İran’da sokakların yeniden hareketlenmesi, tek bir kıvılcımla açıklanabilecek bir olay değil; daha çok uzun süredir biriken ekonomik, toplumsal ve siyasal basıncın belirli anlarda yüzeye çıkma biçimi olarak okunmalı.
Son haftalarda yaşananlar ne ani bir rejim krizine ne de kendiliğinden gelişmiş bir kaos hâline işaret ediyor. Görünen tablo, sistemin kendi içinde taşıdığı gerilimlerin artık bastırılamayacak ölçüde görünür hâle gelmesi.
Ekonomik zemin bu sürecin en belirleyici katmanını oluşturuyor. Enflasyonun kalıcı biçimde yüksek seyretmesi, ulusal para biriminin değer kaybı ve özellikle genç nüfus açısından derinleşen işsizlik, gündelik hayatı giderek daha kırılgan hâle getiriyor. Dış yaptırımlar bu tabloyu ağırlaştırıyor; ancak ciddi uluslararası basında da vurgulandığı gibi, yaptırımlar artık tek başına açıklayıcı değil. Asıl sorun, yaptırımların yarattığı baskının içeride nasıl yönetildiğiyle doğrudan ilişkili. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, devlet kaynaklarının dar bir çevrede toplanması ve yaşam maliyetinin hızla artması, toplumsal sabrı aşındıran temel dinamikler olarak öne çıkıyor.
Bu ekonomik sıkışmaya eşlik eden ikinci katman, toplumsal kontrol ve gündelik özgürlük alanlarıyla ilgili. 2022’deki protesto dalgasından bu yana özellikle kadınların kamusal alandaki varlığı ve gençlerin yaşam tarzı üzerindeki baskılar zaman zaman geri çekilmiş gibi görünse de ortadan kalkmış değil. Dönemsel olarak artan denetimler, ahlaki ve kültürel normların sert biçimde uygulanması, sokakta hissedilen gerilimi yeniden üretiyor. Buradaki mesele yalnızca bireysel özgürlükler değil; devlet ile toplum arasındaki mesafenin giderek büyümesi ve bu mesafenin kapatılmasına dair inancın zayıflaması.
Üçüncü ve çoğu zaman gözden kaçan boyut ise siyasal temsil krizi. Protestolara katılan kesimler büyük ideolojik sloganlardan çok, “duyulmama” hissini dile getiriyor. Reform kanallarının tıkalı olduğu algısı, seçimlerin gerçek bir değişim üretmediği düşüncesi ve karar alma süreçlerinin kapalı yapısı, sokakları bir tür alternatif ifade alanına dönüştürüyor. Bu nedenle eylemler klasik muhalefet hareketlerinden farklı bir görünüm sergiliyor; daha dağınık, liderlikten yoksun ve yer yer çelişkili bir yapı ortaya çıkıyor.
Bu iç dinamikler, bölgesel gerilimlerden tamamen bağımsız da değil. Orta Doğu’da süregelen çatışmalar, İran’ın dış politikadaki konumlanışı ve sürekli bir dış tehdit algısı, devletin güvenlik merkezli reflekslerini güçlendiriyor. Bu durum, iç siyasette esneklik alanını daraltıyor. Güvenlik dili hâkim oldukça, toplumsal taleplerin ifade edilebileceği kanallar daha da sınırlanıyor. Toplum açısından bu durum, ekonomik yüklerin ve siyasal baskının “olağanüstü koşullar” gerekçesiyle sürekli ertelenmesi anlamına geliyor.
Ciddi dış basında altı çizilen önemli bir nokta da şu: İran’daki bu dalga, dış müdahale ya da yönlendirmeyle açıklanamayacak kadar yerel ve içsel bir karakter taşıyor. Elbette bölgesel gerilimler ve uluslararası söylemler ortamı etkiliyor; ancak sokaktaki itici güç, doğrudan gündelik hayat deneyimlerinden besleniyor. İnsanlar büyük jeopolitik hesaplardan ziyade, yarınlarını nasıl kuracaklarını sorguluyor.
Bütün bu tabloya bakıldığında, İran’da yaşananlar bir “isyan anı”ndan çok, süreklilik taşıyan bir huzursuzluk hâli olarak tanımlanmalı. Sokaklar zaman zaman sakinleşebilir, güvenlik önlemleri geçici bir durgunluk yaratabilir. Fakat altta yatan yapısal sorunlar çözülmedikçe bu tür dalgaların tamamen sona ermesi beklenmiyor. Sistem ayakta duruyor; ancak toplumla arasındaki mesafe daralmıyor.
Bu çerçevede İran’daki sokak hareketliliğini ani bir kopuş anı olarak değil, süreklilik kazanan bir yapısal gerilim biçimi olarak okumak daha isabetli görünüyor. Güvenlik önlemleriyle sağlanan dönemsel durgunluklar, sistemin işleyişine dair temel soruların ertelendiği bir zaman kazanımı yaratıyor; ancak bu durum, toplumsal taleplerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik kırılganlıklar, siyasal temsil kanallarındaki daralma ve bölgesel baskıların iç siyasette yarattığı sıkışma, bu taleplerin daha parçalı ve öngörülmesi güç biçimlerde yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.
İran bugün ne bir rejim çöküşü eşiğinde ne de istikrarlı bir denge noktasında duruyor. Daha çok, bastırılmış toplumsal enerjinin kontrollü alanlara sığmadığı, fakat henüz kurumsal bir dönüşüme de evrilmediği uzun bir ara evrede ilerliyor. Bu ara evrenin ne yönde sonuçlanacağı ise sokakların anlık hareketlerinden çok, devlet ile toplum arasındaki mesafenin nasıl ele alınacağına bağlı görünüyor.
Fotoğraf: aljeezera.com
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
