Almanya’daki Türk kökenli toplumun öyküsü, Kasım 1961’de Sirkeci Garı’ndan kalkan ilk işçi trenleriyle başladı.
Babam da bu trenlerden birine 1969 yazında binerken tüm aile karmaşık duygular içindeydik. Hollanda’da bir buçuk yıl çalıştıktan sonra, Almanya’nın Bünde şehrine geldi ve 28 yılını verdiği işinden emekli oldu.
İşçilerin gözlerinde umut, ellerinde o zamanın tahta bavulları vardı. Almanya’da para biriktirip en kısa zamanda döneceklerini sanıyorlardı; ancak zorlu bir yolculuğa çıktıklarının farkında değillerdi. Birkaç yıl diye düşündükleri süreç, çoğu için ömür boyu süren bir göç deneyimine dönüştü.
İlk aşamalarda gelen işçiler, fabrika çevresindeki yatakhanelerde konaklıyordu. Türkler buralara “işçi yurdu” anlamında, Almanca söylenişiyle kısaca “Haym” diyordu. Babamın anlatımlarına göre “haym” binalarında ranza yoktu ama genel konaklama düzeni askeri kışlaya benziyordu.
Türk işçiler, II. Dünya Savaşı’nda yıkılmış ancak sanayi potansiyeli yüksek olan Ruhr gibi bölgelere yerleştirildi ve ağırlıklı olarak madencilik, demir-çelik ve otomotiv sektörlerinde çalıştı.
Birinci işçi kuşağı, 70’lerin sonuna kadar genel olarak “misafir işçi” (Gastarbeiter) olarak anılıyordu. İşçi alımının durdurulmasıyla birlikte terminoloji de değişmeye başladı; “misafir işçi” tanımı yerine önce “yabancı işçi”, ilerleyen yıllarda ise “yabancı yurttaşlar” terimleri kullanıldı.
İlk yılların belirleyici atmosferi; yoğun tempolu çalışma, para biriktirme gayesi, daracık yaşam alanları ve gurbet acısıyla örülüydü. Türk işçiler bu duyguyu hafifletmek için iş saatleri dışında çoğu zaman “Bahnhof” (istasyon) çevresinde buluşuyorlardı. Sanki yakında binip dönecekmişçesine, trenlerden uzaklaşmak istemiyorlardı. İstasyon çevresindeki bu sohbet görüntüleri, göç tarihimizin en ikonik sahnelerindendir.
Bir süre sonra, ayaküstü sohbetler yetmemeye başlayınca dayanışma dernekleri kuruldu. Bu ağ genişledikçe kahvehaneler, futbol kulüpleri ve çeşitli hemşehri çevreleri, gündelik yaşamın “tutunma” birimlerine dönüştü. İlginçtir bu mekânlar da hep istasyon çevresinde açıldı.
Aile birleşimi uygulaması kalıcılığı hızlandıran temel kanallardan biri oldu ve 70’lerin ortalarına gelindiğinde işçiler eve çıkmaya başladı. Önce eşler, çok geçmeden de çocuklar geldi. Yazları Türkiye’ye “Urlaub”a (yıllık izne) gidildi ama sonra Almanya’ya dönüldü. Almanya’da yerleşik yaşam adım adım rayına otursa da yurt özlemi dinmiyor, seneye gene “Urlaub” planları yapılıyordu.
Ailelerin sürece katılmasıyla, Türk toplumunun örgütlenme biçimi daha kurumsal bir kimlik kazandı: Camiler hem ibadet yeri hem de sosyal dayanışma işlevi görmeye başladı.
İşçilerin Almanya’da kurduğu ilk cami 1973 yılında Köln’de açıldı. Bugün Almanya genelinde 2.600’den fazla cami bulunduğu tahmin ediliyor ama bence daha fazla. Bu ibadethanelerin önemli bir bölümü hâlâ dönüştürülmüş eski fabrika/atölye binalarında hizmet veriyor.
O yıllarda dil, din ve aidiyet sanki daha belirgin çizgilerle ayrılıyordu. Bugün ulaşım kolaylığı, küresel etkileşim ve iletişim ağlarının güçlenmesi bu çizgileri görece gevşetmiş görünüyor. İnsanlar artık aynı anda birden fazla yere bağlılık duyabiliyor.
Göç İdaresi Başkanlığı’nın 2024 verilerine göre, Türkiye’de oturma izniyle yaşayan Alman vatandaşlarının sayısı 26.000’i aşmış durumda. Bu Almanlar, Türkiye’yi kendilerine vatan edinerek, aslında geleneksel göç dinamiklerini tersine çeviren yeni bir aidiyet biçimi de oluşturuyor. Oysa bugün sıradan görünen bu tablo, 1990’lara kadar neredeyse hayal bile edilemezdi. Çünkü o dönemde yerleşik algı son derece netti: Alman işveren, Türk işçiydi.
İki dünyaya bölünen çocuklar
Aile birleşimiyle gelen okul çağındaki çocuklar ki, ben de onlardan biriyim, doğal olarak okula gönderildik. Anne babalar bir yandan çocuklarının Almancayı iyi öğrenip okulda başarılı olmasını isterken, diğer yandan Türkçenin unutulabileceği kaygısını taşıyordu. Bu çocuklar, çoğu zaman okulun Almancası ile evin Türkçesi arasında kalıyordu.
