığıydı.
Tam “düğmeye basıldı” denirken, ABD Başkanı Trump’ın sahneye çıkıp; “İran’da idamlar durdu, öldürülmeler durdu” minvalindeki açıklaması herkesi ters köşeye yatırdı. Bu, Trump’ın klasik “müzakere öncesi deliyi oynama” ya da “baskıyı artırıp aniden gevşeterek rakibi şaşırtma” taktiği mi, yoksa perde arkasında bir pazarlık mı döndü, henüz net değil.
Şahsi kanaatim, Arik Keskin İle örtüşüyor. İran’a askeri bir müdahale ihtimali hâlâ masada ve oldukça yüksek. Ancak bunun dozu ne olur? Rejimi tamamen devirmeye yönelik topyekûn bir harekat mı, yoksa nükleer tesisleri ve komuta merkezlerini hedef alan “cezalandırıcı” ve sembolik bir vuruş mu? Bunu kestirmek güç. Fakat Washington’ın, İran’ı “Maduro senaryosu” ile tehdit ettiği, yani rejimi içeriden çökertip teslim almaya zorladığı aşikar.
İçerideki kaynama: Bu kez neden farklı?
İran’daki olayları, klasik “dış güçlerin oyunu” ezberiyle okumak, sahadaki gerçekliği ıskalamak olur. Karşımızda, kaynaklarını yıllardır “Direniş Ekseni” adı altında Lübnan’a, Gazze’ye, Yemen’e aktaran; kendi halkı yoksullukla boğuşurken ideolojik yayılmacılığı önceleyen bir rejim var. İran halkının sabrı artık taştı.
Bu ayaklanmayı öncekilerden (2009 veya 2022 Mehsa Emini protestoları) ayıran temel fark, tabanın genişliğidir. Artık sadece Tahran’ın kuzeyindeki elitler değil; İran’daki Türkler ve Kürtler de sürece aktif dahil oluyor. Daha da önemlisi, rejimin bel kemiği sayılan “esnaf” ve orta sınıf tepkisini açıkça gösteriyor. Ekonomik krizin tetiklediği bu öfke, siyasi bir başkaldırıya dönüşmüş durumda.
Rejim tam bir “kıskaç” (dilemma) içinde. Vali Nasr’ın da işaret ettiği gibi; protestoları çok sert bastırsalar, geçen yılki savaş sonrası halkla kurdukları o pamuk ipliğine bağlı uzlaşı kopacak ve Batı’nın müdahalesine meşruiyet kazandıracaklar. Yumuşak davransalar, sokak cesaret bulup rejimi süpürecek.
Ankara ve Moskova’nın penceresinden
Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova’nın açıklamaları, Moskova’nın çaresizliğini özetliyor: “Dış müdahaleyi kınıyoruz, İran hükümeti diyaloga hazır.” Moskova, İran’da rejimin devrilmesini “Batı’nın alan kazanması” olarak görüyor ve refleks gösteriyor. Yani Rusya hem “kınıyor” hem “yumuşat” diyor.
Peki ya Türkiye? Ankara için durum tam anlamıyla “bıçaksırtı.”
Duygusal tepkileri bir kenara bırakıp reelpolitik açıdan bakarsak; İran’da rejimin değişmesi, Batı ile entegre olmuş, ambargoların kalktığı, enerji kaynaklarını verimli kullanan ve piyasaya süren bir İran’ın doğması demektir. Böyle bir İran, bölgesel rekabette, turizmden ticarete, enerjiden yabancı yatırıma kadar her alanda Türkiye’yi ciddi biçimde zorlayacaktır.
Öte yandan, yanı başımızda bir iç savaş veya bölünme senaryosu da Türkiye’nin güvenlik kaygılarını tavan yaptırır. İran’ın istikrarsızlaşması; sınır güvenliği, düzensiz göç, kaçakçılık ve bölgesel çatışma başlıklarını Türkiye’nin gündemine daha sert biçimde taşır. Türkiye süreci büyük bir kaygıyla, ama zorunlu bir mesafeyle izleyecektir.
İsrail ve ABD’nin dışarıdan uyguladığı tazyik ile içerideki kaynama paralel ilerliyor. İran’da bir liderlik sorunu olduğu açık, ancak rejim içinden Batı ile “modus vivendi” (yaşayabilir bir uzlaşı) kurabilecek pragmatist unsurların öne çıkacağı bir geçiş süreci ihtimal dahilinde.
İslam Cumhuriyeti’nin çöküşü bugün için kesin olmasa da, 1979 Devrimi’nin artık sonuna yaklaştığını, o parantezin kapanmak üzere olduğunu söylemek kahinlik olmaz. Bu süreç bir “kontrollü geçiş”e mi evrilir, yoksa “kontrolsüz kırılma”ya mı?
İran’ın ve bölgenin kaderini belirleyecek olan, olası müdahalenin dozu kadar İran’ın içeride ne kadar süre aynı sertlikte kalabileceğidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