“Arada kalmanın” bir başka ayağı da hafta sonları gidilen Kur’an kurslarıydı. Hafta içi zaten okul yükü sürerken, hafta sonunda ek olarak Arap alfabesi devreye giriyordu. Böylece çocuk, çok da paralel ilerlemeyen üç farklı beklentiye aynı anda yetişmeye çalışıyordu. Ben bu sıkışmışlığı, çocukluğumun gündelik ritminde bire bir yaşadım: Evimiz, okulum ve Kur’an kursu farklı komşu kentlerdeydi.
Bu ortamda bazı aileler, kanımca göçün psikolojik etkilerini daha iyi yönetebilmek için okul dışında çocukların Almanca ile temasını kısıtladı. Almanca özellikle ev içinde geri planda kalınca, Türk kültürü ve İslami yaşam biçimi doğal olarak güçlendi.
Birçokları için bu tutum, “hibrit kimlik” gerilimini azaltmanın ve sosyal bağları canlı tutmanın pratik bir yolu olarak görülmüş olabilir. Sonuçta bazı gençler “Türk’üm” ya da “Alman”ım demek yerine, doğduğu kenti öne alıyor; örneğin “ben Hamburgluyum” diyordu.
Nitekim 1990’larda Almanya’dan erişilen Türkçe TV ve radyo kanallarının çoğalmasıyla, gündelik dil tüketimi daha çok Türkiye merkezli akmaya başladı.
“Türk ve Müslümanız ama Almanya’da yaşıyoruz” vurgusu, her alanda daha görünür hale geldi. Bu vurguda, Türklük ve Müslümanlık öndeyken, Almanya’da yaşıyor olmak daha arka planda kaldı. Bu dönemde, “içe kapanma” ile “kendini koruma” refleksi birbirine karıştı. Özellikle 1990’larda Kempten, Mölln ve Solingen’de Türk evlerine yönelik saldırılar, bu olguyu daha da pekiştirdi.
Yine de bu sığınma, beklenen huzuru tam anlamıyla sağlayamadı. Pek çok kişi ne bütünüyle köklerine yaslanabildi ne de içine doğduğu topluma bütünüyle katılabildi. Bu durum kişisel bir seçimden çok, iki dünya arasına gerilmiş bir yaşamın zorunlu sonucu gibiydi. Böylece iki kıyının sınırında, her iki tarafta da “biraz yabancı” hisseden bir tür “kültürel göçebelik” oluştu.
Kimliğin farklı bir boyutu
Almanca ile Türkçenin yeri, her kuşakta başka bir biçimde kendini gösteriyordu. 1970’lerde ve 1980’lerde büyüyen ve okula gidenler, kendini Almancaya en azından Türkçeye olduğu kadar yakın duyumsuyordu. Ancak zamanla, Almancanın ağırlığı Türkçenin önüne geçti ve bu durum benimsendi. Evde Türkçe, ev dışında ise Almanca konuşmak kimliğimizin olağan parçası haline geldi.
Bir gün, bir Alman arkadaşımın evinde masada defterler açık ders çalışırken, babası öyle bir soru sordu ki, hemen yanıt veremedim, birbirimize bakakaldık: “Halil, günün birinde Almanya ile Türkiye savaşmak zorunda kalsa, sen hangi orduda yer alıp çarpışmayı seçerdin?”
Bu, çok güçlü ve keskinlik isteyen bir soruydu. Bir süre düşündüm, derin bir nefes alarak “bu çok kötü bir şey olur, ben böyle bir savaşan iki tarafında da olmak istemem” demiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o sorunun beni aslında ne kadar derin bir gerçekle yüzleştirdiğini anlıyorum.
Bu yüzleşme, köken algısının ötesine geçerek “hibrit aidiyetin” ne anlama geldiğini açığa çıkarıyor: Önemli olan iki toplum arasında bölünmek değil, iki kültürü çatıştırmadan birlikte taşıyabilme becerisidir. Bir tarafı eksiltmeden ve gerilim yaratmadan iki tarafı da uzlaştırıp sahiplenebiliriz.
Zenginlik mi çelişki mi?
Almancada “Zwischen den Stühlen sitzen” (iki sandalye arasına kalmak) diye bir deyim vardır. İşte durumumuz tam da böyle: Birine oturduğunuzda, diğerini kaybedecekmişsiniz gibi gelir. İki dilin ve kültürün içinde büyüdük ama Türk-Anadolu kimliğimiz birazcık daha ağır bastı.
Çok kültürlü geçmişin, farklı topluluklar arası etkileşimi kolaylaştıran bir “ara yüz” avantajı sağladığına inanıyorum. Nitekim profesyonel turist rehberi olarak binlerce Alman gezgine Anadolu’yu tanıtırken, aslında iki toplum arasında kendimce gönüllü bir köprü kurmaya çalıştım.
Federal İstatistik Ofisi’nin (Destatis) 2025 verilerine göre; Almanya’da 1,5 milyonu Türk pasaportlu, 1,4 milyonu Alman pasaportlu, 400 bini ise çifte vatandaş yaklaşık 3,3 milyon Türkiye kökenli yaşıyor. Bu nüfus, artık yalnızca iş gücü değil, ticari ve entelektüel bir zenginlik kaynağı olabileceğini göstermektedir.
Günümüzde Türkler tarafından kurulmuş 100 bine yakın işletme Alman ekonomisine katkı sağlıyor. Bu görünürlük yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Türkiye kökenli yazar, sanatçı ve akademisyenlerin hibrit kimliğin somut izlerini taşıyan yapıtları, iki kültür arasında yeni diyalog kanalları açıyor.
Sonuç olarak, belki tam olarak ne buraya ne de oraya aitiz, ama her iki toplumda da varız. Ve bu çifte aidiyeti belki de sahip olduğumuz en büyük kültürel sermaye olarak değerlendirebiliriz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
